Ben liseyi bitirdikten sonra üniversiteye girmek isterdim; babam ölmeseydi, birden kendimi yorgun hissetmeseydim. Annem de çok isterdi okuyup adam olmamı, para kazanmamı; bu yüzden serbest bir meslek seçtim ve başarıya ulaşamadım. (Önemi yok, önemi yok). Memur da olsaydım başarıya ulaşamayacaktım; zaten memur olmak demek başarıya ulaşamamak demektir. Bana öyle söylemişlerdi. Memurun kamuyla bir ilgisi vardır, çünkü ona kamu kesimi denir; ben serbest kesimdeyim. Çok kazanmak istiyordum; fakat bu dünyada biliyorsunuz ancak işini bilenler kazanır. Ben de işimi bilmek istiyordum. Bu yüzden çok okuyordum. Birçok şeyi biliyordum. Şimdi bildiklerimi unutmamak için büyük bir savaş veriyorum.
Gücünü keşfetmiş öğretmen şunun farkındadır: Şimdi-burada, şu an göz göze geldiğim bu öğrenci yirmi yıl sonrasının meslek insanı, bir yavrunun anne babası, bu ülkenin vergi veren etkin, üretken bir vatandaşıdır. Ve şimdi-burada onunla ben ilişki içindeyim.
Onun olabileceğinin en iyisi olarak gelişmesi için buradayım. Ve farkındayım, bütün gücüm onunla kurduğum ilişkinin türünde yatıyor.
Bu ilişkinin can-cana yönü olduğu gibi, tabii yüz-yüze yönü de var. "Öğretmen" rolündeki insanla "öğrenci" rolündeki insanın ilişkisi de önemlidir ve sağlıklı sosyal yaşam için vazgeçilmezdir. Sosyal roller üzerine kurulan ilişki ciddiye alınmalı ve akıldan hiç çıkarılmamalıdır.
Sayın Süleyman Uludağ bir ilâhiyat profe sörüdür. Bu Sayın Profesörümüzün, 13/11/2011 tarihli Yeni Şafak Gaze-tesi'nde, Emeti Saruhan'a verdiği bir röportajı yayın-landı. Bahse konu röportajda Sayın Süleyman Uludağ şöyle diyor:
"2 sene İmam-Hatipte okudum. Sonra vakıf yurduna geçtim. 5 sene parasız okudum."
Emeti Saruhan soruyor:
Aradığınız eğitimi buldunuz mu?
Sayın Uludağ cevap veriyor:
"Bulduğumu söylemem çok zor.
(Daha önce kendi kendine okuduğu kitaplardan edindiği dinî bilgileri kastederek devam ediyor):
"Ben epey din bilgisine sahiptim. Kültür derslerine giren hocalarımız Eğitim Enstitü'lerinden gelmişti. Meslek dersleri öğretmenleri de yoktu, eski hocalar derse gi-rerdi. 1953'te Ankara İlâhiyat'tan mezun olup gelen hocalar da Kur'an-ı Kerim'i okumayı bile bilmezdi."
İşte hâl-i pûr melâlimiz...
*
Mahkeme başladı. O kadar çok basın mahkemesine gitmiştim ki, reis ile adeta arkadaş gibi olmuştuk. Hüviyetimi kâtibe yazdırdı. Ne iş yaptığımı bana sordu. “Kürtçülük yaparım” dedim. Savcı huylandı. Reis tebessüm ederek, “Bu nasıl iştir?” dedi. “Kürtçülükten mahkum oldum, temyiz mahkemesi de onayladı. Şimdi Kürtçülükten Çanakkale’de gözetim altındayım. Şu anda da siz de Kürtçülükten yargılanıyorum. Bu durumda mesleğim Kürtçülük olmaz da, ne olur?” diye cevap verdim. Hakim güldü. Kâtibe, “Yaz kızım, yaz serbest meslek!” dedi. Bir bakıma, hakim kararıyla Kürtçülüğü serbest meslek yapmış oluyordum.
Sayfa 181 - Aram Yayınları, 4.Baskı: Nisan 2016·Kitabı okuyor