Tarihin her devrinde, mülkü (devleti ve ümmeti) ayakta tutan, dini ikame ve ihya eden alimler çıktığı gibi, dini için den yıkan, mukaddesatı, ideolojik devletin isteği doğrultusunda heba eden "kötü âlimler" de bulunmuştur. Bunlar, münezzeh ve mukaddes İslam Dini'ne, en azılı kâfirlerin ve zalimlerin bile vermediği zararı vermişlerdir.
En azından, bâtıl düzen önderlerinin işlerini kolaylaştırmışlar; şimdilerde olduğu gibi yaptıklarını beğenerek, ic-raatlarının, idari politikalarının ve dolayısıyla rejimlerinin dine uygun olduğunu söyleyerek, güçlerine güç katmışlar ve iktidarlarının idamesini sağlanmışlardır.
İşte, Ekber devri âlimlerinin çoğu da, bu yıkımcı âlimler zümresindendir.
İmam-ı Rabbanî ise, din bozgunculuğunun bunların desteğiyle yürütüldüğünü belirterek, çok güzel bir tabir ile bunlara "ulemâ-i sûü; kötü âlimler" ismini vermiştir.
Yine bunları "dirhemin kulları" olarak da niteliyordu.
Dünya malına düşkün, makam ve mevkiye karşı hırslı, rejimin isteği doğrultusunda fetva vermeye hazır, çıkar sağlamaktan başka bir gayesi olmayan ve ulema olarak da tanınan bu sahte din bilginleri, resmi otoritelerin ürettiği bid'atleri ve bozuk inançları doğrulamakla kalmıyor, fiilî olarak da onları savunuyorlardı.
İyice yaygınlaşan küfrî hayata ve kurumlaşan İslam karşıtı yönetime karşı, hiç değilse sözlü veya yazılı bir tenkid yöneltmedikleri, bir tavır almadıkları gibi, bâtıl düzenin tarafinda yer alıyor ve beşerî bir din halini almış o bozuk düzenin adeta "ahbar" ve "ruhbanları" oluyorlardı.
O bilginler, aslında hükmen müşrik olmalarına rağmen, geleneksel bazı özelliklerinden ve konumlarından dolayı İs. lam âlimi olarak tanınmaya devam ediyorlardı.
Onlar, bulundukları konumdan dolayı, hediye adı altında halkı rahatlıkla sömürebiliyor, bu düzenlerini devam