Kıskançlığın en berbat örneğini birkaç yıl önce İstan-bul Edebiyat Fakültesi'nde gördük: Profesörlüğe aday üç Fransız Edebiyatı doçentinden en değerlisi, en ehliyetli ve zekisi olan, eserleriyle Fransa'da da tanınıp takdir edilen Adile Ayda, sırf şahsiyetinin kuvveti yüzünden profesörlüğe seçilmedi ve yanlışları açığa vurması geçimsizlik" diye adlandırıldı. Geçimsizlik iddiası sudan bahaneydi. Birbirlerine çelme takmak için klikler halinde sinsi bir mücadele yapan profesörlerin, mücadelesini medenî cesaretle herkesin içinde yapan Adile Ayda'ya geçimsiz demeleri gerçekten gülünçtü. İşin daha gülünç bir yönü de vardı: Kulis didişmelerinde bazı Anadolucu profesörler onun Tatar olmasını âdeta tehlike diye göste-riyorlardı. Zavallılar!... O Tatar kadar Türk olsalar, ola-bilseler daha ne isterlerdi? Tatar'ın, Yörük veya Türkmen gibi, Türklerden bir bölümünün adı olduğunu kavrama-yan bu profesörler Tatar'ın yerine bir Yahudi dönmesini getirmekle nasıl bir ahlâkî gaf yaptıklarının farkına vara-madılar. Bu davranış o kadar çirkindi ki, Anadoluculu-ğun kurucusu olan ve Kazanlılarla Kırımlıları pek de sevmeyen merhum Mükrimin Halil bile bu Anadolucu-lardan biriyle tartışmış ve: "Ne yaptığınızın farkında mı-sınız?" sorusuna, "Adile Ayda Tatardır. Türk olamaz!" cevabını alınca: "Kendisi olmazsa çocuğu Türk olur. Fakat Selanik dönmesinin bin yıl sonraki torunu da Yahudidir" diye karşılık vermişti. (1)
(1) Adile Ayda somatik olarak Türk ırkının tam örneklerinden biri olduğu gibi şuur ve ülkü bakımından da tam bir Türk olduğunu, Anadolucu profesörlerin miskin bir tevekkül içinde sustukları, vicdanî kanaatlarını yakınlarına ancak fıslıldayarak söyledikleri kritik zamanlarda Türk milli-yetçileri lehindeki yazılarıyla ispat etmişti.