En kötüsü her şeyin çabuk çabuk yapılması, herkesin telaş içinde,durup dinlenmeden öteye beriye gidip gelmesiydi. Bir iş biter bitmez bir başkasına sarılıyorlar, o da bitince hiç birşey yapmamış gibi bir üçüncüsüne başlıyorlar. İsler bitip tükenmek bilmiyordu!.. Bütün bu gürültü patırtı onu ürkütmüş, canından bezdirmişti. "Ne zaman yaşayacağım ben" deyip duruyordu.
"Daha dün ruhlarının yalnızlığında hasta odalarının loşluğunda çabucak ölmeyi arzulayanlar, başkalarının yaşamını ve mutluluğunu görünce nasıl da yaşamak istiyorlar?"
Erkekler evlerinin kapısından küstah bir boşvermişlikle çıkıyor, işe giderken yanlarına sadece dosyalarını alıyorlardı. O ise tıpkı ağır kabuğunu sırtında taşıyan bir kaplumbağa gibi suçluluğunun yükünü gittiği her yere sürüklüyordu.
İlk konuşan bey "şşt" dedi. "Annen baban olmadığını, seni bu toplumun büyüttüğünü biliyorsun değil mi. " Oliver " Evet efendim" dedi acı acı ağlayarak. Beyaz yelekli bey " Neden ağlıyorsun" diye sordu. Gerçekten de son derece anlaşılmaz bir şeydi bu gözyaşları. Oliver neden ağlıyor olabilirdi ki ?
Bu dünya henüz büyük komik moliere çağından üç adım ileri gitmedi. Daima üstadın ebedi komedyaları tekraralanıp duruyor. Yalnız sahnenin dekorları değişti. Tarzlar başkalaştı. İnsanın mayası hep o maya..