• 288 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    İlber ortaylı ile söyleşi yapan Yenal Bilgici söyleşi içeriklerini kitap haline getirmiş. Büyük tecrübe ve yılların birikimleri üzerine Türkiye Cumhuriyetine çeşitli alanlarda özellikle Tarih alanında önemli eserler verdi. Bu eserinde başlıca konular;
    - Bir ömür nasıl yaşanır?
    - Kimden, ne öğrenilir?
    - İnsan kendi kendini nasıl yetiştirir?
    - Nasıl çalışmak gerekir?
    - Nasıl seyahat edilir, nereleri görmek gerekir?
    - Eğitimde hangi tercihleri yapmak gerekir?
    - Ne izlemeli? Ne dinlemeli? Ne okumalı?
    - İnsan yaşadığı şehirden nasıl yararlanır?

    Her bölümü okuyunca İlber hoca ile bir sohbet halindeymiş gibi oluyor. Kendi eksiklerimizi çıkarıyoruz Dil lisan bilgisinin önemi, çalışma metodları, seyahat edilmesi gereken ülkeler(müze, opera, Cafe, sinema, vb.), eğitim gördüğümüz alanda gelişmek için gerekli materyaller olsun eksikler çıkarıp onları telafi etmeliyiz. Farklı bakış açıları kazandırıyor. Müzik zevki olarak İlber hocanın bana katkısı : Racmaninoff, Andre Rieu, gibi isimler ve eserleri oldu. Kitap olarakta Rus edebiyatının en iyisi olduğunu söyleyince o eserleri de okumalıyız(Savaş ve Barış, Karamazov Kardeşler , Suç ve Ceza).
    Eksik kısımlarımız dışında sosyolojik tespitler yapmış; Türkiye'de kültürel değişimler, çarpıp kentleşme ve mimari eserlere tahrip, Müze vb yapıların sayıca yetersiz ve niteliksiz kalması.
    İnsanların bozulan Türkçeleri, eğitim sistemi eksiklikleri, kendi eğitim sistemi projesi, müzelerle ilgili projeleri vb aklıma gelmeyen konulara değinmiş.
    Eski Türkiye'den de bahsetmiş. 50'li 60'lı yıllarda olan eğitim sistemi Köy enstitüleri ve oralardan çıkan isimler daha önemlisi eğitim eşitliği sunan bir enstitü olması. Geçmişi özlüyor ve günümüzün negatif yanlarını görüp eleştiriyor olsa bile gençliğin potansiyeli-renkli oluşu, ülke geleceği için bir umut olmasına sebep sunuyor...
  • Köy enstitüleri yanlıştı da, yabancı uzmanların önerdiği, Amerika'nın da dayattığı projeler mi doğruydu?1950'den sonra okullarımızda eğitim öğretim ile ilgili tam 22 Amerikan projesi uygulandı; lütfen söyler misiniz ne çıktı onlardan?
  • Pakize Türkoğlu kimdir?
    Ben 1927 yılında Gazipaşa’da doğdum. Yaylaya göçtüğümüz bir mevsimmiş, yaylada doğmuşum. Sağlıklı olayım diye beni yaylada kar suyu ile yıkamış ebem. Köyümüz dağ köyüydü, aile gibi herkesi tanırdık. Böyle bir ortamda büyüdüm. Mektep denilen küçük bir yapı vardı orada, sonradan öğrendim ki orası benim doğduğum yıllarda açılan millet mekteplerindenmiş. Latin harflerine geçişte orada köylülere okuma yazma öğretilmiş. “Mektep” lafını oradan duydum. Bizim köyden mektebe giden iki çocuk vardı ve onlar farklı şarkılar öğrenip söylüyorlardı. Köyümüzde okul olmadığı için onlar Gazipaşa’daki ilkokula gidiyorlardı. “Ben de mektebe gideceğim” diye ağlardım. Bomboş küçücük bir yerdi. Babam “Asıl mektep Gazipaşa’da” dedi. Bir gün o çocuklar tatile geldiklerinde anamı sıkıştırdım onlara gidelim diye. Amacım o çocukların mekteple ilgili sözlerini dinlemekti. Mektebe gitmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordum. Gittik, çocuklar evde yoklardı ama analarının yünden dokuduğu torbaları vardı evlerinde. “Mekteplileri mi görmeye geldiniz? Tarlaya gittiler” dedi anaları. “Ben de mektebe gideceğim” dedim, hoşuna gidecek zannettim ama öyle olmadı “Sus, tövbe de okuyan kızlar cehennemde yanar” dedi. Hayalimi söndürdü adeta. Benim anam da ona çıkıştı beni kırdığı için. O gece eve geldim, mektebe gidersem yanar mıyım yanmaz mıyım diye düşünüyorum. Babam Alanya’daydı onun gelmesini bekledim. Babam atından inerken eğilmesini istedim ve kulağına “okula giden kızlar yanar mı?” dedim. “Hayır, öyle bir şey olmaz, Allah kadını erkeği ayırmaz” dedi babam. “Kızlar da gider erkekler de gider. Madem çok istiyorsun seni göndereceğiz mektebe” dedi. Başka bir ailenin yanına gidip okumam gerekiyordu. Yaşımın dolmasını bekledik. O sene cumhuriyetin onuncu yılıymış ve köydekiler onuncu yıl törenlerine hazırlanmaya başladı. Erkekler “biz gideriz kutlamaya” deyince köydeki kadınlar “biz de gideceğiz Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe” dediler. Onuncu yıl törenine düğün yani eğlence diyorlardı. Benim okula gitmeme daha bir sene vardı ama ben Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe gideceğim diye çok ağlayınca babam beni bir yıl erken yazdırdı okula. Cumhuriyetinin onuncu yılında Gazipaşa İlkokulu’na kayıt oldum. O kadar farklı bir şeydi ki benim için Gazipaşa’daki okul. Bir dağ köyünde büyümüş çocuk için çok farklı şeylerdi. Daha okula giderken çok engelden geçtim. Eşeğe bindirdiler, köyümüzden iki kişi beni götürdü. Taş köprü dedikleri yerden geçmek çok zordu. Bana o taş köprü sırat köprüsü gibi geldi. Okul yolu böyle bir şeydi. Köy çocukları için, özellikle kız çocuklar için köylerinin dışında o yıllarda bir yere okumaya gitmek zordu.

    Babanızın eğitim düzeyi neydi?
    Babam imam kökenli bir ailenin torunu. Hatta evliya torunu deniyor. Osmanlı döneminde imam hatip okulunda okumuş. Rüştiyede de okumuş, Sultaniyeyi yarım bırakmış. Bir bilinç kazanmış. Osmanlı döneminde çok okumak isteyen biriymiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği yenilikleri çok iyi anlamış. Annem de Cumhuriyet’in getirilerini iyi biliyordu. Bizim köydeki kadınlar “Kemal’in iyilikleri” diye anlatırlardı cumhuriyet döneminin iyiliklerini. Çünkü bunlar kurtuluş savaşını yaşamışlar, kocaları gitmiş, vatan kurtulmuş. Bunları biliyorlar. Öteki köyün muhtarı bir kadın olmuş mesela kurtuluş savaşı sırasında. Böyle bir hayranlıkları vardı Mustafa Kemal’e karşı.

    İlkokul yıllarınız nasıldı?
    Oranın zengin bir ailesinin yanında kalıyordum. Kocaman bir ev, kiremittendi. Sahil evi olduğu için benim gördüklerimden farklıydı. O ailenin kızları vardı ben de onlarla birlikte okula gitmeye başladım.

    Aileniz sizi ilkokul okumanız için başka bir ailenin yanına nasıl bırakıyor, bu aile neye göre seçiliyor?
    O dönem böyle dostluklar vardı. Şehirlerde oteller, yurtlar yoktu ama çok uygar ilişkiler vardı. Babamın canciğer dostu Sarı Mehmet’in yanında kalıyordum ben. Ahbap, kendisine emanet edilen çocuğa kendi çocuklarından bile iyi bakmak zorundaydı. Kendi çocuklarını ihmal etseler bile bana daha iyi bakarlardı. Yazın bizim yayla evimizde de emanet çocuklar olurdu ve babam onlara bizden daha çok itina gösterirdi. Çaresizlikler olduğu zaman insanlar bir dayanışma, bir imece ortamı yaratırlar. Ben hiç kendimi yabancı gibi hissetmedim orada. Evin hanımı olan Sultan Teyze bana “benim kızım” diyordu. Zaten öyle bir yakınlık göstermeseler ben okuyamayacaktım.

    Okulunuz nasıldı?
    Okula gittik, küçük bir binaydı ve orada hiç görmediğim yeni şeyler gördüm. Boynumda bir altın kolyem vardı, başöğretmen çıkarmamı söyledi. Ben köyde hissetmediğim bir duygu hissettim: herkesin eşit olması. Eşitlik insanı çok rahatlatır. Yani o altını çıkartınca çok rahatladım çünkü herkesle eşit olacaktım. Bir de öğretmen beni kaydederken “Bak buraya yazıyorum Evliya Zade Şevki Kızı Pakize diye” dedi. Herkese “zade” yazmıyorlardı, belli ailelere yazıyorlardı. Bir yıl sonra soyadı yasası çıktı. Soyadları konunca o zadeler silindi. Altın takılmayacak, zade olmayacak yani zenginlik olmayacak, soyluluk olmayacak. Bir de forma giyince kimin dindar olduğu, kimin yoksul olduğu belli olmadı. Ben o zaman bunun bilincinde değildim ama Cumhuriyet eğitiminin nasıl sağlam bir temele oturduğunu sonradan anladım. Laik eğitimin temelinde bunlar varmış. Uygarlığı okulda tanıdım mesela ilk kez tulumba gördüm, musluk gördüm. Bunları kullanmayı bilmiyordum ve evinde kaldığımız abla göstermişti bana. Bunları köyümüzde daha önce hiç görmemiştim. Şimdiki yorumuma göre bunlar bir çocuğun uygarlıkla karşılaşmasıydı. Okul tabi ki daha uygar olacak, yoksa çocukta bir ilerleme yaratmaz.

    Herkes çocuğunu okula gönderiliyor muydu?
    Cumhuriyetin kurulduğu andan itibaren kızların okula gitmesi söylendi. Gazipaşa’da herkes çocuğunu okula göndermiş ama arada çay olan köyler ulaşım zorluğu nedeniyle gönderememişler. Ben nasıl olsa Gazipaşa’da başkasının evinde kalıyorum diye sonradan Alanya ilkokuluna yazdırdı babam beni. İlkokula orada devam ettim. Kendisi de Alanya’da çalışmaya başladı ve biz Alanya’ya göçtük. Yazın köye kışın Alanya’ya göçüyorduk. Köy çocuğu ilçenin okuluna gittiğinde “öteki çocuk” oluyor. Önlüklerimiz olduğu için anlaşılmıyor köylü olduğunuz, o önlüklerimiz olmasa köylü olduğumuz belli olurdu. Gazipaşa ve Alanya’da ilkokul okurken yeni yeni sözcükler öğrendim, eşyaların adlarını öğrendim. Anladım ki ben okumak istiyorum, memur olmak istiyorum. Ebe hanımı görmüştüm, belki ebe olurum diye düşünmüştüm. Öğretmenlerimiz bizi iskeleye götürmüştü, iskelede oturan üç kişiden biri bizi görünce kalktı ve “Selam, irfan ordusunun güzide erlerine” dedi. Öğretmenliğe verilen önemi burada anladık. Ben artık o andan itibaren öğretmen olmaya karar verdim. Bir okul arayışına girdik ama hiç okul yoktu. Benim zengin ilkokul arkadaşlarımdan bazı kızlar savcının karısından ud dersleri aldılar. “Ben de ud dersleri alacağım” dedim babama. “Alabilirsin ama sen memur olmak istiyorsun, onlar ev kızı olmak istiyor” dedi. “Yok, ben ev kızı olmam” dedim. O dönemde zengin ev kızları ud çalmayı öğrenirdi. Sonra o arkadaşlarımdan bazıları kuran öğrendiklerini söylediler. Ben de o teyzeye gidip kuran öğrenmek istedim. Babam “Kuran kafanı karıştırır, sen başka okuma istiyorsun” dedi. Benim anam çok sağlam duruşu olan ve hayata karşı dirençli bir kadındı. Hoca kızıydı, babasının dizinin dibinde on beş yıl Kuran okumuş bir kadın fakat bana memur olmam gerektiğini söyledi. Bu kadar dindar bir insan olan annem bana böyle söyledi ve ben ne ud dersine gittim ne Kuran dersine. Köye döndük, bana bir okul bulunamadı. Köyde ipek kuşaklar dokurdu teyzelerimiz. Teyzem bana ipek kuşak verdi onu belime kuşandım, oyalı yazma taktım köydeki diğer kızlar gibi. Bir gün Alanya’dan bir akrabamız geldi ve merdivenlerden “Size bir muştum var” diyerek çıktı. Bir mektup getirdi babama. Alanya başöğretmeni yazmış mektubu. Köy enstitüsü açılmış. Milli eğitim memuruna gelen yazıda köylerden okumuş olan kızları toplayın deniyormuş. Babam beni aldı Alanya’ya götürdü. Beni bir imtihana soktular. Önüme bir kâğıt koydular ve buraya yazı yazmamı istediler. Bu yazdıklarımız öğretmenler kurulu tarafından değerlendirilecekmiş ve ona göre okula alınacakmışız. Sanırım dünyanın en güzel yazısını o gün yazdım ben. İki paragraflık bir kompozisyon yazısıydı. Kısa süre sonra bizi tekrar çağırdılar ama milli eğitimdeki memur bana “Sen mutlaka kazanacaksın çünkü kız öğrencilerin de olmasını istiyorlar” dedi. Alanya’nın yüz bir köyünden ilk kez bir kişi devletin yatılı bir okulunda öğrenim görecek dedi. Okuyan kızlar azdı, köylerde okul yoktu. Köy enstitülerine girecek kişilerin köylü olması şarttı. Ben Alanya okulunda okumuştum ama köy yaşamından uzak değildim bu nedenle bana çağrı geldi ama Alanya’da oturuyor olsam yine de çağırırlardı çünkü kız öğrenciler de olsun istiyorlardı. Kayıt olup köye geri döndük.

    Köy Enstitüsü’ne ilk gidişinizi anlatır mısınız?
    Okula giderken beni babam götürmedi, dayılarım götürdü. Bunu bir nedeni babamın hoca olmasıydı. Hocalık yapmıyordu ama hoca çocuğuydu, herkes onu hoca olarak görürdü ve beni yanına alıp götürseydi sürekli soracaklardı kızını nereye götürüyorsun? Kızını neden okutuyorsun? diye. Bu nedenle babam beni dayılarımla gönderdi. Gidişimiz kolay olmadı. Bir at arabasıyla yol aldık. Handa kalacaktık ama hana kızları almıyorlarmış. Öyle olunca dere kenarında kalan köylülerin yanında kalmaya karar verdik bir geceliğine. Ertesi sabah otobüs geldi ve ben ilk kez otobüse bindim. Bana dünyanın en lüks aracı gibi gelmişti. Okula geldiğimizde beni bir öğretmen karşıladı. Beni getiren kişiler babamın mektubunu teslim ettiler. Beni karşılayan Hakkı Bey elimden tuttu ve beni müdüre götürdü. Müdür odası çok mütevazıydı. Benden önce gelen kız öğrenciler beni yatakhaneye götürdüler. Dikiş makineleri vardı ve o yıllarda bir kadın için dikiş makinesi çok mühim bir araç. Bakanlıktan gelen kıyafetleri ve ayakkabıları verdiler ambardan çıkarıp. Müdür odasının yanında kalıyorduk kız öğrenciler olarak. Benden önce gelen öğrenciler hemen alışmışlar ve oranın sahibi gibi olmuşlar. Ben de artık okulun sahibi gibi olmayı istedim, öteki çocuk olmak istemiyordum.

    Kız öğrencilerle erkek öğrencilerden farklı bir görevlendirme ya da ayrımcılık yapılıyor muydu?
    Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitimle toplumsal ilerlemede kadın ve erkeğin aynı hak ve görevlere sahip olacağı bir toplum yaşamını yeni düzenin ön koşulu olarak görmüş ve böyle bir düzenleme yapmışlar. Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu. Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası. Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. Köy enstitüleri açıldığında kadınların da orada eğitim alabilmeleri için pozitif ayrımcılık yapılmıştır. İsmet İnönü bu konuda çok çaba harcamıştır. Trenle gittiği köylerde insanlara kadınların okuması gerektiğini anlatmıştır. Köylülere kızlarını okula göndermeleri gerektiğini söylemiştir. Bu konuda radyo konuşmaları da yapmıştır.

    Diğer okullardan farklı olarak enstitüde hangi dersleri görüyordunuz?
    Biz bataklık kuruttuk, tuğla taşıdık, dikiş öğrendik. Bataklık kurutmak bir dersti bizim için. Amelelik değildi yaptığımız, bilimsel bilgiler işin içindeydi hep. Eğitimimizin analitik ve çözümleyici yanı üretimci olmasıydı. Bizim yaptığımız işlerle hem eğitim ucuzluyor yani eğitim masrafları azaltılmış oluyor hem de öğrenciler nitelikli bilgi alarak yaşam kalitesini yükseltiyordu. Gündelik yaşamda kullanılacak bilgiler veriliyordu uygulamalı olarak, aynı zamanda bu bilgilerin bilimsel altyapılarını da öğreniyorduk. O dönemdeki insanlar için çok farklı bir şeydi bu. Enstitüdeki eğitim sistemini garipsiyorlardı. Bataklık kurutmamıza çok şaşırdılar. Onlara göre öğrenci dediğin oturur masada yazı yazar. Hatta sizin kuşakların bilmediği bir şey vardır: O dönem Osmanlı yönetiminden yeni çıkmış olan toplumumuzda bir çocuk ortaokula başlayınca veya liseye gidince asla elinde bir şey taşımazdı. Çünkü o okuyor, efendi oluyordu. Mesela valizini taşımazdı, birisine taşıtırlardı. Kendisi şehirliyse köylüye taşıtırlardı valizi. Ancak köy enstitüsündeki öğrenciler kendi valizlerini kendileri taşıyor, yataklarını kendileri hazırlıyor, her işlerini kendileri yapıyordu. İnsanlar çok şaşırdılar bu duruma. Köye gideceğim zaman beni almaya gelen dayıya heybeyi yanlış bağladığını söyledim. O da yanlış bağladığını fark edince “Sen nerden biliyorsun bunu bağlamayı?” dedi bana. Okulda bunları öğrendiğimizi söyleyince “Eskiden okuyan kişiler işe el sürmez, eşyasını taşımazdı. İsmet’in elbet bir bildiği var ki böyle bir eğitim yapıyor” dedi İsmet İnönü’yü kastederek. Karşıdan bizi görenler amelelik yapıyoruz sanıyorlar ama biz ders yapıyorduk. Tüketici değil üretici eğitim sistemiydi bu. Tüketici eğitim çok pahalı, buna para yetmez. Köy enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç bu üretici eğitim sisteminin ülkemiz için şart olduğunu düşünerek getiriyor. Üretici eğitimde derslerin işleniş yöntemleri tamamen farklıydı. Tüm dersler iş içinde yapılıyordu. Edebiyat dersi kapsamında çocuklara her ne olursa olsun mutlaka günde bir saat kitap okutuluyordu. Orada okuma alışkanlığı kazanıyordu çocuklar. Öğretmenlerin de yılda belli bir sayıda mesleki ve meslek dışı kitap okumaları zorunluydu. Köy enstitülerinden edebiyatçıların, yazarların çıkması bu şekilde oldu. Üretim içinde eğitim yöntemi müthiş bir buluştu. Yeni bir eğitim kültürüydü bu. Öğrenciler okulun her işine katıldıkları gibi yönetimine de katılıyorlardı. Öğrenciler de öğretmenler kadar eğitimden sorumlu ve yetkili oluyorlardı. Haftalık toplantılarda söz alıp yapılan işleri değerlendirme ve gerekirse eleştirme hakkına sahiptiler. Bu, eğitimde demokratikleşmedir. Köy enstitülerinde erkeklerle birlikte aynı işleri yaparak bir eğitim alıyorsunuz. Ortaya erkeksi bir kadın tipi çıkmıyor ama hanım hanımcık da olmuyorsunuz. Cumhuriyetin yeni insanı kadın veya erkek bu şekildeydi. Karma eğitim en iyi şekilde köy enstitülerinde gerçekleşti. Sosyalleşme denen şeyi kadın ve erkeğe birlikte veriyordu oradaki eğitim. Klasik eğitimlerde ise kadınlar okuldan sonra geri planda kalabiliyor, sosyal hayata yeterince katılmıyor.

    Günümüzdeki eğitim kültürünü nasıl buluyorsunuz?
    Okuma yazma icat edileli bin yıllar olmuş neden hala dünyada bu kadar okuma yazma bilmeyen insan var? Kaldı ki eğitim sadece okuma yazma değildir. Bunun nedenlerinden biri eğitimin pahalı bir yatırım olmasıdır. Para yetişmiyor eğitime. Diğer sebebi ise yöneticilerin kadınların eğitimde geri çekilmesini istemesidir. Oysa Anadolu kadını geri çekilirse Anadolu çöker. Kadınlar bir taraftan çocuklarına bakarken bir taraftan bu toplumun ekonomisine katkı sağlayan insanlardır. Bu işleri okumuş kişiler olarak yapmaları gerekiyor. Yöneticiler kadınları eğitimden geri çekmeye zorlamamalıdır. Kadınlar eğitim gördüğü sürece anneliği ve mesleklerini daha iyi yapar. Atatürk tüm kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını cumhuriyetin bir koşulu olarak görüyor. Kadınların sadece okuması değil, erkeklerin yaptığı her meslekte var olmasını istiyor. Düşünün cumhuriyetin kurulduğu o yıllardan bu yıllara ne kadar değişmiş. Bugün kadını geri çekmek istiyorlar. Suyun geri akması gibi bir şey bu. Kadınlar cahil kalırsa ülkenin gelişmesi engellenmiş olur. Kurtuluş savaşına katılmış kadınları geri çekmeye çalışıyorlar. Zorunlu eğitime değil ama kadınların zorunlu eğitimine karşılar.

    Kadın müzesi hakkındaki fikirleriniz nelerdir?
    Eğer bir toplumda kadınları geriye çekmek isteyen düşünceler varsa kadın müzesi kurulmalıdır. Belki kadın müzesi kurularak toplumda kadınları geri plana çekmek isteyenlere karşı bir alternatif oluşabilir.

    “Kızlar Da Yanmaz” kitabını yazarken neler düşündünüz?
    Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye’de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanlarım omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez. Hiçbir batı ülkesi yoktur ki bu kadar okumamış insan olsun. Bu kitabı yazma nedenlerimden birisi budur. Eğitim için çok lüks harcama yapılmayacaktır. Şehirlerimizde çok büyük yapılar yapılıyor, çok paralar harcanıyor ama ilkokullar kötü durumda. Çocukların eğitimine yeteri kadar önem verilmeli. Bir taşımalı eğitim denen şey var. Çocuk eğitim için taşınmaz, eğitim çocuğun ayağına gitmelidir ve en güzel, en konforlu yer okullar olmalıdır. Ancak bu şekilde demokratik bir ülke oluruz. Bugün Türkiye’de hala milyonlarca okuma yazma bilmeyen kadın var. Bu bir ayıptır artık.

    Aksu Köy Enstitüsü’nde okuduğunuz yıllarda sizi etkileyen öğretmenlerinizi anlatır mısınız?
    Köy enstitülerine öğretmen atarken bir kural vardı; buraya isteyenler, bu işten anlayanlar gelecekti. Yani arkadaşınızı, akrabanızı tayin etmeyeceksiniz. O işin adamı olabilecek kişileri atayacaksınız denmiş. Aksu’ya ilk gelen öğretmenlerden biri okul doktorumuz Dr. Bedia Hüdaverdi’dir. Kendisi İstanbul’da yetişmiş doktor bir ailenin kızı. Bizim enstitüye geldi. Hem doktorumuz hem sağlık bilgisi öğretmenimiz oldu. Öncelikle öğrencilerin sağlık durumlarını ele aldı. Bizim yeme içmemizi düzenledi. Bize yeni yemekler çıkardılar bu şekilde, iyi beslenmemiz için bilgiler verdiler. Hasta gelen arkadaşları tedavi etti. O geldikten sonra enstitüye gelen çocuklara sağlık muayenesi yapmaya başladı. Aynı zamanda okul dışında da doktorluk yapardı. Gece gündüz gelirdi köylüler yardım isterlerdi. Enstitü öğrencilerine iğne yapmayı öğretti. Gittiğiniz köylerde sağlık memurları yetişinceye kadar iğne yaparsınız derdi. Mezun olup köylere gidecek öğretmenlere birer de sağlık dolabı veriliyordu zaten. Sağlık bilgilerinin uygulamalarını hep öğretti bize. Dr. Bedia’dan önce Antalya’da hiç kadın doktor yokmuş. Bir keresinde bizi muayene için hastaneye götürdü. Enstitünün arabasıyla bir yere kadar gittik, ondan sonra yürüyecektik. Dr. Bedia’nı üzerinde de beyaz forması var. Bütün Antalyalılar sokağa çıktılar onu görmek için. Hastaneden sonra eczaneye gittik ilaçlarımızı almaya bu sefer eczanenin etrafına toplandı insanlar Doktor Hanım’ı görmek için. Antalyalı bir avukatla evlendi sonra, Bedia Kervancıoğlu oldu adı. Onun dışında Ruhi Esin ve eşi Zühre Esin vardı bizleri çok etkileyen. Zühre Esin edebiyat öğretmenimizdi. Zühre Hanım bizi bir seferinde Perge’ye götürdü. Biz o zaman “Perga” derdik oraya. Bizden Perge hakkında kompozisyon yazmamızı istedi. Niçin bir tarafta eski zamanlarda böyle bir şehir yapılmış da şimdi sıtmalı insanlar, saz evler var diye. O zamanlar ören kültürü yoktu kimsede. Böyle bir eğitim verilmiyordu. Perge’den taş taşıyordu köylüler, biz de taşıdık. O sıralarda oradan bir lahit çıktı. Müdürümüz bakanlığa yazı yazdı burada çok sayıda eski eser var diye. Bir konferansçı geldi ve anlattı bize işte o zaman öğrendik eski eserlerin korunmasını. Biz o lahdi çok özen göstererek enstitünün bahçesine getirdik ve etrafına çiçekler dikerek güzel bir görüntü oluşturduk. O lahdin içinde gözyaşı şişeleri bile vardı ve tarih öğretmenimiz bize bunları anlatarak eski eserlere karşı bir bakış kazanmamızı sağladı. Diğer öğretmenlerimizden hatırladığım Hakkı Rodop vardı eğitim başı olarak. Talat Ersoy kurucu müdürdü. Hamit Özmenek müdür yardımcısıydı. Bunlar hatırımda kalan ve enstitünün kuruluşunda çok emeği olan kişilerdi. Dikiş öğretmenimiz Pesent Yılmaz vardı. Durmuş Bey vardı inşaat öğretmeni.

    Çok farklı bir eğitim veriliyormuş enstitüde.
    Eğitimin bir ayağı da güzel sanatlardı bizde. İş içinde öğrenim verilirken aynı zamanda öğretmenler bize dünyaca ünlü sanatçıları ve eserlerini anlatırlardı. Farklı sanat dalları hakkında hem teorik hem pratik eğitim alıyorduk. Yüksek köy enstitüsünde ise sanat tarihine çok önem veriliyordu. Ünlü ressam Malik Aksel bizim sanat tarihi öğretmenimizdi. Eğitimde bölgesellik vardı. O bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillendiriyorlardı. Mesela bir bölgede soba yakmak bir ihtiyaçsa bu mutlaka öğretiliyordu. Bir öğretmen bunları biliyor ve uyguluyor olmalıydı. Şimdi bu işler küçümseniyor, “Ders mi anlatacağım soba mı yakacağım?” deniyor. Gündelik hayatımızda kullanılan aletlerin, makinelerin işleyişi daha ilkokuldan başlanarak anlatılsa toplumumuz için çok faydalı olurdu. Bize enstitüde bisiklet kullanmayı bile öğretmişlerdi ikinci dünya savaşı yıllarında. Daha sonra motosiklet kullanmayı da öğrettiler. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde ise özellikle kız öğrencilere araba kullanmayı öğrettiler. Müdür bize bir araba tahsis etti ve başımızda bekledi biz öğrenene kadar. Enstitüler kapatılmasaydı bu kadar çok trafik kazası olmazdı Türkiye’de. Düşünün şimdi, ta o yıllarda motosiklet öğrenen köylü kızları var bir tarafta, diğer tarafta ise 2015 yılında hala “Haydi Kızlar Okula” diye kampanya yapılıyor.

    Kadınlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?
    Öncelikle şunu belirteyim bizim aldığımız eğitim o dönem bir devlet politikasıydı. Bugünün okumuş kadınları zaten bazı şeylerin farkında. Kadınlar bilinçlenmelidir. Bilinçlenmenin başı “Ben kadın olarak bu toplumun neresindeyim? Toplumdaki yerim nedir? Kendi toplumumun dünya toplumları arasındaki yeri nedir? Diye düşünmektir. Mesela kadınların sorunları varsa kadın müzesi açmak bu sorunları aşmak için bir alternatiftir. İyi bir eğitimle kadınların da erkeklerin de sorunları çözülür.
  • 192 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Benim için çok kıymetli olan bu kitabın sayfasında bir inceleme göremeyince kolları sıvayıp birkaç satır eklemek zaruriyet oldu...

    Kitabın benim için önemi, bende büyük bir hatırayı saklıyor olmasından kaynaklanıyor... Talip Apaydın, rahmetli annemin Öğretmen okulundan hocası... O yüzden ben Talip Apaydın ismi ile ve onun kitaplarıyla çok erken yaşta tanıştım...

    Bu kitabını da ilk olarak orta okul yıllarında okumuşumdur yanlış hatırlamıyorsam. Yıllardır annemden bir hatıra olarak saklarım kitaplığımda... Geçen gün tekrar elime aldım, birkaç sayfa göz gezdireyim derken akşamına bitirdim yeniden bu güzel romanı...

    Roman 1964 yılının Şubat ayında basılmış... Annem o yıllarda öğretmen okulunda genç bir öğretmen adayı... Aynı yıl kitabı alıp hocasına imzalatmış... Yani başka bir ifadeyle elimdeki kitap tam 55 yaşında... Sizin için bendeki o ilk baskının birkaç fotoğrafını çektim;

    https://imgyukle.com/i/Vumv0S

    https://imgyukle.com/i/VumKDs

    https://imgyukle.com/i/VumUQt

    İkinci görselde Talip Apaydın'ın kendi cümlelerinden kısa hayat hikayesini de okuyabilirsiniz...

    İşte böyle bir hikayesi var Ortakçılar'ın benim hayatımda... Allah her ikisinin de mekanını cennet eylesin deyip bir kaç satır da kitap ve kitabın yazıldığı dönemle ilgili düşüncelerimi paylaşacağım sizinle...

    Talip Apaydın'ın romanları, köy romanı olarak adlandırdığımız türde romanlar... Kendisi Cumhuriyet'in en değerli projelerinden biri olan Köy Enstitüsü mezunu. Fakir Baykurt, Mahmut Makal gibi Türk edebiyatına onlarca yazar yetiştirmiş bir ekolün içinden geliyor.

    Tuco Herrera özellikle Fakir Baykurt incelemelerinde bu Köy Enstitüleri mevzusuna çokça değindi ve değerli bilgiler paylaştı. O yüzden ben o kısma fazla girmek istemiyorum. Ancak, kurulduğu günün üzerinden 80 yıl geçmesine rağmen eğitim dünyamızda hala bu derece nitelikli, verimli ve her anlamda donanımlı insan yetiştiren başka bir eğitim kurumunun gelmediğini üzülerek tekrardan dile getirmeden geçemeyeceğim...

    Köy enstitüleri, sadece öğretmen yetiştirmekle kalmayan, bu öğretmenlerin mezun olduktan sonra görev alacakları köylerde hayata dokunan, toplumu eğiterek dönüştüren insanlar olmasını sağlayan ve böylelikle taşralarda aydınlık nesillerin tohumlarını atan nitelikte kurumlardı... Köy Enstitüsü'nde okuyan bir öğrenci, öğretmenlik mesleğinin gereği olan eğitimin yanında mutlaka bir müzik aleti çalmayı öğrenir (ki bu müzik aleti mandolindir), mütevazi bir yabancı dil eğitimi alır (İngilizce veya Fransızca), bunların da yanısıra köy yaşamında ona yardımcı olacak taş ustalığı, marangozluk, fırıncılık gibi başka bir zanaat daha öğrenir öyle mezun olurdu.

    Velhasıl, bu ülkedeki her güzel şey gibi onun da önünü kesip yok ettiler maalesef... Aradan 80 yıl geçti, biz hala arap saçına dönen eğitim sistemimiz için bir çıkış yolu arıyoruz... Tıpkı 60'lı yıllarda yok ettiğimiz yerli otomobilimizin yerine 60 yıl sonra yenisini yapmaya çabalamamız gibi...

    -------------------------

    Her neyse, işte böyle bir dönemde yazılmış bu kitap da... Kitabın baş karakteri Sefer de mezun olmasına bir yıl kalan bir Köy Enstitüsü öğrencisi...

    Yazın çeltik tarlasında ortakçı olarak çalışan yaşlı babasını görmek ve ona yardım etmek için köye gidiyor. Tarlaların sahibi olan Hilmi beyin eşi Melahat, Sefer'in çok uzaktan bir akrabası... Sefer'in annesi genç yaşta vefat ediyor ve Melahat hanım, ondan bana yadigar diyerekten bu ziyaretinde Sefer'i kendi evinde misafir etmek istiyor...

    Sefer bu noktada ruhunu baskı altına alan bir ikilem yaşıyor. Bir yanda çeltik tarlasında çok zor şartlar altında çalışan babası, diğer yanda babasını bu zor şartlar altında çalıştıran Hilmi Beyin evi... Sefer tercihini babasından yana kullanmak istese de babası, ona kendi geleceği için 'beyin evinde' kalmasının daha doğru olacağını salık veriyor. Hatta baya ısrarcı oluyor bu konuda... Hal böyle olunca da Sefer'in yaşadığı ikilem ve ruh sıkışması roman boyunca artarak devam ediyor...

    Daha fazla detaya girmeden bu şekilde özetleyip gerisini okura bırakıyorum...

    Eğer köy romanı okumaktan keyif alıyorsanız, Ortakçılar'a sonuna kadar kefilim. Sefer'in yaşadığı ruh halleri, neredeyse aklınıza Peyami Safa'yı getirecek kadar ustalıkla anlatılıyor. Köylülerin 'ağa', 'bey' gibi emek sömürücülerine karşı öğrenilmiş çaresizlikleri; oğlu bir yıl sonra öğretmen olacak olmasına rağmen baba karakterinin hala geleceğini kurtarsın diye oğlunu beylerin, ağaların peşine takma sevdası; sahip oldukları, onları var eden toprakları küçümseyen ve her fırsatta her şeyi satıp İstanbul'a yerleşme veya yurt dışına gitme hayali kuran aklı havada bey oğulları ve bunun gibi köy yaşamının gerçeklerine dair daha pek çok ayrıntı romanın sayfalarını çevirdikçe ortaya çıkıyor ve okuru, günümüzde de benzerini yaşadığımız çok tanıdık bir atmosferin içine sürüklüyor...

    -----------------------

    Son bir konuya daha değinerek satırlarımı sonlandıracağım sevgili 1k dostlarım... Günümüzde maalesef artık köy romanları yazılmıyor... Yazılıyorsa da benim haberim yok. Köy romanından kastım köyde geçen roman değil sadece, köyü anlatan, köy gerçeğiyle yüzleştiren romanlardan bahsediyorum...

    Artık köylerin hiçbir probleminin kalmadığını mı anlamalıyız bu işten? Belki Yaşar Kemallerin, Fakir Baykurtların, Talip Apaydınların yazdıkları köyler değişmiş, o köylerdeki beyler, ağalar gitmiş olabilir elbette... Ancak onların yerini yeni sorunlar, yeni ağalar, yeni beyler almadı mı?

    Köylünün elindeki yerli tohumu zorla alıp yerine hybrid veya GDO'lu tohumları dayatan kravatlı beyleri yazmayacak mı hiçkimse? Ya da köyün deresinin dibine zorla yapılmak istenen elektrik ve nükleer enerji santrallerini hiç mi dile getirmeyecekler? Verimli tarım arazilerinde maden arayan, ormanları yok edip siyanür arayan Kanadalı ağaları da mı yazmayacaklar? 21. yy'da, 2 yaşındaki Muharrem'in cansız bedenini çuvala koyup yağan karın kapattığı köy yollarını aşmaya çalışan babanın hikayesi gerçekten de kimsenin ilgisini çekmiyor mu artık?

    Çağdaş edebiyatımız köylerimizi neden bu kadar yok sayar, neden toprağın insanlarına bu kadar yabancılaşır anlamak çok güç gerçekten... İşe bu tarafından baktığımızda, kelle koltukta onca eser vermiş bu onurlu köy romancılarımıza olan saygım bir kat daha artıyor...

    Artık köy deyince aklına 'organik kahvaltı'dan başka bir şey gelmeyen bir neslin ferdi olarak içine düştüğümüz bu durumdan utanmak da bizim boynumuzun borcu olsun...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • 148 syf.
    ·1 günde
    30 Aralık 2019 Pazartesi
    14:04

    Güngör Dilmen ismi daima edebiyat kitaplarında karşıma çıkan bir isimdi. Özellikle Canlı Maymun Lokantası kimin diye sorduklarında Güngör Dilmen diye cevap verirdik. Geç kalınmış bir okuma süreci olsa da bu son aylarda tam 8 tane Güngör Dilmen kitabını okudum. 20 Aralık - 20 Ocak arası devam edecek olan bir etkinlikle de birkaç arkadaşımızı daha katıp yazarı daha çok okutmaya çalıştım. Katılan herkese tekrar teşekkür ederim.
    #56846731 Elimde iki tane daha kitabı var (Midas Üçlemesi, Aşkımız Aksarayın En Büyük Yangını) sonra kalan kitaplarını temin edene kadar sona erecek okumalarım.

    Daha önce
    Toplu Oyunlar 5 #52107732
    Kurban
    #56241535
    Canlı Maymun Lokantası
    #56119884
    Oyunlarını inceledim bu kitabı incelemekten ziyade değineceğim arta kalan kısımlar kişisel rahatsızlıklarımı dile getirmekten ibaret olacak.

    Yerli tiyatro yazarlarımız sessiz sedasız bir hayat belirli bir azınlığın elinde dolaşan bir kadere mahkum ülkemizde bunun sebebi ise sanat ve edebiyata verdiğimiz önemin azlığı daha doğrusu yokluğundan kaynaklanıyor.

    Eğitim sisteminin içinde tiyatro metni okuma okutma diye bir şey yok maalesef, daha öykü ve romanı okuyamaz halde olan insanlarımız tiyatronun varlığını tamamen unutuyor. Halbuki bizim sanat edebiyata önem veren ve gerçek anlamda donanımlı bireyler yetiştiren Köy Enstitülerimiz vardı birkaç siyasinin aptallığı yüzünden ülkenin çalınan devrimi Köy Enstitülerimiz'den Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde eğitimi verilen bazı müzik aletleri şöyleydi:

    Mandolin
    Keman
    Bağlama
    Akordeon
    Piyano
    Metronom
    Amplifikatör
    ..

    Ve son yılında oynanan bazı tiyatro oyunları şöyledir;

    Anton Çehov: Teklif

    Moliére; Zoraki Tabip, Kibarlık Budalası

    Sophokles; Kral Oedipus

    Gogol; Müfettiş

    Shakespeare; Bir Yaz Gecesi

    Benim için Köy Enstitüleri; Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç kırmızı çizgidir bu ülke için yapılan en büyük "Aydınlanma Hareketi''nin mihenk taşlarıdır ve aynı zamanda bu ülkede en fazla ihanet edilen insanların başında gelirler.

    1940 yılında başlayan ve evrensel bir oluşum olan köy enstitüleri üzerine onlarca ülkeden araştırma heyetleri yollanmış ve mercek altına alınmıştır.

    Biz ise haince onları kapattık, kapattık da ne oldu? Vitrin edebiyatına tâbi bir nesil yetiştirdik, her sene eğitim sistemi değişen rezil bir vaziyete büründük. İçerikleri boş, etkinlikleri saçma müfredat programı ile bomboş, cahil nesiler yetiştirmeye başladık. Bazı bölgelerde Ortaokul öğrencileri okuma yazmayı dahi bilemez duruma gelmiş, öğretmenler baş edemeyeceği kadar sorumluluklar ve geçim mücadelesi ile baş başa bırakılmıştır.

    Katlanarak ilerleyen edebiyata ve sanata olan uzaklığımız yüzünden mutsuz, hayattan zevk alamayan sosyal medya bağımlısı, kişiliği oturmamış, sosyal ilişkilerde başarısız ve öz güveni düşük bireyler mezun ediyoruz.

    70 yıl önce okunan ve okutulan klasikler ve verilen dil eğitimi seviyesi ile günümüzde var olan durum arasında gerçekten büyük bir uçurum var. Biz hala Hasan Ali Yücel'in klasikler dizisini okuyor ve hâlâ en çok Köy Enstitüleri mezunlarının eserlerine güveniyoruz.

    Geçenlerde Devlet Tiyatrolari ile ilgili bir paylaşım yapmıştım, altına bir arkadaşımız (Denetimli Tiyatro: Devlet Tiyatrosu) cevabını yazmıştı, evet sanat ve edebiyat bu ülkede daima siyasi bir kuşatma altında belki de hep öyle kalacaktır ama ben Devlet Tiyatroları yönetmenlerinin bazılarının hayatlarını araştıran her şeye rağmen sanata tutunmak için ellerinden geleni yapan insanlara da şahit oldum. Devlet Tiyatroları maddi durumu iyi olmayan insanların bir oyun seyredebilmesi için en iyi seçenektir ben öğrencilik hayatımda Denizli Hasan Kasapoğlu Devet Tiyatrosunda tanıdım sahne sanatlarını, hayatımda ilk kez orada gittim tiyaroya. Sonra bir yıl kadar Ankara Kızılay'da yaşadım yürüme mesafesinde olan Ziraat, Akün ve Şinasi sahneleri ile haftada en az iki kez tiyatroya gidiyordum. Şimdi de Gaziantep ilinde yaşıyorum burada da Onat Kutlar Devlet Tiyatrosu var elimden geldiğince sezon oyunlarına gitmeye çalışıyorum. Ben bu sahnelerde sevdim tiyaroyu bu sahnelerde: Yeraltından Notlar, Kurban, Töre, Kontrabas, Rumuz Goncagül, Moby Dick, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, Hürrem Sultan, Felatun Bey ile Rakım Efendi, Tolstoy ve Anna, Satranç... Ve daha nice eserleri bu sahnelerde izledim. Devlet Tiyatroları oyuncuları az bir para ile hayatlarını devam ettirmekte sözde aydın olan topluluklarımızın her oyununun bileti 100 liraya yakın oluyor burjuva sınıfına seslenen bir aydın kesimini reddediyorum özel tiyatroları çok nadir tercih ediyorum bu ekonomik şartlarda benim verecek bu kadar param yok ki olsaydı da nadir gideceğimi düşünüyorum. Mevcut iktidarın yanlış ekonomi politikalari yüzünden aşırı pahalı yaşama direnmeye çalışan insanların bir sanat kaygısı taşıması için hamurunda her şeye rağmen sanat ve edebiyat mayasını taşıması gerekir bu durum bizim ülkemizde hiçbir zaman gerçekleşmeyecek sanatı takip eden ve temsil eden kesim daima orta ve üst sınıf olacak bir iki odalı eve ben maaşımın yüzde 35'ini kira parası olarak verirken, soğanın sarımsağın girmediği evleri binaları görüyorken aydın sanatını tercih etmemeye devam edeceğim, bütün masrafları kısıp minimalist bir hayat sürmeme rağmen kitaplarımın yarısını alamıyorken, kütüphane kütüphane dolaşıp, yüzlerce e kitap okuyorken ben halkçıyım, ben aydınım diye geçinen ama ücretinden de ödün vermeyen tüm halkçı yazar ve sanatçıların performanslarına gitmeyi reddediyorum. Her kötü koşula rağmen unutulan edebiyat ve sanata kavuşmaya çabalıyorum.

    Edebiyata ve sanata yönelim insan hayatında bir gereklilik olması gerekirken bizim ülkemizde bir hobi ya da bir boş zaman faaliyeti olarak vücut buluyor benim için bir gereklilik hem sahnede olsun hem yazılı metni okumak olsun hayatımda uzun zamandır olan ve olacak bir alandır tiyaro..

    Güngör Dilmen bu ülke tiyarosuna uzun yıllar hizmet etmiş değerli bir tiyatro yazarı İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji Bölümünü bitirdi, Tel Aviv ve Atina'ya tiyatro alanında araştırmalar yapmak için gitti. Yale ve Washington Üniversitelerinde tiyatro eğitimi gördükten sonra Türkiye'ye dönüp İstanbul Şehir Tiyatrosunda, İstanbul Radyosunda, Anadolu Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyaro bölümünde olmak üzere değişik ama sürekli tiyatro üzerinde görevler üstlendi. Genç dramatugları yetiştiren bir öğretmen oldu.

    Eserlerinde tarih ve mitolojiyi başarılı bir şekilde kullanarak günümüze uyarladı.
    Bu kitabında da iki oyunu yer alıyor. Deli Dumrul oyununu az çok biliriz Dede Korkut Hikayelerinden Azrail ile olan sürtüşmesinden sonra kendi canının yerine can bulmaya çalışan Deli Dumrul ne en yakındaki adamından ne de Anne Babasından dilediği canı alabilecektir.

    İkinci oyun Akad'ın Yayı;

    Oyundaki tanrıça adına tahsis edilen yay'ın insanın eline geçince evrensel bir güce dönüştüğünü ve İnsan aklının bu gücü hangi yönde kullanacağını sorgulayan bir oyun. Akad ise yayı kullanıp kötülük ve şiddet getirmek yerine sevgi ve barış getirsin diye kullanmadan sırtında taşımış kötü emellerine alet etmesin diye tanrıçasına geri vermekten vazgeçiyor, babasının ve çevresinin şiddete dayalı önerilerine kulak asmadan barışçıl bir yol haritası çiziyor. Onlar onu dışlayıp dağda Haydut arkadaşı Yatpan'ın yanına sürdüler o elindeki muazzam yay ile susuz kalmasınlar diye dağları delip su getirmeye çalıştı. Akad insanın kendi başına, tanrısız yalnızca kendi iradesiyle başa çıkması gereken bir çağın öncüsüdür. İnsanlığın başına gelen tüm felaketlerin iyi yerine kötüyü tercih eden bazı yöneticilerin elinden geldiğinin habercisidir Akad, elindeki bilimsel gelişmeleri evrensel güzellik için değil de kitle imha silahlarının geliştirilmesine, sınır güvenliği için yüksek savunma sistemleri yatırımına ayıran kutuplaşmış dünya düzenin habercisidir Akad...

    Babası Kadı Danyal onu yakıp yıkıp kahramanlık yapması için dolduruşa getirirken düşmanına yardım etmeyi seçen bir Akad'ı konuşuyoruz;

    "DANYAL : Anlayamıyorum seni. Hem kaç gündür yemek yediğini görmedim, oruç mu tutuyorsun? Sofu mu oldun?
    AKAD : Hitit ülkesinde kıtlık var.
    DANYAL : Sana ne Hitit ülkesindeki kıtlıktan?
    AKAD : Onların çektiği açlığı bir ölçü ben de duymak istiyorum.
    DANYAL : Zorun ne çocuk? Hititler bizim düşmanımızdır. Açlık kıtlık ülkelerini kasıp kavuruyorsa bizim sevinmemiz gerek. AKAD : Kimse benim düşmanım değil. Açlık denen sarı ejder bizim yurdumuzu da ziyaret edebilir komşularımızın mutsuzluğuna sevinmek nicedir? Yardım etmeliyiz onlara.


    Haydut Yatpan'ı yayın gücü olmadan dağdan indirio halkının önünde özür dilettğinde halk yayla birlikte Akad'ın elde edeceği başarıları, kazanacakları savaşları gözleri dönmüş ve kana susamış bir şekilde dile getirdikleri vakit Akad şöyle cevap verecektir;

    1. YURTTAŞ : Ele geçirdiğimiz fırsatı kullanmayalım mı?
    AKAD : Yarın onların eline geçebilir fırsat dediğiniz .
    I. YURTTAŞ : Gelecekten korkup oturalım mı?
    II. YURTTAŞ : Bu düzen böyle kurulmuş, sen mi değiştireceksin?
    ı. YURTTAŞ: Yay bizim elimizde şimdi
    savaş isteriz , savaş.
    YURTTAŞLAR : Savaş isteriz, savaş
    AKAD : Omuzumda taşıdığım bu yayın size verdiği garip sinsi güven gözünüzü döndürüyor. Ama hiç kimse Akad 'ı bir yıkıcı ordunun başında görmeyecek.
    YURTTAŞ : Sen korkuyorsan yayı bize teslim et .
    YURTTAŞLAR : .Yayı bize teslim et .
    AKAD : Onu kimseye veremem.
    1. YURTTAŞ : Sen kullanmazsan biz kullanırız .
    AKAD : Açılın.yayı vermem dedim.
    DANYAL (bir gayretle): Açılın , açılın diyor Akad
    YURTTAŞ : Zorla alırız biz de.
    AKAD (yayı doğrultur): Öz yurttaşlarıma çekmek zorunda bırakmayın beni?
    1. YURTTAŞ : Yürüyün üstüne, korkmayın, dediğini yapa-maz . Yayı kapalım elinden . Yürüyelim Boğazköy'e .
    YURTTAŞLAR : Mısır'a yürüyelim, yayı kapıp elinden.
    DANYAL : Durun, açılın, Akad dediğini yapar. (Akad yayı gerer yıldırım düşer, öndeki kişiler cansız yere serilir.

    Akad barışçıl tutumunu sürdürmede halkına zarar vermeyi göze alacak kadar kararlıdır.
    Çok akıcı ve bir o kadar düşündürücü metni okumanızı tavsiye ederim, tabi bu eser bu sitede sadece iki okunma oranına sahip ki kitabı siteye ben eklemiştim diğer birkaç kitabı gibi eserlerinden haberi olmayan bizlerin duyarsızlığına rağmen Güngör Dilmen hep var olacak ve eserlerinde evrenselliği çoktan yakalamış bir değerdir.
  • 208 syf.
    Ülkemizin iki büyük eğitimcisi olan Doğan Cüceloğlu ve İrfan Erdoğan'ın birlikte çıkardıkları kitap yirminin üzerinde konudan oluşuyor. Farklı mekanlarda hatta farklı şehirlerde bir araya gelen iki büyük hoca, eğitimle ilgili makro ve mikro düzeyde farklı konuları sohbet havasında ele almışlar. Bu konular, iki öğretmen türü baz alınarak açıklanmaya çalışılmış: Öğretmenlik yapan ve öğretmen olan.

    Kitapta eğitimle ilgili önemli tespit ve öneriler yer alıyor. Beni en çok etkileyen kısım, eğitimde çerçeve sorunuyla ilgili görüşlerin yer aldığı bölümdü. Gerçekten de ülkemizde eğitim çerçevesi sorunu bulunuyor. Eğitim, siyasi iktidarlar tarafından belirlenen bir unsur haline gelmiş durumda. Oysa kitapta da bahsedildiği gibi eğitimde uzman hocaların bir araya gelip sahip olduğumuz değerlere ve çağın gereksinimlerine göre eğitim çerçevesi belirlenmeliydi. Eğitim çerçevesi ile ilgili çok önemli bir tespitten de bahsediliyor. Ülke olarak ekonomik anlamda sıkıntı çektiğimiz zaman dilimlerinde bile eğitim çerçevesi sayesinde Köy Enstitüleri, Millet Mektepleri, Halk Evleri gibi ülke eğitiminde mihenk taşı konumunda bulunan çok önemli işler başarabilmişiz. Ancak günümüzde muazzam bütçeler ayırdığımız eğitimde, çerçeve eksikliği yüzünden bir adım bile öteye gidemiyoruz.

    Dikkatimi çeken ikinci husus ise, öğrenciye ismiyle hitap etmek. Basit ve önemsizmiş gibi gelen bu eylem sayesinde nelerin olabileceği çok iyi açıklanmış.

    Kitapla ilgili daha fazla bilgi verip heyecanınızı kaçırmak istemiyorum. Bu işe gönül veren tüm öğretmenler için başucu niteliği taşıyan bir eser olmuş. Tavsiye ederim.
  • Mustafa Güneri Hasanoğlan Hatırası
    Mahmut Makal Köy Enstitüleri ve Ötesi
    Talip Apaydın Köy Enstitüsü Yılları
    Can Dündar Köy Enstitüleri
    Mahmut Saral Köy Enstitüleri Uyuyan Devin Uyanışı
    Ahmet Özgür Türen Köy Enstitüleri Dosyası

    İlerleyen zamanda kitaplığıma Köy Enstitüleri konusunda kitap eklemeyi düşünüyorum. Konu ile ilgili anı hatırat tarzı kitaplar var çoğunlukla. İlgilenen olursa listeye göz artabilirler.