Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni: Hurâfeler bürümüş en temiz menâbi'ini. Değil hakàikı Şer'in, bugün, bedîhiyyât Bilâ-münâkaşa ikrâr olunmuyor... Heyhât! Kitâb'ı, Sünnet'i, İcmâ'ı kaldırıp attık; Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık. Yıkıp Şerîat'i, bambaşka bir binâ kurduk; Nebî'ye atf ile binlerce herze uydurduk! O hâli buldu ki cür'et: «Yecûzu fi't-tergîb...»* Karâr-ı erzeli fetvâ kesildi!... Hem ne garîb, Hadîsi vaz' ediyorken sevâb uman bile var! Sevâbı var mı imiş, bir zaman gelir, anlar! Cihânı titretiyorken nidâ-yı «Men kezebe...** İşitmiyor mu, nedir, bir bakın şu bî-edebe: Lisân-ı pâk-i Nebî'den yalanlar uyduruyor; Sıkılmadan da «sevâb işledim» deyip duruyor! Düşünmedin mi girerken Şerîat'in kanına? Cinâyetin kalacak zanneder misin yanına? Sevâb ümîd ediyor ha! Deyin ki nâmerde: «<Sevabı sen göreceksin huzûr-i mahşerde! Tepende gezdirecek ra'd-ı intikàmını Hak, Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak. Yakandan inmeyecek dest-i kahrı hüsrânın... Nasıl iner ki, önünden kaçıp da nîrânın, Civâr-ı nur-i nübüvvette mültecâ bulsan; Bu türlü kurtuluş imkânı yok ya... Kurtulsan; Şu izdihâmın elinden -ki belki bir milyar Nüfûs-i hâsiredir- kaçmak ihtimâli mi var? Bugün fesâdına kurbân olan zavallıların Vebâli boynuna yüklenmesin mi, yoksa, yarın?
* İbâdete teşvik maksadıyle olursa hadîs uydurmak câizdir, mânâsına! ** «Kim benim ağzımdan bile bile bir hadîs uydurursa varacağı yer cehennemdir» meâlindeki hadîs-i şerîf. [Buhârî, İlim 38.]
Alıntı
Mihemed Pêxember ji bo hedefên xwe yên kuştin û kavilkirinê, li hember me bi kar anîn, bi şêx, mele, medrese û alimên xwe em xapandın, bi rûpelên Quranê derketin hember me, bi xalifetiyê çavê me kor kirin, bi derewên mina biratiya dînî dest û piyên me girêdan
Kurdî
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Jana dil Tu li kolanan diherikî, meşînê bi te teşe digirt. Bi her gavê re heyv mezin dibû, şevê rengê xwe ji te digirt. Ji min dûrketina te xezebeke ziwa bû Leyla! Nêzîkbûna te, gul û kulîlk û bihar. Rêya kurttirîn a di navbera hiş û ruhê min de çavên te bûn Û hemû cureyên şadiyê bi navê te aj dida. Lê çi çare Leyla! Çi çare ku hemû gerdûn ji dijberiyan ava bûye: Xwîn û hestî, Nan û helbest, Dergûş û darbest..! Gava ku di bextewariyê de dixeniqîma, Jana veqetînê li kûrahiyan ruh diberda. Min nedizanî! Ên ku bihuştê li pişta xwe digerînin, dojehê li ser sînga xwe dihewînin. Warê hezkirinê eraf e, Leyla! Evîn, eraf e! Niha nizanim di fesla çendemîn a bêrîkirinê de me, Ji bê, bêhna porê te tê. Ji baranan tehma dengê te! Divê bizanî, Ên ku me dikujin, Ne gule ne Ne jî xencer! Birînên diriyên gulên hezarreng ên baxçeyên evînê ne Ku em wan, bi xwîna xwe av didin û bi jana xwe tûj dikin. Kî dizane?
Dawkins böylece, inananlara, "Tanrı'yı kim dizayn etti" sorusunu yönelterek, Evren'de gözlemlenen dizaynı geçersiz kılmaya çalışır. Oysa Plantinga'nın bu ko­ nuda verdiği örnek Dawkins'e cevap verir niteliktedir. Di­ yelim ki uzayda bir gezegene gittik ve orada traktör benzeri araçlara rastladık. Doğal olarak bunların dizayn eseri ol­ duğuna, tesadüfen orada olmadıklarına hükmederiz. Ora­ da bizim gibi akıllı canlıların var olduğu sonucuna varırız. İçimizden birisi, Dawkins gibi, "bir saniye, bunlara dizayn ürünü diyemeyiz, çünkü o zaman onları dizayn edeni kim dizayn etti sorusunu sormamız gerekir ve bu soruyu cevap­ layanlayız" derse onu haklı bulmayız. Traktörlerin dizayn ürünü olup olmadığı bir sorudur, traktörleri dizayn edeni kimin dizayn ettiği ayrı bir sorudur. İkinci sorunun ceva­ bını bilmememiz, traktörlerin tesadüfen orada oluştuğuna inanmamızı beraberinde getirmez.198 Dahası William Lane Craig'in de bahsettiği gibi, Dawkins'in, Dennett'in ve hatta Şengör'ün itirazları Kozmolojik argümanı yanlış anlamala­ rından kaynaklanmaktadır. Gazali gibi teist filozofların sa­ vunduğu argümana göre "var olmaya başlayan her şeyin bir nedeni vardır". Öte yandan Tanrı, tek Tanrılı dinlere göre, belli bir zamanda var olmaya başlamamıştır, O hep vardır. Evren yokken de Tanrı vardır. Nitekim Big Bang de gös­ termiştir ki, zaman dediğimiz kavram Evren'in var olması ile başlamıştır.
LİBİDO KAVRAMI VE KÖTÜNÜN MEDENİLEŞTİRİLMESİ
LİBİDO KAVRAMI VE KÖTÜNÜN MEDENİLEŞTİRİLMESİ (JONES, REIK, JUNG) Freud'un makalesi -açıkça belirtmiş olmasa da- Ernest Jones'un Der Alptraum in seiner Beziehung zu gewissen Formen des mittelalter­ lichen Aberglaubens [Ortaçağ Boşinancırun Belli Biçimleriyle İlişki­ si Bakımından Kabus Görme] (1912) adlı yazısıyla bağlantılıdır. Yayımlanmasından kısa süre sonra Almancaya da çevrilen bu küçük kitap, Freud'un Totem ve Tabu'su ile C. G. Jung'un Symbo­ le der Wandlung'unun [Dönüşümün Sembolleri] yanı sıra kültür tarihine yönelik ilk psikanalitik araştırmalardan biridir. Jones çalışmasında Freud'un yukarıda değinmiş olduğumuz, Şeytan'ı "bilinçdışındaki bastırılmış dürtüsel yaşamın kişileştirilmesin­ den ibaret" sayan Charakter und Analerotik (1908) başlıklı yazısın­ dan yola çıkmışbr.234 Dürtü ekonomisinin Şeytan mitolojisindeki somut bileşenlerini araştırarak Freud'un hipotezini derinleştir­ mek gerektiğini savunur. Giriş bölümünde Şeytan inancının tari­ hinin "kesintisiz kaygının tarihi" olduğunu söyler.235 Söz konusu kaygı "bastırılmış arzulara ilişkin iki kategorinin yansıtılması" olarak yorumlanır. Bunlar babayı taklit ehne ve babayla savaşma arzularıdır.236 Bu tür bir çift amaçlılık ise babanın hem arzu hem de nefret nesnesinin bedenleşmesi ya da oğlun hem arzu hem de 89 AYDINLANMA VE PSİKOLOJİ nefret öznesinin bedenleşmesi olduğu şeklinde ifade edilebilir. Böylece, Jones'a göre hepsi de aynı ödipal çabşma durumunu simgeleyen dört anlam varyasyonu elde edilmektedir (öncelikle bir baba-oğul ilişkisi söz konusudur ve buna "tekabül eden dişil ödipal durum" belli benzerlikler taşısa da, Jones tarafından pek neden gösterilmeden "daha önemsiz" sayılmaktadır).237 Şeytan hayranlık duyulan babanın bir projeksiyonu olabilir; bu rolü üstlendiğinde cinsel iktidar sahibi, güçlü
1000Kitap
Araştırmalar çoklu-Aydınlanma (rnultiple-Enlighten­rnents) yaklaşımıyla modern zamanların farklı kısımla­rında ve farklı bağlamlarında yeni yaklaşımlar bulmak­tadır. Yine de Aydınlanmaya referans verildiğinde, hala 18. yüzyılın Parisli entelektüel çevrelerinin Eski Rejimin güçlerine karşı verdiği mücadele anlaşılmaktadır. Bu bakımdan konunun Osmanlı bağlamını test etmek üzere ele almak hayli ilgi çekici olabilir. Geleneksel bir impara­torluk olan Osmanlı'nın Akıl Çağı, Aydınlanma felsefesi ve Romantizm etrafında gelişen tartışmalarla oldukça geç tarihlerde ilgilendiği söylenebilir. Bunun elbette çe­şitli sebepleri bulunmaktadır: Rus İmparatorluğunun Os­manlı aleyhinde devamlı genişlemesinin baskısı, askeri, kültürel, ekonomik gerileme ve sürekli tekrarlanan politik çalkantılar nedeniyle bir türlü sürdürülemeyen modern­leşme çabalarının "gavurlaşma" (İslami kültürden yaban­cılaşma) denilerek sert bir muhafazakar tepkiyle karşı­lanması bunlardan birkaçıdır. Bu yüzden Faris odaklı Aydınlanmanın ve ona verilen tepkilerin anlaşılması, bir kültür transferi olarak bu tartışmaların Osmanlı-Türk bağlamına yerleştirilmesi, hayli zaman almıştır. Elimiz­deki kaynaklar çerçevesinde, başlangıçta verilen tepkile­rin, uzaktan, kaba ve yüzeysel olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Nitekim Voltaire ve Ansiklopedist Okula ilişkin yapılan ilk çalışmalar, filozofları hayli olumsuz bir dille anlatmaktadır. Fransız Aydınlanma filozofları "dini yık­maya çalışan" bir grup insandır, ayrıca "Voltaire denen kafir", "nevzuhur zorbalar" türünden ifadeler çok olağan biçimde kullanılmaktadır, böylelikle Aydınlanma Okulu temsilcileri kötü bir itibarla Osmanlı-Türk entelektüel dünyasında tanınmış olur. Bir örnek vermek gerekirse, Reisülküttap Atıf Efendi' nin 19. yüzyılın hemen başında Avrupa Muvazene-i