Kafanızı kaldırıp size çöp ve laf atanlara bakmadan Hayallerinize sıkı sıkı sarılın.
Alıntı
RENOİR. BRESSON. COCTEAU. TATI
Renoir? Bana çocukluğumdaki ileri kır karakollarını hatırlattığı için özellikle sevdiğim bir filmi var. Le Fleuve (Irmak) filmi. Oradaki şiir yazan kızı sevmem, ama yılanı arayan çocuğu severim. Ganj'a inen bayırları, verandaları, siestaları, bahçeleri severim. Filmdeki Hintlileri sevmem. Onları göstermenin bir anlamı yok. Her yerde rastlanılan o inceliği, nezaketi de sevmem. Renoir'de aşk çok yapmacıklıdır. La Règle du jeu (Oyunun Kuralı) benim gözümde buna, ağır aksak, ölçülü bir dansa dönüşen arzuya bir örnek. En iyi ihtimalle çehre değiştiriyor -galiba hizmetçiler de. Pek iyi hatırlamıyorum. Bresson? Cocteau? Bresson çok büyük bir yönetmen; gelmiş geçmiş yönetmenlerin en büyüklerinden biri. Pickpocket (Yankesici), Au Hasard Balthazar (Rastgele Balthazar) tek başına tüm bir sinemanın yerini doldurabilir. Cocteau'yu çok az tanırım. Onun hakkında pek söyleyebileceğim bir şey yok, çünkü hiç düşünmedim. Cocteau sanırım çok güzel, ama benden başkalarına göre. Bunlar daha sinemadan söz açar açmaz Cocteau'yu sevdiklerini anlarım. Tati? Kesinlikle hayranım. Bence dünyanın belki de en büyük sinemacısı. Playtime (Oyun vakti) akıl almaz bir filmdir; modern zaman üstüne çevrilmiş en büyük film. ''Kaybolan Zaman Peşinde'' düzlemine benzer bir düzlemde; öte yandan site ölçeğinde de ''halkın kendisi oynuyor'' diyebileceğimiz tek örnektir. Film sanırım bu yüzden iş yapmadı; halk bir soyutlamadır ve kaderine terk edilmiş kişinin hikâyesini her şeyden çok sever. Bununla birlikte, Tati bana Bresson'un filmlerindeki kadar kendi mekânımda olduğum duygusunu vermez. Benim için Bresson'un acıya kadar yolu vardır. Tati'nin sevince kadar. Ancak, kuşkusuz Tati benden, Bresson'a göre daha az şeyi alıp götürür, daha az şeyi sürükler. Şu tarz bir eliştiri başlatmamız gerekir: Filmden zaman dışı
Reklam
Geziye bizim sınıftan, At Birol, Haluk Koskos, Sarı Tunç, Çükkafa Şükrü, Tapet Şahin, Taşkafa Ahmet, Nezih, Cımbız Selim, Kefere Doğan, Piç İsmail katılıyor. Dört saatlik yolculuğu, geminin zula yerlerinde sigara içerek, gemiyi dolaşarak, kimi kızlara laf atarak geçirdik. Atılan lafları kızlar üstlerine almadı, laflar denize düşüp boğuldular.
- Sabiha, Sabiha'ya, Sabiha'dan... ne oluyorsun kuzum, Allah aşkına; sen başka laf bilmez misin? Ayla odadan çıktı. - İyi ama, bunda kızacak ne var? Kızacak ne varmış? Peki, öyle ise hep Sabiha'dan bahsedelim: (Ne pervasız hali var, değil mi? Pervasız, fakat mütehakkim... Simsiyah gözleri ne kadar iri, değil mi? Iri ve pırıl pırıl... Kalın ve nemli dudakları ne kadar kırmızı değil mi? Onları araladıkça ben, bağırmak, gülmek ve ısırmak istiyorum... Anladın mı? Şimdi de, bunda kızacak ne var diyebilir misin?) Dudaklarım titriyordu. Boğazım kurur gibi olmuştu. Avuçlarımın içi yanıyor ve ben bağıra bağıra ağlamak istiyordum.
Sayfa 118·Kitabı okuyor
-…Suç, toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir protestodur….Onlara göre her aksaklık, çevrenin bozukluğundan kaynaklanıyor,hepsi bu! En sevdikleri laf bu! Yani eğer toplumsal düzen yoluna konulacak olursa, bir anda bütün suçlar yok oluverecek; çünkü ortada protesto edecek bir şey kalmayacak. Ve herkes bir anda dürüst olacak…Doğa diye bir şey hiç hesaba katılmıyor, yok sanki öyle bir şey!….
Sayfa 318
"Kısmetten ötesi laf-ı güzaf. Ne kadar koşarsan koş, payına düşenden bir zerre fazlasını alamazsın."
Alıntı
Reklam
Reklam