• 350 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Hoşçakal Demeden- Harlan Coben

    Orjinal Adı : Play Dead
    Edisyon Adı : Hoşça Kal Demeden
    Yazar: Harlan Coben
    Goodreads Puanı : 5/3,69
    Puanım :5/4,5

    İlk defa bir Harlan Coben romanı okudum.Kitabın başında da şlk Harlan Coben kitabınız ise başka kitaba geçin diye de bir uyarı da var aslında. Yazar bu kitabı acemi olduğu dönemlerde yazdığını belirtmiş kitabın giriş sayfasında.Ben yine de kitabı almışken okumak istedim. Ben bu yazara bayıldım. Kurguyu çok beğendim.
    En kısa zamanda yazarın diğerin kitaplarını edinip okuyacağım.Yazar aşk,cinayet,aile sırları,gerilim temalarında kurguladığı bu eserini arka kapaktaki açıklamasını inceledikten sonra okumaya karar verdim. Bence Tess Gerritsen kadar iyi bir yazar. Uslubu çok akıcı.

    Çeviri ise harikaydı hiç bir şekilde kitapdan kopmadım. Sayfaları nasıl çevirip okuduğumu anlamadım.Kitabın sonunda katil kim tahmin edemedim. İnsanların hırsları uğruna,tutkuları uğruna neler yapabilecekleri ile ilgili güzel örnek olabilecek bir kitap idi.
    Yazarın acemilik dönemindeki kitabı böyle ise diğer kitapları nasıldır onu merak ediyorum.


    Kitabın konusuna gelince eski model olan Laura Ayars ile yıldız baskebolcu David Baskin'in hikayesi vardı. Bu ikili Laura'nın annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen evlenmek için gizlice Avusturalya'ya giderek orada evlenirler. Orada balayılarını geçirmeye başlarlar.İkisi de birbirlerini çok sevmekte ne olursa olsun kalan ömürlerini birlikte geçirmekte istemektedir.Fakat David bir gün tuhaf bir not bırakarak ortadan kaybolur ve bir daha dönmez. Tüm araştırmalardan David'in boğularak öldüğü sonucu çıkar.. Ama zaman ilerledikçe gerek ailesi gerek David ile ilgili sırlar yumağının içinde bulur kendisini.


    Bu sırlar ile ilgili inanılmaz olaylar gelişmeye başlar.David'in ölümünü araştırdıkça bilmediği olaylar ile mücadele ederken en yakınındaki insanların ihaneti ile de yüz yüze gelecektir.
    Çok da detay verip kitabın güzelliğini bozmak istemiyorum. Hala benim gibi Harlan Coben okumadısanız hemen başlamanızı tavsiye ederim.

    http://hulyami.blogspot.com.tr/...en-harlan-coben.html
  • Laiklik atağı konusunda ikinci açık sinyal, Özal'ın Şubat ayında Davos'ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu'na uydu aracılığıyla gönderdiği mesaj oldu . Özal : "Türkiye serbest Pazar ekonomisi uygulanan laik bir devlet olarak model teşkil edebilir." diyordu.
  • Sürekli şeytana kulak veren ve şeytanın ahlakını yaşayan satanistler, cehennem hayatını da bir tür ideal model olarak değerlendirmektedirler. Bu nedenle satanistlerin yaşadıkları yerler karanlık ve izbedir. Estetik anlayışları cehennemin vahşetini ve dehşetini andıracak şekilde, kan ve şiddetin görüntüsü üzerine kuruludur. Özlemini duydukları toplum yapısı da, bu ahlakın bir gereği olarak, cehennem halkının yaşayacağı bir yapıdır. Satanist ahlakın yaşanması durumunda kimsenin kimseyi gerçekten sevmediği, kimsenin kimseye güvenmediği, hayatın her alanında tedirginliğin ve dehşetin yaşandığı, ihanetin ve vefasızlığın hakim olduğu, fuhşun, hırsızlığın, adam öldürmenin, işkencenin, katliamların ve binbir türlü suçun yaygın olarak görüldüğü, mutsuzluğun ve ümitsizliğin tüm insanları kapladığı bir toplum ortaya çıkacaktır.
  • Hergün bir bilgi yağmuruna tutuluyoruz: makyajlı ergen kızların kadın kılığına girerek ebedi güzellik vaad eden mucizevi güzellik ürünlerini sundukları reklam afişleri, evlilik yıldönümlerini kutlamak için Everest'e tırmanan ihtiyar bir çift, yeni model masaj aletlerinin ilanları, zayıflama ürünleriyle dolup taşan eczane vitrinleri, hayatı olduğundan farklı gösteren filmler, müthiş sonuçlar vaad eden kitaplar, kariyerde yükselme ya da iç huzuru bulmak konusunda insanlara öğütler veren uzmanlar. Bütün bunlar yüzünden kendimizi yaşlı hissediyoruz, maceradan yoksun yaşamlar sürüyoruz.
  • Neydi mucize; kimine göre bir parça ekmek, kimine göre bir tutam hayal, kimine göre son model bir araba kimine göre bir koltuk kapıp bırakmamak....benim içinse sadece biraz daha fazla insan olabilmekte...
  • Evanjelist-Kabalistik-Ezoterik formatlı yeni Tanrısal Model, bölge (BOP dahilindeki İslam Ülkeleri) ülkelerine ve dünyaya dayatılmıştır.
    *
    Fakat hangi Tanrı'dan ilham aldıkları şimdilik perde arkasında. Ve perdenin arkasında Tanrılar arası savaş yaşanıyor. Malum Evanjelistler Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'tan oluşan bir üçlü Tanrı'ya, Yahudiler Yehova'ya, Ezoterikler ise Mısır Firavunlarına dayanan Lusifer Tanrısı'na inanıyorlar.
    *
    Anlaşılan o ki; sonuç, gerçek ve tek olan Kur'an'daki ALLAH'a bağlı, bekleyip göreceğiz.
  • Her yer puttu; üstelik bu putlar cahiliye Arabistandaki gibi taştan tahtadan değil, etten kemiktendi. İnsan kendisine dahi kendisi ile kavga etmeden teslim olmamalıyken, kimileri tereddüt etmeden birilerine kul köle oluyorlardı.
    Diplomayla belgeyle tezle evrakla resmi mühürle adam olunduğunu sanılıyordu… Birileri birilerine kim olması gerektiğini öğretiyor, o birileri de olmamaları gereken kimliğe yaklaşmanın korkusu ile yaşıyorlardı. Kitapçının ışıl ışıl vitrinini temaşa eden dudaklarında kırmızı boya kurumları biriken iki liseli genç kız dizilerden internetten öğrendikleri kitapları arıyorlardı.
    Kapağında Allah ismi olan kitaplar, Kuran-ı Kerim’den daha çok önemseniyordu. Televizyonlarda ve her yerde kitlelerin afyonu olan futbol ve evlendirme programları kültür sanat programlarını yok etmişti. Dar kesim kirli beyaz gömleğinin içinde sıkışan bir adam, feri sönmüş gözlerini yormaya hacet görmeyip kitapçıda çalışan yeni yetmeye salonun mobilyalarına uygun renkte kapakları olan kitapları getirmesini istiyordu.
    Kapitalizm minareleriydi gökdelenler. Bu minarelerde oturan her kişi kutsaldı. Otomobilinden inerken toprağa basmadan bir başka otomobile veya parlak bir asansöre en olmadı bir yürüyen merdivene değerdi ayakkabıları bundandı ki ayakkabıları hep cilalıydı, hep güzeldi, kaza bela olurda parıltılarına halel gelirse, ayakkabılarını dilleriyle yalayıp yeniden parlatacak adamları vardı sürüce…
    Silah fabrikaları ve kitapçılar yan yanaydı.
    Beş yıldızlı otellerin milyarlık iftar sofralarında oturan hoş kokulu hanımlar ve beyler oruçlarını açmak için ezanı bekliyorlar, arada dışarı çıkarak sigara içip geliyorlardı. İftar sofrasının olduğu yerde dev ekran plazma televizyonda trilyonlar kazanan din adamları asgari ücretle çalışan insanlara kanaat etmeyi anlatıyorlardı.
    Son model ciplerini Eyüp sultanın önüne park eden genç kız; arabadan inmeden evvel mutlaka dikiz aynasında makyajını tazeliyor; bilmem hangi marka cehennemden aldıkları dokuz yüz ekmeklik güneş gözlüklerine hohluyorlardı.
    Mönüden seçtikleri alangirli yemek isimlerini garsona söylerlerken, kafalarında saçtan başka hiçbir şey yoktu. İki buçuk saat boyunca meşin masanın üstünde dönen kelimelerin sayısı onu geçmezdi. İçten içe birbirlerini mütemadiyen diri tuttukları haset, nefret, kin ve cinsel arzuları dışında dünyaya ya da kendilerine mânâ katabilecek en küçük bir belirtiden nakıstılar.
    Sanıyorlardı ki uyumak, yemek, içmek, sevişmek, dans etmek, zengin olmak yetiyordu. Yetmiyordu, var olmak yetmiyordu, insan olmak için.
    Başörtüsünü düzeltirken bacaklarına yapışan, etini sıkan daracık pantolonunun etinden daha fazlasını saydamlaştırdığını biliyor muydu kız. Oturdukları rezidanslar da yapay deniz ve ağaçlarla yaşarken çöp kutuları için dövüşen adamları hiç görmüşler miydi.
    Üzüm grisi akşamın omuzlarında parlayan yıldızlar ne çok efkârlanmışlardı, dilleri olsa neler söylerlerdi neler…