Zorlayıcı kitap
Puan vermedi·172 syf.··
2026 36. kitabı
Otomatik Portakal Kitabı okumaya başladığımda bu nasıl bir kitap diye düşündüm, devam edip etmemekte kararsız kaldım. Yoğun argo kullanımı da ilk başlarda okumayı zorlaştırdı. Tabii devam ettim. Suç, şiddet, tecavüz, korku, dehşet; her şey var ve bunları yaparken zevk almaları insanı ayrıca rahatsız ediyor. Anlatıcı olan ana karakterin müzik aşkı ise oldukça enteresan. Bu kadar karanlık ve acımasız bir karakterin klasik müziğe tutkuyla bağlı olması, karakteri daha karmaşık hâle getiriyor. Sonrasında beklenen güç savaşı ve kumpaslar geliyor. İlginç bulduğum başka bir şey de sokak ve cadde isimleriydi. Bunlar gerçek isimler değil; Umutsuzluk Caddesi, Tükeniş Sokağı, Zaferler Mahallesi, Aydınlar Sokağı gibi isimler kullanılmış. Bu isimler bana mekânları tarif etmekten çok toplumun ve insanların durumuna gönderme yapıyormuş gibi geldi. Ancak kitap benim için yalnızca şiddet ve suçtan ibaret değildi. Asıl mesele, insanın özgürlüğü ve seçim hakkıydı. Hapishane çözüm mü? Bana göre kitap bunun cevabının peşine düşüyor. Peki ya zihin özgürlüğü? Bedeni özgür, zihni esir bir insan ne kadar yaşayabilir? İnsan olmak neyin karşılığında zihin özgürlüğünden vazgeçmektir? Romanın en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor. Bir insanı zorla iyi yapmak gerçekten onu iyi bir insan yapar mı? Kötülük yapma seçeneği elinden alınmış bir insan ahlaki olarak değerli sayılabilir mi? Devletin ya da herhangi bir otoritenin güvenlik adına insan zihnine müdahale etmesinin sınırı nedir? Kitap boyunca aklımda kalan asıl sorular bunlardı. Sonuç şaşırtıcı mıydı? Bana göre hayır. Ancak kitap iyi ve kötünün yer değiştirip değiştiremeyeceğini, özgür iradenin insanı insan yapan temel özelliklerden biri olup olmadığını sorgulatmayı başarıyor. Otomatik Portakal, şiddetiyle akılda kalan bir kitap olmaktan çok,
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009113,2bin okunma
Güzel bir gün ölmek için
9/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2026 3. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 13:58
Ernest Hemingway'in 1929 da yayımlanan eseri Silahlara Veda savaş karşıtı bir eserdir. Yazar bu kitabın sonunu 47 kere tekrar yazmıştır. Alternatif sonlar ve yazarın taslak olarak yazdığı notlar 27. Baskının son kısmına eklenmesi harika olmuş. Bu kısımdan görüleceği gibi aslında daha çarpıcı, daha edebi ve felsefi sonlar yazmasına rağmen kendi yazım tekniği ile sade bir sona yer vermiş. Bu sadelik insanın günlük hayat akışının sadeliğini öne çıkararak buzdağı tekniğinin harika kullanımıdır. Günlük yaşantı sadedir ölümler, doğumlar vs. ancak günlük yaşamın olağan akışı içinde akan olayların altında tonla acı tonla keder barındırır. Hiç kimse bir kelime dahi etmese bile bu acıyı ve insana verdiği yükü kavrayabilir. İşte böyle bir eser bu kitap. Savaşın acımasızlığını, bir hiç uğruna savaşta öldürülen insanları, kan boşalır gibi gelen acıları edebi bir dil yerine sade bir dille anlatarak bu duyguları okuyucuya bırakmıştır. Okuyucu bu acılar karşısında kitabın nasıl bu kadar sade bir dile sahip olduğunu görünce "bu acılar daha edebi betimlenebilirdi" der ancak kitabın amacı zaten okuyucuya bunu dedirtmektir. Kitap akarken Ernest Hemingway'in düşüncelerine de rastlıyoruz. Düşünen herkesin ateist olduğu. Tanrı eleştirisi. Savaş başlatan kişilerin halk tarafından kurşuna dizilmesi gerektiği ki mussolini'nin 2. Dünya savaşı sonrasında italyan devrimci halk tarafından ayaklarından asılmasını vurguluyor. İnsanların savaşlara iyimser yaklaştığını sevdiklerinin savaşa gittiğinde ya da günümüzde terör operasyonlarına katıldığında onun başına bir şey gelmeyeceğini ya da ufak bir kurşun yarasıyla döneceğini düşündüklerini ancak gerçeğin hiç böyle olmadığını, savaşa gönderdikleri sevdiklerinin paramparça olduğunu söylüyor. Bununla beraber savaşın gerçeklerinden bahsetmeye devam eder. Askerlerin savaşamayacak
Edebiyat
Silahlara VedaErnest Hemingway · Bilgi Yayınevi · 20257,9bin okunma
Reklam
Abdülhak Şinasi Hisar - Çamlıca'daki Eniştemiz
Puan vermedi·203 syf.··
2026 20. kitabı
Kitap roman olarak geçiyor olsa da bence tam bir enişte biyografisidir. Araştırıldığında bu eniştenin aslında tam olarak bir kişi değil, yazarın yakın akrabalarından belki birkaç kişinin toplanıp tek bir vücut bulduğu kurgusal bir karakter olduğu görülür. Eserin üslubu bana Ahmet Hamdi Tanpınar'ı; özellikle de Beş Şehir'i anımsattı. Onda da artık var olmayan bir şehir dokusunu en ince detayına kadar anlattığı için sıkılmıştım bu eserde de aynısını bilhassa Çamlıca tasvirlerinde yaşadım. İsminin hakkını verecek şekilde yazarda büyük bir Çamlıca sevdası vardır ve kitabın en az %20'si Çamlıca'ya ve onun orada yaşadığı mazisine övgüdür diyebilirim. Burada en dikkat edilmesi gereken nokta artık var olmayan aile gelenekleri ve sosyal yapıların ele alınmasıdır. Eser o zamanlar bir çocuk olan anlatıcının Çamlıca'daki enişteleri Hacı Vamık; namı diğer Deli Vamık'ı tasviriyle ve deliliğe makul bir övgüyle başlar. Babıali onu mutasarrıflık, defterdarlık, valilik gibi çeşitli görevlere verip verip geri almaktadır. Eserin ilerleyen bölümlerinde kendisinin hakkında vazife başında yolsuzluk söylentileri olduğu da verilecektir. Doğal olarak maddi durumu ortalamanın oldukça üzerindedir. Konaklarında hizmetçiler çalışmaktadır. Yazara göre, akıllı dediğimiz insanların sağı solu belli değildir; iyilik beklediğimizden kötülük, sadakat beklediğimizden ihanet görme ihtimalimiz her zaman oldukça fazladır; ancak deliler öyle midir? Deli daima delidir, şaşırtmaz, daima doğasına uygun davranır. Hacı Vamık enişte lakırdı etmeyi pek seven, kendine has ve eğlenceli bir konuşma üslubu olan bir adamdır. Hemen her şeyle ilgili bir fikri veya anısı vardır. Yalnız kaldığı zamanlar harici konuşur; hâttâ yalnız kaldığında bile bazen kendiyle konuşur bazen de türkü söyler. Yeğenlerine daima "can didem"
Çamlıcadaki EniştemizAbdülhak Şinasi Hisar · Bağlam Yayınları · 1996421 okunma
Kinyas ve Kayra
Puan vermedi·536 syf.··
2026 1. kitabı
Düşünceler hiç olmadığı kadar bastırıyor bu iki bedene; anlamsızlığın içinde kıvranan zihinleri bir çıkış yolu arıyor kendilerine. Kitabın iki baş karakteri Kinyas ve Kayra... Sonunun ölümle kesişeceğinden mutlak emin oldukları bu yaşamı boylamasına deşerlerken ne aldıkları canlardan pişmanlık duyuyorlar ne de tecavüz ettikleri bedenlerden. Sığamadıkları bu dünyanın dört bir köşesine kötülük götürürlerken beraberlerinde; diğerlerinin görmemek için gözleri kapalı gezdikleri kısacık ömürlerine sığdırıyorlar tüm bunları. “Kurtardığın hayatlar da ölür. Aldığın nobeller de paslanır. Doğduğun evler de yıkılır. Bin yıl yaşa, görürsün.” Bin yıl yaşamaya niyetleri yok; tuval olarak kullandıkları bedenlerinden fışkırırken tüm nefretleri dünyaya, cevabı almak için böylesi bir oyuna gerek duymadılar. Her şey ortadaydı; tüm o çıkar ilişkilerini görürken gözleri, maskeli dedikleri bu baloda kendi yüzleriyle dolanırlarken yapabilecekleri tek şey hazlarının peşinden koşmaktı. Doğrulttukları namluyu yüzlerine çevirecek güçleri yoktu. Cevap diye peşinden koştukları şey bir ölüm kadar yakınken kendilerine, onlar da bu gerçeği görmezden geliyordu. O kadar korktular ki her şeyi, herkesi yazmaya karar verdiler. Anlam yok dedikleri bu dünyadan silinip gitme korkusunu kalplerinde duyumsadıklarında, dönen namlu başkalarına değil kendilerineydi. Tek bir harf yazmaya cesaretleri yoktu; yumak yumak yaptıkları sözlerini her ikisi de yutmak istemiyordu. Yok olacağını bildikleri bedenlerini yazarak ölümsüzleştirmek istediklerinde, geldikleri tüm bu yolun manasızlığı bıçak gibi saplanacaktı her ikisine. Yok olmaktan köpek gibi korkan iki insan, isimlerini bilen son kişi de öldüğünde yok olacaklarını bildiklerinden karar verdiler yazmaya; ne sözlerinin bir anlamı kaldı ne de eylemlerinin. Laçin
Kinyas ve KayraHakan Günday · Doğan Kitap · 202535,4bin okunma
Puan vermedi
Anthony Burgess'in Otomatik Portakal adlı romanı, ilk bakışta şiddet ve suç üzerine kurulmuş bir hikâye gibi görünse de aslında özgür irade, ahlak ve devlet kontrolü gibi daha derin konuları ele alan bir distopyadır. Romanın başkahramanı Alex, arkadaşlarıyla birlikte çeşitli suçlar işleyen genç bir karakterdir. Yakalandıktan sonra devlet tarafından uygulanan deneysel bir yöntemle suç işlemeye karşı şartlandırılır ve yeniden topluma kazandırılmaya çalışılır. Kitapta beni en çok düşündüren konu, bir insanın gerçekten iyi olmasının ne anlama geldiğiydi. Alex'in uygulanan tedavi sonrasında kötülük yapamaz hâle gelmesi ilk başta olumlu gibi görünse de bunu kendi isteğiyle yapmaması dikkat çekiciydi. Bu yüzden roman boyunca iyiliğin bir seçim olup olmadığı sorusu aklımda kaldı. Kitabı bitirdiğimde bile bu konu üzerine düşünmeye devam ettim. Eserde kullanılan "Nadsat" adlı argo dil başlangıçta okumayı zorlaştırdı. Bazı bölümlerde olayları tam anlayabilmek için cümleleri tekrar okumam gerekti. Fakat ilerledikçe bu dile alıştım ve bunun kitabın atmosferine önemli bir katkı sağladı. Bu yönüyle roman diğer okuduğum kitaplardan farklı bir his verdi. Alex karakteri de kitap boyunca dikkatimi çeken yönlerden biri oldu. İşlediği suçlar nedeniyle çoğu zaman ona karşı olumsuz duygular hissettim. Ancak yaşadıkları ve maruz kaldığı yöntemler, özgürlük ve seçim hakkı üzerine düşünmeme neden oldu. Bu yüzden karaktere sadece iyi ya da kötü demenin zor olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak Otomatik Portakal, sadece suç işleyen bir gencin hikâyesini anlatan bir roman değildir. Kitap boyunca insanın seçimleri, devletin birey üzerindeki etkisi ve iyi-kötü kavramları sorgulanmaktadır. Bazı bölümlerini anlamak zor olsa da okuduktan sonra üzerinde düşündüren bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Roman-Edebiyat
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009113,2bin okunma
9/10
·600 syf.··
Beğendi
·
2026 11. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 00:17
Roman, kötülüğün, pasif bir iyimserlikten çok daha fazla mücadele gerektirdiğinin ayırdına varan, doğru bildiği yoldan sonuna kadar giden sıradan insanların hikayesidir. Kitap, hiç olmaması, yaşanmaması, dünya tarihine geçmeyip gelecek nesillerce zorunlulukla bilinmemesi, üzerine hiç bir kitap yazılmaması ve hiç bir insanın denk gelmek istemeyeceği bir dönemde, toplumsal çöküşün insanları iliklerine kadar kötülüğe sürüklediği bir ortamda, küçücük ve belki bir o kadar da cılız olacağını bilse dahi bir umut ışığını yoktan varetmeye çabalayan insanların, insana cesaret veren, kendini sorgulatan ve belki biraz da yalancı bir utanmazlığa iten, gerçek bir olaydan esinlenerek hikaye edilmiş. Romanın geçtiği dönem 1940-42 yılları. Nasyonel sosyalist partisine sadakat gösterenlerin ayakta kaldığı, diğerlerinin ise yok sayıldığı, bu insanların her an bir ihbar sonucu gestapo soruşturması ile çok önceden karar verilmiş olarak Yüksek Halk Mahkemelerine çıkarıldığı ve mutlak idama sürüklendiği bir dönem. Hitler'in, önce Alman halkına ekonomik refahı getirmeyi vadederek başa geldiği sonra ise bu halkın tüm evlatlarını, savaş açtığı Avrupa ve Rusya'daki savaş planlarında kullandığı bir dönem. Romanın kahramanları da bu savaşlardan birinde evladını kaybetmiş, Hitler'den oğlunun öcünü alma duygularıyla yanıp tutuşan bir marangoz şefi Otto ile acılı karısı Anna. Romanda geriye kalan bir kaç karakter hariç diğer tümü ise Hitler rejiminin dolu dizgin, sınır tanımaz şekilde yürüttüğü sistemli kötülüğün vucut bulmuş halleri; orduyu, basını, yargıyı arkasına almış bir sistemin adsız sansız küçük çarkları. Romanı okudukça insan kendi durumunu gözeterek, her şeye rağmen dünya tarihinin bu döneminde yaşadığı için şanslı olduğunu düşünürken bir yandan da kötülükle mücadele etmek için bazen
Herkes Tek Başına ÖlürHans Fallada · Ketebe Yayınevi · 2024600 okunma
Reklam
Reklam