Bunları dinlerken aklıma bir zamanlar Makar'ın tuzağa düşürüp yakaladığı yabani tavşanı gelmişti. Kocaman çok güzel bir hayvandı.Insan baktığında hayvanın içindeki özgürlük dürtüsünün ne kadar güçlü olduğunu görebiliyordu. Kafese kapatıldığı andan itibaren adeta çıldırmış; yerleri tepmeye, kendini oradan oraya atmaya başlamıştı.Onun bu huzursuz hareketliliği Makar’ı giderek daha çok öfkelendirmiş, birkaç gün sonra dayanamayıp kafesin üstünü kalın bir muşambayla örtmüştü. Hayvan bir süre daha debelendikten sonra pes ederek sakinleşip evcilleşmiş hatta bir süre sonra onu elimle beslememe izin verir olmuştu. Sarhoş olduğu günlerden birinde Makar kafesin kapısını açık bırakınca hayvan fırladığı gibi kırlara koşmuştu. Ben
onun yeşillikler arasında hızla gözden kaybolacağını düşünürken tavşan kulaklarını dikip öylece durmuş adeta özgürlüğün tadını çıkarmaya koyulmuştu. Uzaklardan, ormandan kulağına yalnızca onun duyabildiği sesler geliyor, burnuyla yalnızca kendisinin alabildiği güzel kokuların keyfini çıkarıyordu. Bütün bu güzellikler yalnızca kendisine aitti, içinde tutulduğu kafes sanki bir tarih olmuştu onun için. Sonra birdenbire bir şey oldu. Kulakları gevşeyip düştü, güzelim postu adeta büzüldü, küçüldü, bıyıkları dikildi ama hiçbir yere kaçmadı. Kendine gelsin diye, ona artık özgür olduğunu hatırlatmak için sıkı bir islık öttürdüm. Bu sesi duyduğu halde miskince kendini diğer yana devirdi. Sanki aniden ihtiyarlamıştı, bezginlikle kafesine doğru
ilerledi. Bir ara duraksadı, kulaklarını yeniden dikerek arkasına bakti, sonra kendisini seyreden tavşanların arasından geçerek kafesine girdi. Artık kafesini kendi içinde taşıyordu. Beynini zincire vurmuş ve kaslarını kendi iradesiyle felç etmişti. Onu uyuşuk kaderine razı hemcinslerinden ayıran özgür ruhu kuru bir yonca
Ailesinin sosyal geçmişi insanı bir gölge gibi takip ederdi, ilk günah kavramının en inançlı Katolik'in yakasını bile bir an için bırakmayıp hep peşinde olması gibi bir şeydi bu.
"Tanrı yukarılarda bir yerde her şeyi idare ediyordu. Benim gibi bir karasinekle ilgilenmeye neden vakit bulamadığını artık daha iyi anlıyordum. Onun idare etmesi gereken savaş halinde koca koca ordular, insanlar, silahlar vardı.
"Eğer söylenenler doğruysa, kadınlar ve çocuklar kamulaştırılacaklarsa yani toplumsal mülkiyetin bir parçası olacaklarsa, o zaman her çocuğun birden çok anası, babası, kız ve erkek kardeşleri olacaktı. Benim için çok güzel bir şeydi bu. Herkese ait olmak yani. Her nereye gidersem gideyim güven verici elleriyle başımı okşayan babalarım, beni göğsüne şefkatle yaslayan analarım, köpeklere karşı koruyacak ağabeylerim olacaktı. Küçük kardeşlerime de ben göz kulak olup onlarla ilgilenecektim. Köylülerin bundan neden bu kadar korkup çekindiklerini hiç anlayamadım doğrusu!
"Biliyor musun Gobi" dedim, "şu bizim on bir on iki yaşımız ömür boyu bizimle gelecekmiş."
"Gelirse gelsin," dedi Gobi, "ne zararı var!"
"Öyle değil oğlum," dedim başımı iki yana sallayarak. "Yani bu yaşta ne yaşıyorsak illet gibi yakamıza yapışacakmış her şey. Kırk yaşımıza gelsek de aynı bokun soyu olacakmışız."
Enseme bir şaplak vurup "Olur mu lan hiç öyle şey!" dedi. "Bal gibi de olur," dedim. "Günün birinde başımızı bir eve sokup böyle çoluk çocuğa karışmış, her şey güllük gülistanlıkken, bir gece kan ter içinde uykudan uyanıp pencereye atacakmışız kendimizi."
"Sonra?"
"Sonra pencerede sıkıntıyla sigara içerken bizim bu yaşımız böyle sokaktan yavaşça geçip el sallayacakmış bize. Eksik kaldım, gel beni tamamla diyecekmiş"