O imge, bundan böyle hayat karşısındaki bakışının tüm rengini oluşturacak, geleceğinin yumuşamış ya da mutsuz rüyası. Gözlerini kapadı. Yaşamak için zamana gereksinim var. Tıpkı bütün sanat eserleri gibi, hayat da üzerinde düşünmemizi talep ediyor.
Bir şeye sahip olduklarının farkına vardıklarında ve onu kendilerine saklayabileceklerini öğrendiklerinde nankör olurlar, ya da bütünüyle nankör olmazlarsa da en azından hayranlık alışkanlığı)la miskinleşirler. Bu yüzden insanoğlu Tanrıya olduğu kadar hiç kimseye nankör değildir, sırf ne zaman istese O'nu bulabilir diye tabii, insanlar ne kaybettiklerinin farkına varsın diye bir gün ölemez de. Ey insanın hayranlığı, sen kibirden ibaretsin, hele aynı kalmayı istediğin zaman daha da beter!
Bu avare veya flâneur ruh, uçurum kenarında olmaya duyulan bu arzu, görüldüğü gibi La Liga ve Kral Kupası'yla sınırlı kalmadı: Avrupa'ya da sirayet etti. Chamartín'de Dinamo Kiev ile berabere kaldı ve bu neredeyse elenmesine neden olacaktı; durum o kadar vahim değilken (öyle olmadığı şimdi görülüyor tabii) kendine Bayern Münih'e iki kez farklı yenilme müsaadesi verdi. Sonrasında yarı finalde tekrar karşılaştıklarında, yenilginin geri dönüşü olmayacağı için bu sefer buna müsaade etmedi, kazanmaktan başka çaresi yoktu. Öncesinde Manchester'a 0-0'lık fakir bir cep harçlığıyla seyahat etmeye razı olmuştu ve ancak o zaman, Old Trafford'da, bıçağın sırtı artık damarlarını kesmeye başladığında sezonun tek büyük maçını çıkardı ve 2-3 kazandı (ama bayağı 0-3 kokan bir skordu bu). Son Avrupa Şampiyonu Manchester United'ın boynu, bir önceki pazar güven vermemiş ve bir sonrakinde Santander'e veya işte öyle bir şeye karşı da güven vermeyen bir bölük aylak tarafından vurulmuştu. Şimdi de Chamartín'de Valladolid'e karşı yenilmenin akabinde, Madrid Avrupa Kupası Finali'ni tam ihtiyaç duyduğu yere koydu: Ya kazanacak ya da önümüzdeki sezon kupaya katılması bile mümkün olmayacak – bu, ekip için trajik bir olay.
Toshack, Türkiye'de kaderine terk edilmişken, bu sezon Madrid'in yeni teknik direktörü, yani son Avrupa şampiyonu unvanına sahip bir takımın sorumlusu oldu. Bu şahsın görevinde kalıp kalmayacağını bilmiyorum, ama favori kulübümün felaketler tarihinde kendine şerefli bir yer edindi bile. Bu kuruma, onun kişiliğine, hissiyatına dair hiçbir şey anlamayacak kadar ahmak olduğunu ortaya koymuş bu kişiyi asla unutmayacağız. Ben bu olacakları, Valencia'ya karşı oynanacak Kral Kupası yarı final maçının hemen öncesinde sorulan o vahim soruya cevap verdiğinde anlamıştım: "Bu kupayı kazanmak ile La Liga ikincisi olmak arasında kalsanız, hangisini seçerdiniz?"
Herhangi bir Madrid çalışanı, bir merengue çocuk, hatta en yontulmamış ve kafasız taraftar bile bu sorunun tek bir cevabı olduğunu bilir: "Seçmeme gerek yok ki. Real Madrid için birbiriyle çelişen zaferler yoktur, biz hepsini isteriz." Ama yok: Bu zırcahil Kral Kupası'nın bir önemi olmadığını ve kendisini sadece bir sonraki La Liga maçının ilgilendirdiğini söyledi. Şimdi herkes sonucu biliyor ve hatırlayacak: Valencia 6 - Real Madrid 0. Vikingler olarak hafızamızda böyle bir tenis skoruyla alınmış bir mağlubiyet yer almıyordu. Bazı 5-0'lar olmuş olabilir (Van Basten'li Milan'a, Cruyff'lü veya Laudrup'lu Barça'ya, yani müthiş rakiplere karşı, Valencia'nın ise on sekiz yıldır kazandığı bir kupa yok).