Bir Yazar Bir Kitap
KELİME DEFTERİ * Diğer yandan her yazarın belli kelimeler etrafında döndüğünü biliyordum. Öyle ki o kelimelerin bir araya getirilerek yorumlanması yazarın ilgilerini, ısrarlarını, meselelerini kısacası temel izleğini (personel mitini) ortaya çıkarabilirdi. Yazar o kelimelerden ibaret tek cümleye indirgenebilirdi. 13 * İşte benim Kelime Defteri’m: Aşk: Ezelden beri aşk olduğu için kelimelerin en başına yazıldı. Ezel Tanışıklığı: Aşkın tanımı. Bezm-i cânda Galib’in payına düşen kâle-i kâm. İhanet: Ezeli aşk üçgeni. Akıl ve Kalp: Aklıma yaslansam kalbim, kalbime yaslansam aklım yarı yolda bırakıyor. Acı: Kendimiz için çekersek bizi bencilleştirir. Kendi acımızda bütün evrenin acısını tecrübe edersek olgunlaşırız. Acıdan acıya fark var. Empati: İnsan olmanın ilk şartı. İnsan kendini başkasının, dahası kurdun kuşun, börtü böceğin, kırık dalın yerine koyabiliyorsa insandır. Hayvanlar: Sevmiyorsan da yaşama hakkına saygı göster. Yusuf’u yemeyen kurttan muhacir Masala, akıbeti meçhul karacalara. Yazdıklarımda hep varlar. İnsaniyet: Her türlü davanın üstünde. Ve ben artık insanlardan insaniyete sığmıyorum. Sahici: Düz cümleler kurmaya heves edişimin hem sonucu hem sebebi. Siyaset: Tek masumun acı çektiği yerde bütün geçerliğini yitirir. Savaş: Niye ki? Şefkat: Bütün duyguların üstünde duruyor, hâlâ. Zaman: Her şey her an yeniden yaşanıyor. An: Her şey anın içinde donmuş duruyor. Ölüm: Ölüm sonrasında bir hayat olduğundan, orada tekrar buluşup konuşacağımızdan kalemimin şu an elimde durduğundan emin olduğum kadar eminim. Kadim: Ne güzel kelime. Evrensel: Kadim ile birlikte. Perde: Bu perdenin arkasında ne var ki ömrünü onun önünde muztarib bir ruh gibi dolaşmakla geçiriyorsun? Hepimiz bu taraftayız. Arkada ne var? Gölge: Sen bana gölge ben sana gölge. Rabb’in nazarında sen gölge
TİMAŞ
Reklam
Tarihimizin ikinci dönüm yerinde, Milli Mücadele'nin ilk temeli gene Erzurum'da atılır.
Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar. Şehrin macerası düşünülürse, bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur. Malazgirt Zaferi'nin açtığı gedikten yeni vatana giren cetlerimizin ilk fethettikleri büyük, merkezî şehirlerden biridir. Tarihimizin ikinci dönüm yerinde, Millî Mücadele'nin ilk temeli gene Erzurum'da atılır. Her şeye rağmen hür, müstakil yaşamak iradesi, ilkin bu kartal yuvasında kanatlanır. Atatürk Erzurum'dan işe başlar. Tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu'nun içine doğru yürür; oradan başlayarak yurdumuzu, milletimizin tarihî hakları adına yeni baştan fethederiz. Bu iki hadise arasında iki imparatorluk tarihi, bu tarihin acı, tatlı bir yığın tecrübesi içinde meydana gelmiş bir cemiyet ruhu, bir millet terbiyesi, bir hayat görüşü, bir zevk, sanat anlayışı kısacası, dünkü, bugünkü çehrelerimizle biz varız. Onun içindir ki Erzurum Kalesi'ni gezerken gözümün önünde olan şeylerden çok başkalarını görür gibiydim. Sanki vatana çatısından bakıyordum.
Erzurum Bölümünden·Kitabı okudu
Alıntı
Türkiye, hilafet kurumuna sahip ve İslamın koruyucusu niteliğine haiz bir İslam devleti olarak kurulmuştur. Milli Meclis de “Şeriat-ı Garra” koruyucusudur. Yeni Meclis, faaliyetlerinin meşruiyetini İslama dayandırmış, 1921 Anayasasını ve İstiklal Marşı'nı kabul etmiştir. Milli Mücadele Dönemi'nin dini havası, yeni Türkiye'nin tüm kurumlarına yansımıştır. Devletin kurucu felsefesi ve temeli, İslama dayandırılmıştır. Ancak daha sonraki süreçte, yeni devletin bu nitelikleri, tek parti yönetiminin din politikaları neticesinde giderek kaldırılacak ve Batıcı reformlar uygulanmaya başlanacaktır. Ele alınan dönem, din politikasının en belirleyici noktası olan devletin dini, “din-i İslamdır” ibaresinin kaldırılması ve laikliğin anayasal düzeyde kabul edilmesidir.
Sayfa 215·Kitabı okudu
1000Kitap
Zaman gazetesine açıklamalarda bulunan Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün'ün (Zaman, 10.11.2011; Zaman, 29.11.2011.), Der-sim Katliamının sorumlusu olarak devleti, dönemin tek partisi ve iktidarı CHP'yi ve Atatürk'ü sorumlu tutması ile tartışma başladı. Aygün, sorunun başlangıcını Cumhuriyet'le sınırlamamakta ve Osmanlı'nın son 500 yılı boyunca yani Yavuz Selim ile Şah İsmail savaşından beri var olan bir sorun şeklinde telakki etmektedir. Bunun sebebini de Aygün, Dersim'in hem etnik kimliği hem dini inançları bakımından hem de coğrafyası bakımından farklı özellikler taşımasına bağlamaktadır. Aygün'e göre: "500 yıla yayılan bir yok etme siyasetiyle karşı karşıya kalan bir bölge olarak Dersim konusunda aslında Cumhuriyet, o politikalarda fazla bir değişiklik yaratmıyor; sadece merkezileşme yönünde kararlar alıyor. Dersim'i de merkezi otoriteye bağlama yönünde önce bazı raporlar hazırlanıyor. Bölge tanınmaya çalışılıyor. Ama bu raporlar Osmanlı dönemi raporlarından işin ilginci farklı değil. Yaklaşım, çözüm ve meselenin barışçıl bir biçimde yoluna sokulması için yeni bir öneri getirmiyor, cumhuriyet dönemi raporları. Neticede 1938'de jenosite varan bir operasyonla Dersim meselesi tarihe havale edilmiş oluyor ama böyle de olmuyor; devam ettiğini bugün de görüyoruz." Dersim'de İsyan Yok muydu? Aygün'e göre Dersim'de bir isyan söz konusu değildir. Devlet Alevileri yok etmek istiyordu ve bunun için de bir bahane bulması gerekiyordu. Ordu harekât yapınca insanların kendini korumak için silahlandığını aktaran Aygün, "Resmiyette ise bir isyan olduğu ve devletin de bunu bastırdığı tezi savunuluyor. Çünkü Başbakan'ın deyimiyle 50 bin insanın öldürüldüğü bir operasyonun meşrulaştırılması için orada bir isyan oluşturulması gerekiyordu. Dersim isyanı, sonradan icat edilmiş bir
Sayfa 160 - Kitapmatik Yayınları·Kitabı okudu
Sosyoloji
Reklam
Reklam