“İncil'in ilk emri: Sev! Tevrat'ın ilk emri: Yaşat! Kuran'ın ilk emri: Oku! Hristiyan sevmedi, Yahudi yaşatmadı, Müslüman okumuyor!”
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla…
Bir cümle okumuştum bir yerde, tam da Kuran’ı anlatan: “Bütün kitaplar tek bir kitabı daha iyi anlamak içindir.” Anlıyor muyuz peki?
Evlerimizin duvarlarında asılı,
İşlemeler içinde saklı,
En yüksek, en güzel yerde… Ona saygısızlık mı? Haşa, ne haddimize! Peki fiili varlığına gösterdiğimiz saygıyı içinde yazanlara da gösteriyor muyuz?
İki milyarı aşkın Müslüman var dünyada… Ve bunca Müslümanın gözü önünde yakılıp yıkılan, soykırıma uğrayan Filistin… İslam paylaşma dini, hala açlıktan ölen binlerce çocuk… youtube.com/shorts/5QuThCBoKSU Zalimler için yaşasın cehennem, diyoruz. Zulme göz yumanlar için?
“Resûlüm! Kullarım sana beni soracak olurlarsa ben şüphesiz onlara çok yakınım.”
Bakara Suresi, 186. Ayet. Bir ayetin insanın içini ısıtacak ve aynı zamanda insanı ürpertecek derinliği… Yalnız değilsiniz, çok yakınım. Ruhunuzu bilecek, sizi sizden daha iyi tanıyacak kadar. “Allahu Teala kullarına ilmiyle, rahmetiyle, lütuf ve ihsanıyla çok yakındır, yeter ki kullar emirlerine itaatten uzaklaşmasın.” Her ayetin tefsiri… Her ayet üzerinde uzun uzun düşünülecek, hayatını gözden geçirtecek kadar etkili. Ama işte okumuyoruz! Arapçasını okuyup geçiyor –Kuşkusuz çok büyük sevap- ama anlamı aramıyoruz. Her insan hayatında en az bir kez Tefsirli Kuran’ı Kerim Meali bitirmeli… Öyle bitirmek için falan değil, onu yaşamak, hayat tarzı yapmak için! Asrın tarzı değil, Allah’ın farzı! Yaşayanlardan değil kitabından öğrenmek için… Hani hayatımızı değiştiren kitaplar arama eğilimindeyiz ya, işte o kitap: bu kitap!
“Allah sabredenlerle beraberdir.”
Bakara Suresi, 153. Ayet: “Şüphesiz Allah sabredenlerle
“Yalnızlık, insanın tek başına olduğu anlarda değil, kalabalığın içinde kendine bir yer bulamadığında ağırlaşıyordu.”
Neden Yusuf Atılgan okumalıyım?
Yalnız,
Kendine ve topluma yabancı,
Dinlenilen ama anlaşılmayan,
Ailesinden yaralı,
Doğduğu yerden ve dönemden uzak,
Niçin yaşadığını bilemeyen ve sorgulayan insanlar anlatılıyor onun eserlerinde. Bunlardan en az biri sizde varsa –ki birçoğu olduğunu söylediğinizi duyar gibiyim.- siz de bir Yusuf Atılgan romanı kahramanısınız aslında. Hatta hayat öyle bire yere getiriyor ki bazen, sorgulamaya ve anlamlandırmaya dahi fırsat bulamadan kapılıp gidiyoruz akışa; yanlış giden ve anlamlandıramadığımız birçok şeyin farkındayken. “Okumak ve izlemek yalnızlığa en iyi gelen merhemlerden biridir.” Her merhem her yarayı kapatır mı, her yazar okuruna iyi gelir mi, okumadan bilemeyiz değil mi?
Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz, der Ahmet Hamdi TanpınarSaatleri Ayarlama Enstitüsü’nde. Fakat kendisi “lüzumu kadar” giriyor Yusuf Atılgan’ın hayatına. Çok şey öğreniyor ondan… Yalnızca ondan mı? Halide Edip, Reşit Rahmeti Arat gibi isimlerin de öğrencisi. İştahla takip ediyor onların derslerini. En çok bu konuda kıskandım onu sanırım. Ehil ellere düşmüş, ziyan olmadan…
“Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.”
Yalnızlık dedik değil mi?
Yalnız mısınız?
Yalnızlık yanlışlığın ilk adımıdır, der Ahmet Telli, Arthur Schopenhauer konuya bambaşka bir boyut getirir: “Entelektüel açıdan yüksek bir insana, yalnızlık ikili bir yarar sağlar: Birincisi, kendi kendisiyle olmak ve ikincisi, başkalarıyla birlikte olmamak.” Hüzün veriyor Nermin Yıldırım’ın cümlesi okurken, “Boş durdukları vakit, evlerin içi bile çürüyor.” En çok bu tanımda tükendim derken usulca gülüyor Hasan Ali Toptaş, “Ölülerin dönüp dolaşıp bizde yaşamasıdır yalnızlık.” Üzerine daha
Kaç hayat tanırsın bir kitapta?
Kaç yolculuğa çıkarsın?
Ve kaçından sağ çıkabilirsin bu yolculukların?
Yaralar vardır, kabuk bağlar. Kurcalamadığın zaman kanamaz. Ama bir gün bir bakmışsın, deşilmiş yaran. Hiç olmadığı gibi, hiç olmayacak bir zaman.
"Sana hangi derdimle ağlayayım bilmem ki," diyordu İskender PalaBülbülün Kırk Şarkısı'nda. Öyle bir kitap okudum ki şimdi, kimin hangi derdine ağlayayım, kime hak vereyim bilemedim. Gerçek hayatın bir yankısı gibiydi, kimin penceresinden baksam vardı bir haklılık payı, hangi eve konuk olsam düştüğü yeri yakıyordu ateş. Ortak olan tek bir şey vardı, en çok ailesinden yaralıydı insanlar, bir ömür geçmeyecek, bir kuşağa sirayet edecek bir yara varsa aile yarasıydı. Başka bir kitabında öyle güzel anlatıyordu ki yazar bu durumu: "Ayakkabı vurduğunda ayağının arkasında bir yara açılır, çorap giydiğinde o yara çoraba yapışır, çorabı çıkarttığında kabuk kopar ve tekrar kanar. İyileşmesi zaman alır. Ayakkabıyı çorapsız giyemezsin, çorapla giysen yine yapışır. Aile yaraları biraz böyledir. Yürümekten vazgeçemezsin ve attığın her adımda canını acıtmaya devam eder."
"Evde, yani 'aile içinde' de yalnızdım," Budala kitabında geçen bir Fyodor Dostoyevski cümlesi... Ama bu esere öyle yakışırdı ki...
İnsanlar yalnız.
Kalabalıklar içinde, aile içinde...
Yalnızca yalnız değil, birbirlerinin katili.
"Silahlar insanları öldürmez, insanlar insanları öldürür," der Ziya Selçuk, günden güne, eritip bitirerek, sindire sindire öldürürler.
Gönül Dağı diye bir dizi var, izleyenler bilir. Her kahraman kendi hikayesini kendi ağzından anlatır. Vay be dersin, ne hayatlar var! Kimse durduk yere kötü, taş kalpli, aksi olmaz. Vardır bir hikayesi. Teyzem var mesela. Küçükken hiç sevmezdim, çok katı bir kadındı. Büyüdükçe hak verdim, yedi çocuğu oluyor, hepsi art arda ölüyor, sekizinci