"Hey!Tom Bombadil,Tom Bombadillo!
Su,orman,tepe,saz ve söğüt adına,
Ateş,güneş,ay adına,dinle şimdi,duy bizi!
Gel Tom Bombadil,ihtiyacımız var sana!
...
Şu bizim Tom Bombadil ne kadar tatlı dilli;
Ceketi parlak mavi,sarıdır çizmeleri
Ele geçmez asla,çünkü Tom her şeyin efendisi
Şarkıları daha güçlü,daha hızlı ayakları."
"Pes etmiş halde insanları, denizi izledim; ama deniz hep aynıydı, mavi ve boş, sadece günbatımında aniden bütün renkler üzerine dökülmüş gibi oluyordu."
Sen nasıl bir "Üzüt",
nasıl bir kötü kara ruhsun (Jäk)?
Her köşeye giriyor, Her çalılığa saklanıyorsun,
Bir hortum kılığında dolaşıyorsun,
Rüzgarın ruhu olarak çekip git buradan.
Beyaz bir dağın üzerinden mi geldin? yoksa, bir sel gibi bir nehirden mi?
Adını söyle bana ve yolunu, Dişlerini sıkma, Sorduğumda ağzını aç,
Seni yeşil ateşe atar, ve kırmızı korlar üzerine yatırırım.
Seni mızrağımla yok eder,
Seni kılıcımla vurup düşürür,
Mavi demirle kıstırıp, seni
derin uçurumlara atarım.
Acele et, çık oradan
İsmini ve hangi kabileden olduğunu söyle bana!
Senin için hazırlanan tabuta geri dön Senin için kazılan mezara geri dön Aldačy (ölüm meleği) ile beraber geri dön
Acele et, çık dışarı
Köpeğim seni ısıracak,
İneğim sana boynuz vuracak, Tayım sana çifte atacak,
Bana adını ve yolunu söyle,
kendi yoluna git.
Sen onu bunu kendine ne dert ediyorsun kardeşim? Sen kulübün başına kim geçecek onu düşün. Bak, hafta sonu maç var. İki bağırır, bir slogan atarsın. Bayrağı bir o yana bir bu yana sallarsın. İçin ferahlar. Evde yemek yokmuş, baban kirayı ödeyemediği gerekçesiyle kendini asmak için nalbura ip almaya gitmiş, sana ne! Sen hiç o mavi gözlü kızın TV 'de, üzeri çikolata kaplı dondurmayı ne büyük bir şehvetle ve aşkla yediğini gördün mü? Al bir dondurma; ye, otur aşağı. Git bir de kredi çek. Farkında değil misin, bankalar seni senden daha çok düşünüyor. Hazır seni düşünenler varken, sen kendini düşünüp niye zahmet ediyorsun ki? Bak, Çatalca'ya bir kanal açılıyor şimdi. Artık İstanbul' da iki boğaz olacak. Bu hükümet başta kaldıkça üçüncüsü de olur, dördüncü sü de. Sen düşmüşsün kendi boğazının derdine.
Ayıptır ya, yapmayın. Nankörlüğün bu kadarı da fazla. Koyun krediyi cebinize, dondurmanızı da şehvetle yalarken, bir de reklam şarkısı söyleyin: "Hayat ne güzel" diye. Verin oyunuzu da iktidara, dönün 4 "oda" bir salon olan evinize, pencereden denizi seyredin.
Bororolar adında bir obamız var. Bu Bororolar arara dedikleri kızıl — mâvi renkte bir papağana inanıyorlar. Yılda bir defa o papağanlar ormanda dolaşır. Papağanlardan bir tânesini öldürüp o papağan olur ve bahsettiğim vecd hâline girerler; bu da gürültü patırdılar, uyuşturucular ve içkilerle perçinlenir. Tabii her devirde, her toplulukta alkollü içki olmuştur. Müslümanlığı kabul ettikten sonraki toplumlar istisnâ tabii. Zâten Müslümanlığın o kadar çok istisnâsı var ki! Dediğim gibi bu hâlde kendilerinden geçiyorlar ve papaganı parçalayıp yiyorlar. Ne oluyor? Papağanın ruhu intikâl ediyor, hepimiz o papağan oluyoruz. Dolayısıyla hepimiz biriz, özdeşiz ve hiçbir farkımız yok.
Aynı davranıyoruz, ortada cinsiyet farkı da kalmıyor. Nasıl kalmıyor? Diyelim ki köyümüzde bir kadın gebe. Ne oluyor? Karnı şişiyor. Erkek — kadın farketmez bütün köy karnına saman gibi bir şeyler bağlayıp şişik bir karınla dolaşıyor. Doğum vaktı geldiğinde bütün köy onunla birlikte doğuruyor. Hep birlikte bağırıyorlar, doğum sancısı çekiyorlar. Yılın 365 gününün kaç gününde o köyde doğum bağırtılarıyla çalkalanırsınız.
Kaybettiğim çocukluğu da ağlıyorum, üçümüzün çocukluğuna; Yano’nun Tila’nın ve benim.
Artık ormanda, ıslak toprak üzerinde, “mavi kaya” ya kadar yalınayak koşmak yok; tırmanacak ağaç, çürük bir dalı kırıldığında üzerinden düşülecek ağaç yok; düştüğüm yerde beni kaldıracak Yano yok; damlar da gece gezmeleri yok; bizi anneme şikayet edecek Tila yok.