Hz. Muhammed (sav) “Büyük günahların en büyüğü kişinin anne babasına sövmesidir.” deyince [mecliste bulunan sahabeler] “Ey Allah’ın Resûlü kişi nasıl anne babasına söver?” diye sordular. Hz. Muhammed (sav) “Kişi birisinin babasına söver, bir başkası da onun babasına söver.” diye cevap verdi.
Hitler, işin ilginç yönü iktidara seçim yolu ile gelmişti... Hitler, 27 Şubat'ta Weimar Cumhuriyeti'nin parlamento binası olan Reichtag'da çıkan bir yangını ustalıkla kullandı. Cumhurbaşkanı Hindenburg'den kendisine olağanüstü yetkiler verilmesini istedi.
4 Mart'taki seçimde, Nazi Partisi muhaliflerine şiddet uygulandı ve Parti çoğunluğu kazanarak meclise girdi.
23 Mart'ta çıkarılan bir yasa ile hükümet üzerindeki anayasa kısıtlamaları kaldırıldı. Almanya diktatörlük ile yönetilen bir ülkeye dönüştü.
Partiler sendikalar kapatıldı. Muhalif politikacılar, Yahudiler ve komünistler rejimin düşmanı olarak tutuklanarak konsantrasyon kamplarına konuldu...
Dolayısıyla Muhafazakâr politikacılar, 1929 Büyük Ekonomik Krizi ve Alman ordusu, Hitlerin diktatör olmasının başlıca sorumluları oldu.
Hani bir mecliste yaşlar sorulur ve genç olanlara özenilir ya, genç olanlara göre ihtiyar sayılanlar için tren kaçmış zannedilir ya. Ne ahmakça, halbuki ihtiyar sayılanlar için o tren gelmiş ve onlar o trene binmişler. Adamlar o yaşa yaşayarak gelmişler. Oysa genç olanların ne kadar yaşayacağı belli değil, o ihtiyarların yaşına gelebilecekler mi bakalım? Gençler için trenin gelip gelmeyeceği bile meçhul. Böyle orijinal ve parlak zeka gerektiren şeyleri nereden mi bulup söylüyorum? Teessüf ederim. Yazarım ben dedim ya.
Suçlu ırkına ait olmaması şartıyla suçluyu, toplumla barışma olasılığından yoksun bırakmamalıyız. Suçlu ırkına aitse, herhangi bir düşmanca eylemde bulunmadan önce onunla savaşmalıyız (elimine geçirdiğimizde yapmamız gereken ilk şey: Hadım etmektir).
Suçlunun kötü davranışlarını veya düşük zekâ seviyesini yüzüne vurmamalıyız. Psikolojik açıdan bakmak gerekiyorsa, suçlunun anlaşılmayan bir dürtüye teslim olduğu ve ikincil derecede önem taşıyan bazı hareketlerden dolayı eylemine yanlış bir güdüyü atfettiği durumlar (belki de kan istediğinde hırsızlık yapması gibi durumlar) bir yana— suçlunun kendini yanlış anlamasını (çünkü isyan içgüdüsü, déclassé [düşük sınıfın] kini, faute de lecture nedeniyle bilince varmamıştır), eylemini korku ve hata etkisi altında karalamasını ve şerefini lekelemesini istemekten daha adice bir şey yoktur.
Bir insanın değerini tek bir eyleme göre değerlendirmekten sakınmalıyız. Napoleon bizi buna karşı uyardı. Çünkü haut-relief eylemlerimiz özellikle önemsizdir. Bizim gibi insanların vicdanında bir suç, örneğin bir cinayet yoksa—bu nedendir? Çünkü bazı elverişli koşullar eksikti. Ve bunu yaptığımız takdirde, bu bizim değerimiz hakkında bir şey söyler miydi? Belirli koşullar altında bir insanı öldürecek güce sahip olmadığımızı düşünerek, bizi bir şekilde hor görmüş oluyorlar. Neredeyse tüm suçlarda, bir insanda eksik olmaması gereken bazı nitelikler dışa vurulmaktadır. Dostoyevski’nin, Sibirya hapishanelerindeki mahkûmlar hakkında Rus halkının en güçlü ve en değerli kısmını oluşturduklarını söylemesi boşuna değildi. Bizimle birlikte suçlu kötü beslenmiş ve gelişmesi önlenmiş bir bitkiyse, bu toplumsal ilişkilerimizin bir ayıbıdır; Rönesans çağında suçlular kendileri için kendi erdemlerini geliştiriyor ve elde ediyorlardı— Rönesans stilinde erdem
Eğer Türk son kalesini Haymanada başarıyla savunmuş ve bu ölüm kalım savaşı tarihe Sakarya Zaferi olarak geçmişse, bunda cephe gerisindeki destek hizmetlerini kusursuz denecek şekilde yöneten Refet Bele'nin payı büyüktür.