Joanne Greenberg, uzun yıllar gerçek ismini değiştirerek kitaplar yazmış bir yazardır. Takma adı, Hannah Green dir. Kendisi antropoloji profesörü ve gönüllü acil tıp teknisyenidir. Şizofreni hastalığı ile ilgili çeşitli araştırmaları vardır. En önemlisi de ilaç kullanmadan bu hastalıktan kurtulmakla ilgili hazırladığı belgeseldir. Yahudilerin katledilmesi ile alakalı da birçok eser yazmış olan yazarımız, Yahudiler tarafından çok sevilip, ödüllendirilmiştir de. En önemli eseri Sana Gül Bahçesi Vadetmedim dir.
Kitap, aslında otobiyografik bir romandır. Yukarıda da belirttiğim gibi yazar kitabı Hannah Green takma adıyla yazmış ve yayınlamıştır. Kitaptaki Dr. Fried karakteri gerçek bir karakterdir. Frieda Fromm Reichmann onun gerçek adıdır ve dönemin en önemli psikiyatrlarındandır. Uydurduğu dil olan İrian da yine Greenberg hastanede yattığı dönemde gerçekten de uydurduğu bir dildir. Hatta Ermeniceye benzeyen bir dildir diyerek sallamasyon konusunda ileriye de gitmiştir yazarımız :) İçerideki bazı diğer uzmanlar bu dilin konlang yani planlanarak icat edilmiş bir dil olduğunu düşünmeye bile başladılar. Greenberg yine kitaptaki gibi şizofreni hastasıydı. Ayrıca kitabı okuyan uzmanlar kitaptaki Deborah ın şizofreni belirtisinden daha çok somatizasyona daha yakın olduğunu belirtmişlerdir. Bu da Greenberg in çizdiği resmin uzman bir çizim olmadığını bizlere gösteriyor. Kendi yaşadığı durumda yine muhtemelen şizofreni olmayabilir de diyebiliriz.
Kitapta kullanılan terimler, hazırlanan raporlar vs çok fazla işin içinden gelen birisinin olduğunu aslında bizlere gösteriyor. Zaten kendi yaşadığı hikayenin az çok etrafında bir kitap yazmıştır yazar. Kurgusal yönü kitabın hiç yok. Edebi anlatımı da bi o kadar kötü. Bu konuda da tecrübesiz olduğu çok belli. Ama hikaye gerçeğe çok yakın bir anlatım olduğundan seni içerisine
“Eğitime de ihtiyacımız yok, düşünce kontrolüne de. Öğretmen çocukları rahat bırak. Böyle olduğu sürece hepsi duvardaki bir tuğladan ibaret.” diyor düzyazıya çevirdiğim Pink Floyd’un şarkısı.
Mahcubiyet ve Haysiyet’te de buna benzer bir konu yardımcı içeriklerle desteklenerek işleniyor. Spoiler vermeden kısaca özetlemem gerekirse roman kahramanımız Elias Rukla kendini geri kalmış hisseden, öğrencileri ile arasındaki kuşak çatışmasından mustarip bir edebiyat öğretmenidir. Bir gün sınıfta İbsen’in Yaban Ördeği eserini didik didik edip işlerken kendisi için hayati bir noktaya nüfuz ediyor ve benliğiyle yüzleşme süreci başlıyor. Özellikle ilk sayfalarda Elias Rukla’nın yaşadığı buhran ile karşılaşıyoruz ki bu buhran Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün romanı kahramanının buhranına, kendinden geçişine benziyor. Tabi hatırladığım kadarıyla Peyami Safa’nın kahramanı çok daha derin bir kriz geçiriyordu.
Kitabı isminin çekiciliğine kapılıp almıştım aslında. Buna rağmen ilk sayfalar dahi romanın niteliği hakkında mesajlar verdi. Yazar, karakterlerine ilk andan itibaren mikroskobik bir bakış açısıyla yaklaşmış. Benim de çok sevdiğim bu tarzda, sınıftaki en küçük bir iç çekiş veya üfleme püfleme bile romanın akışında önemli bir yer ediniyor. Bundan dolayı roman Ferit Edgü’nün Sait Faik’in incelikli konu anlatışını hatırlattı. Bir taraftan da Roland Barthes gibi evdeki bidonu dahi elli çeşit yönüyle eşeleyerek inceleyip yazan ustaları.
Mahcubiyet ve Haysiyet iki üç ayrı mekanda geçiyor. Mekanlar da kapalı ve romanın çerçevesi için bir değer taşımıyorlar esasen. 12 Kızgın Adam filmi gibi mekanlar çok sınırlı.
Bu gibi sebeplerden dolayı macera veya polisiye roman sevenlerin Dag Solstad’ın kitabından pek tat almayacakları söylenebilir. Onlar için eserin ızdıraba dönüşeceği aşikar
Şu an yaşıyorum ve önemli olan bu.
Hayat geçici. Her zaman, herkes için.
Benim işim, ölene kadar yaşamak.
Benim işim, bedenimle barışmak, onu her şeyiyle sevmek. Böylelikle, temelim sabit olduğunda, elimi güçlü ve cömert bir biçimde uzatabilirim.