Melis Ülker

Melis Ülker
@melisulker
Endüstri Mühendisi
Yüksek Lisans
Ankara
17 okur puanı
Aralık 2020 tarihinde katıldı
En asil kazanımımız olan ahlak ile en bayağı davranışımız olan savaş arasında evrimsel bağlar bulunmasında derin bir ironi vardır. Birincisi için gerekli olan cemaat hissini, ikincisi temin eder. Birbiriyle çatışan bireysel çıkarlarla ortak çıkarlar arasındaki kritik noktayı aştığımızda, herkesin ortak refaha katkıda bulunması için toplum baskısını icat ettik. Toplum için doğru olanı teşvik etmek, yanlış olanı bastırmak amacıyla bir onay ve ceza yapısı geliştirdik — suçluluk duygusu ve utanç gibi içselleştirilmiş cezalar da buna dahildir. Ahlak, toplum dokusunu güçlendirmek için başlıca aracımız oldu. Ortak refahın asla grubun dışına uzanmaması, ahlaki kuralların neden nadiren dışarıdakilerden bahsettiğini açıklar: İnsanlar, düşmanlarına kendi cemaatleri içinde asla yapamayacakları şeyleri yapma hakkını kendilerinde bulurlar. Ahlakı bu sınırların dışında da uygulamak, çağımızın en zorlu hedeflerindendir. Cenevre Anlaşması’nda önerildiği gibi düşmanlarımıza bile uygulanacak evrensel insan haklarını geliştirmekle ya da hayvan kullanımının etik ilkelerini tartışmakla, grup içinde evrimleşmiş bir sistemi grup dışına —hatta tür dışına— uygulamış oluruz. Ahlaki halkanın genişlemesi kırılgan bir teşebbüstür. Başarı umudumuz, ahlaki duygular üzerine temellenmiştir çünkü duygular itaatsizdir. Prensipte, empati başkalarına nasıl davranacağına dair bütün kurallara baskın çıkabilir. Mesela II. Dünya Savaşı’nda Oskar Schindler, Yahudilerin toplama kamplarına gitmesini engellediğinde, kendi toplumunun bu insanlara nasıl davranılacağı konusundaki kesin buyrukları altındaydı ama duyguları araya girmişti.
Birisini bizzat kendi ellerimizle tutmanın, hem kendimiz hem de grubumuz için doğrudan neticeler doğurduğu uzun bir evrim tarihinden geliyoruz. Bedenler önemlidir; onlarla alakalı her şeyin türlü duygular yaratması bundandır. Greene, tarayıcıda birini köprüden itip itmemek gibi ahlaki tercihlerin, beynin hem insanın kendi duygularını hem de başkalarının duygularını değerlendirmeye hizmet eden bölümlerini harekete geçirdiğini keşfetmiş. Buna karşılık, evrimin bizi hazırlamadığı gayrişahsi ahlaki kararlar, pratik kararlar için kullandığımız bölgeleri harekete geçirmiş. Tramvaydaki düğmeye basmak, beynimiz tarafından nötr bir sorun olarak algılanmış — bugün ne yiyeceğimiz ya da uçağı yakalamak için kaçta evden çıkmamız gerektiği gibi. Ahlaki karar alma, duygular tarafından şekillendirilir. Soğukkanlı sürüngenlerden, emziren, ilgilenen, seven memelilere dönüştüğümüz zamanlardan kalma kısımlarını harekete geçirir beynimizin. Başkalarına nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen bir iç pusulayla donatılmışızdır. Rasyonalizasyon genelde olaydan sonra gelir, biz türümüzün önceden belirlenmiş tepkilerini verdikten sonra. Rasyonalizasyon, belki de hareketlerimizi başkası önünde haklı çıkarmanın bir yoludur — onlar bize ya hak verir ya da vermez; böylece toplum bir bütün olarak belli bir ahlaki ikilem konusunda fikir birliğine varır. Toplum baskısı –bizim için çok önemli taşıyan onaylanma ya da onaylanmama– burada devreye girer; ama bütün bunlar “içten gelen” ahlak yanında muhtemelen tali kalır.
Bonobo dişileri, şempanzelere nazaran daha kolay uzlaşır. Müşterek egemenlik iddiası ve geniş bir ittifaklar ağına duyulan ihtiyaç, dişiler arası dayanışma gereksinimini doğurur. Bağlarını özenle korumadıkları sürece asla tepede kalamazlar. Öte yandan, bonobo erkekleri şempanzelere kıyasla daha zor uzlaşır. Bunun da pratik bir sebebi vardır: Bonobo erkekleri, avlanma, siyasi ittifaklar ve bölge savunması gibi, şempanze erkeklerini birliği korumaya sevk eden faaliyetlerin gerektirdiği yoğun işbirliğinden yoksundur. Demek ki uzlaşma eğilimi, türe, cinsiyete ve topluma göre değişen bir siyasi hesaptır. Paradoksal olarak, saldırganlık seviyesi barışmaya dair pek ipucu vermez: Daha saldırgan cins, barışma konusunda daha iyi; daha sakin cins, daha kötü olabilir. Popüler Mars-Venüs ayrımı, dikkate alınması gereken tek bir boyut varmış gibi bir izlenim yaratsa da, hem maymunlar hem insanlar çok daha karmaşıktır.
Ancak hiçbir hayvanın aşamadığı tek bir sınırlama vardır: Üremeden azami fayda sağlamak için aile içi üremeden kaçınmak gerekir. Maymunlarda doğanın getirdiği çözüm, dişi göçüdür: Genç dişiler sürüden ayrılır, böylece akraba oldukları bütün erkekleri geride bırakırlar; hem tanıdıkları anne tarafından erkek kardeşlerini, hem de tanımadıkları babaları ve baba tarafından erkek kardeşlerini. Hiç kimse maymunların ya da başka hayvanların, aile içi üremenin zararlı etkilerini bildiğini varsaymaz. Göç eğilimi bilinçli tercihten ziyade doğal seçilimin bir ürünüdür: Evrim tarihi boyunca göç eden dişiler, etmeyenlere göre daha sağlıklı yavrular yetiştirmiştir.
Doğada bedava yemek yoktur. Bonobo dişileri, kendi yarattıkları düzenin bedelini daimi kabarıklıklarıyla ödedilerse, kadınlar da azalan cinsel özgürlükleriyle ödemişlerdir. Atalarımız göçebeliği bırakıp yerleştiklerinde ve maddi şeyler biriktirmeye başladıklarında erkek kontrolü motivasyonu daha da artmıştır. Sonraki nesle, genlere ilaveten servet de aktarılmaya başlanmıştır. Cinsler arasındaki eşsizlik farkının, erkekler arasındaki mükemmel işbirliğiyle birleşmesi, erkek egemenliğinin soyumuzun tipik bir özelliği olmasını sağlamış; miras da baba soyu üzerinden iletilmiştir. Her erkeğin, hayatı boyunca biriktirdiği şeylerin doğru ellere –kendi döllerine– geçmesini garanti altına alma gayreti, bekâret ve iffet saplantısını kaçınılmaz hale getirmiştir. Ataerkillik dediğimiz şey, yavruların büyütülmesine erkeğin yardımının bir sonucu olarak düşünülebilir basitçe. Alışık olduğumuz ahlaki sınırlamaların çoğu –aramızda yaşasalar bonoboları hapse düşürecek olanlar da dahil– bu toplum düzenini ayakta tutacak şekilde tasarlanmıştır. Atalarımızın, dişilerle yavruları için tehdit oluşturmayacak, işbirliğine açık, eşlerine yardımcı olan erkeklere ihtiyacı vardı. Bu da kamusal ve özel alanın ayrılması ve dışlayıcı bir çift olma anlamına geliyordu. Muhtemelen bir süre etkisini sürdürmüş olan, hatta hâlâ da süren rasgele cinsellik eğilimimizi dizginlememiz gerekiyordu. Bunun sonucunda hem hayatta kaldık hem de maymunlara nazaran nüfusumuz çok daha fazla arttı. Dişi şempanzeler sadece altı yılda bir doğum yapar; (daha bol gıdalı bir ortamda yaşayan) bonobolarsa beş yılda bir. Maymunların yavrularına dört-beş yıl baktığı ve taşıdığı düşünülürse, mümkün olan en kısa doğum aralığı beş yıl gibi görünmektedir.