• Maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır. Bir adamın karısını eşek sudan gelene kadar dövüp, onun birkaç kaburgasını kırması, kira ödeyecek parası olmadığı için yıldızların altında uyumasına kıyasla hafif bir suçtur. Toplumun nazarında, varlıklı bir demiryolu şirketinden birkaç armut çalan bir delikanlı, durup dururken yetmişini aşkın bir
    ihtiyara saldıran genç yabaniden daha büyük bir musibettir. Sanki çalışıyormuş gibi bir eve yerleşen genç kız o kadar tehlikeli bir suç işlemiştir ki, ağır şekilde cezalandırılmadığı takdirde, onun gibiler yüzünden bütün mülkiyet yapısı yerle bir olabilir. Bu kız geceyarısından sonra Piccadilly ve Strand caddelerinde dolaşsa hem polis kendisine karışmayacak hem de kirasını ödemesi mümkün olacaktır.
  • Dünya çok karışık bir yer. Oysa benim yemek içmek gezmek ve daha fazla güzel şeyle eğlenmeye ihtiyacım var. Bütün bunları istediğim her an yapabilsem bir yüzyılda dünyadan sıkılırdım. İleri de ara ara katılmayı denesem iyi olurdu aslında..
    Ben bir mulke misafir, gezdim gördüm tattım ama bırakıp gitmeyi istemiyorum. Bu duşunceden kurtulmalı insan neden onlara karşı bu kadar hoş ve vazgeçmediğim hissi beni yonetiyor.
    Onlardan vazgeçmek demek kendini öldürmek demek, bu his olmazsa Cennetin anlamı kalmaz.
    Duşunsene ruhun kabz edildi ve kıyametten sonra yerine yerleşmeler başladı. Sanki bir yarını bırakmış gibi Cennet'te ne yapacaksın.
    Allah'ı görmek ve onunla tanışmak için asıl yer Cennet'tir aslında.
    Ve bu bir insan olarak kendim için en iyi şey ...
  • Doğadaki atomlar arası görünmez bağı yaratan bunu yaparak bir sürü maddeyi meydana getiriyor. Küçücük yapılar birleşerek devasa boyutta nesneler oluşturuyor. Ortaya Harikulade eserler çıkıyor.

    Peki bu konuda insana gelecek olursak durum nedir ? Aramızdaki bağ ne denli kuvvetli ve iyi durumdadır ? Tolstoy bu eserinde ana tema olarak insanlığın benliğini sorgulamış. İnsan ne kadar insan olursa toplumun o kadar refah ve huzur içinde yaşayacağını belirtmek istemiş.

    İnsanlar birbirlerini öyle şeyler için üzüyorlar ki yeri geliyor incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler büyüyor büyüyor daha kötü şeylere sebep oluyor.Kıvılcımı söndüremediğimiz zaman Ateşi zapt edemiyoruz. O içimizdeki ufacık kin ve nefret öyle bir büyüyor ki karşı tarafı ateşlerde boğuyoruz. Halbuki geri dönüp baksak o ateşi başlatan kıvılcım hiçbir şey sadece o onun tavuğuna kış demiş kadar ufak bir sebep.

    İnsanlar sadece kibirden değil yeri geliyor açgözlülüğünden dolayıda gaflete düşüyor.Elindeki mal ve mülke şükür etmiyor daha çok istiyor gözü doymuyor. Oysaki şükür için öyle güzel şeyler var ki elin ayağın yerinde sevdiklerin yanında bundan güzel şükür sebebi ne olabilir ? Sonuçta bir sürü malın mülkün olsa ne olur ? Sevdiklerinle aran kötü bir şekilde göçsen bu dünyadan ne kalır ? Sonuçta 3 arşınlık toprağa tek başımıza gireceğiz. Senle ne malın gelir ne sevdiklerin ama tek bir şey gelecek oda güzel yaşamında işledik iyilikler ve sevgiler..

    İnsanlar aralarındaki sevgiyi kendi içlerinde ki kibirden, açgözlülükden ve bir sürü kötü duygudan üstün tuttuğu sürece dünyadaki , toplumdaki ve ailelerdeki düşmanlıklar azalacaktır.
  • Şükrü Erbaş tarafından yazılan "Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz" adlı şiir ve ardından yaşananlar...


    Öncelikle o şiir

    köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
    çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
    değişen bir dünyaya karşı
    kerpiç duvarlar gibi katı
    çakır dikenleri gibi susuz
    kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    inanarak ve kolayca yalan söylerler.
    paraları olsa da
    yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
    yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    düşünemezler...
    ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    topraklarını
    büyütmeye çalışırlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar karılarını döverler
    seslerinin tonu yumuşak değildir
    dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
    gazete okumaz ve haksızlığa
    ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
    karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
    adım başı pınar olsa da köylerinde
    temiz giyinmez ve her zaman
    bir karış sakalla gezerler.
    çocuklarını iyi yetiştirmezler
    evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
    birgün olsun dişlerini fırçalamaz
    ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    kendilerinden olanlarla alay edip
    tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
    devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    ezim ezim ezilirler.
    enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
    dindardırlar ahret korkusu içinde
    ama bir kadının topuklarından
    memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    şehre giderler!...

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
    birbirlerinin evlerine ancak
    ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    binlerce yılın kabuğu altında
    yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    aldanmak korkusu içinde
    sürekli birbirlerini aldatırlar.
    bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    karılarından en az on adım önde yürürler
    ve bir erkeklik işareti olarak
    onları herkesin ortasında azarlarlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
    ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
    yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    zengin akrabalarından sözederler.
    kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
    yollara tükürürler...
    ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
    yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
    hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
    mülk düşkünüdürler amansız derecede
    bir ülkenin geleceği
    küçücük topraklarının ipoteği altındadır
    ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
    zamanın derin ırmakları önünde...

    köylüleri söyleyin nasıl
    nasıl kurtaralim?

    ...Şiirin ardından yaşananlar...

    şiirin bir bölümü 27 şubat 1994 tarihli milliyet gazetesinde, melih aşık'ın açık pencere isimli köşesinde yayımlanıyor. gazeteyi takip eden dönemin cumhurbaşkanı süleyman demirel, melih aşık'a bir faks gönderiyor. yine melih aşık tarafından 3 mart 1994 tarihinde açık pencere isimli köşesinde "demirel'in şiir eleştirisi" başlığıyla yayımlanan faks şöyle:

    "köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan şükrü erbaş'a ait şiiri okudum. köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. şiirin, köylüleri eleştirir görünürken aslında ironik bir üslupla, bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp, sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir."


    şükrü erbaş, bu eleştiri üzerine melih aşık'a şiirde ne anlatmak istediğini açıklayan bir not gönderiyor

    "[bu şiir] benim başımın belası bir şiir. tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir "köylüleri niçin öldürmeliyiz?". kendim için onlar için insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. sevmediğimiz değil sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi?yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.

    Şiirim hakkında suç duyurusunda bulunuldu; ama sonuç çıkmadı. imzasız küfür mektupları aldım. söyleşilerde üzerime yürüyenler oldu. bir yerlere heykelimi dikmek isteyenler çıktı. bir saat şiirin derdini anlattıktan sonra, "gerçekten köylüleri öldürmek istiyor musunuz?" diyen zeki(!) gazeteciler çıktı.

    sanırım dünyada ilk kez bir cumhurbaşkanı bir şiire uzun uzun yanıt verdi. ne yazık ki gerisinde köylü-kentli ayrımına yol açar kaygısı ya da paranoyası vardı. keşke şiirin içinden bir ilgi olsaydı. sayın demirel, o yanıttan kısa bir süre sonra bir protokol karşılaşmasında köylülere dokunmamamı, sanatımı başka alanlarda icra etmemi de öğütledi! şiirin başarısını görüyor musun?!.."

    KAYNAK:
    https://seyler.eksisozluk.com/...-nicin-oldurmeliyiz?
  • Dün gece rüyamda Arthur amcamı gördüm. Sohbet etmeye başladık...
    -Ne yapıyorsun? diye sordu bana...Ben;
    -"Son günlerdeki etkinlikler sayesinde değerli yazar ve düşünürlerin kitaplarını okumaya çalışıyorum" dedim. "Bu arada sıradaki etkinlikte senin adına, etkinliği düzenleyen de Quidam 20. kuşaktan yeğenin" dedim.
    Söylediklerim hoşuna gitti mi gitmedi mi bilmiyorum, Arthur amcam gayet ciddi biri, kitabını okurken fark etmiştim etmesine de, rüyama gireceğini nerden bilebilirdim.
    Onu okurken farkına vardığım başka bir konu ise bir taraftan okumanın önemini vurgulaması, diğer taraftan da üzerine düşünüp kafa yormadan okuduklarımızın bize pek bir getirisinin olamayacağını sürekli dile getirişiydi. Hakta vermedim diyemem...
    Ne için okuyoruz? Okuduklarımızı kendi iç dünyamızda ne kadar sorgulayıp, kendi çıkarımlarımızı ne kadar yapabiliyoruz? Bunlar gerçekten üzerine düşünülmesi gereken konulardı. Arthur Schopenhauer "okumak ve anlamak" üzerine çok güzel bir açıklama getirmiş bu eserinde; çok okuyan insanı obur bir insana benzeterek; "Nasıl obur bir insan sürekli yiyerek vücuduna zarar verirse, anlamadan sorgulamadan okuyan insanında da okudukları sadece bilgi kirliliğinden öteye geçemez" demiş.
    İyi de Arthur Amca'nın benim rüyamda ne işi vardı? Bilinçaltım bana oyun mu oynuyordu? Onun kitabını okuduğumu sohbet esnasında bir arkadaşıma söylediğimde;
    -"Kolay gelsin Arthur Schopenhauer anlaşılması zor bir filozoftur" demişti. Onun etkisi de olabilir diye düşünürken, ikinci soru geldi...
    -"Kitap felan yazıyor musun?" dedi. "Öhöhöhö" İçimden ne kitabı, ben inceleme zor yazıyorum diye geçirsem de...
    -"Arada okuduğum kitapların hakkında bir şeyler karaladığımı" söyledim. Cevabı tam da ondan beklediğim gibiydi. Ehh kitabı okuyunca onun hakkında az çok bilgi sahibi olmuştum.
    - "Benim kitabım ya da başka yazarların kitabı hakkında yazmak pek de zor olmasa gerek. Neden zor olanı yani kendi kitabını yazmayı denemiyorsun?" dedi. Arthur Schopenhauer insanın kendi içindeki cevherin çıkarılması gerektiğini yoksa bireylerin hayatta sıradanlıktan öteye geçemeyeceğini savunur. Size çok alakasız gelecek belki ama 2 yıl önce Mesnevi felsefesine karşı ilgi duymuş, derin araştırmalar yapmıştım. Orada da insanın içindeki cevherin farkında olmadığından, onun farkına varanlarınsa güneşi bile gölgede bırakacak seviyeye erişeceklerinden dem vuruyorlardı. Ruh zenginliğine sahip insanı da bu dünya da yıkabilecek hiçbir şeyin olmadığı da sürekli vurgulanıyordu.
    Arthur Schopenhauer'da ruh zenginliğinin önemini kitabında vurguladığı için ben aralarında bir benzerlik kurabildim. Ayrıca yaptığım araştırmalarda Schopenhauer felsefesinin, Hint metinleri sayesinde doğu felsefesiyle sentezlendiğini de öğrendim.

    Son olarak yazarımız mutluluğun maddi zenginlikle alakası olmadığını şu sözleriyle ifade etmiş.
    "Sıradan insan, hayatının mutluluğunu kendi dışındaki şeylere; mala, mülke, şana, şöhrete, kadın ve çocuklara, dostlara, cemiyete ve benzerine bağlar, dolaysıyla bunu kaybettiği ya da hayal kırıklığına uğradığı zaman, mutluluğunun temeli çöker"

    Arkadaşım ne derse desin ben Arthur amcamı sevdim.Bu okuduğum ilk kitabıydı ve kesinlikle son olmayacak. Sonuna kadar okuyan arkadaşlara, sabrınız için teşekkürler. Bu arada hakikaten ya ben ne zaman uyandım?
  • D.Hakikat
    Hakikat, Hakk’ın sâlikten vasıflarını alarak yerine kendi vasıflarını koymasıdır.
    Çünkü kul ile kulda ve kuldan faaliyette bulunan odur. Ondan başka hakikî fail yoktur
    (Uludağ 1991: 201). Ayrıca hakikat, her yerde ve her şeyde gerçeği ve ilahî kudreti
    görebilmek, esma-i hüsnânın tecellilerini müşahede ederek olayları Hak’tan bilerek
    tabiî karşılamaktır (İz 1990: 10). Ayrıca hakikat, birlik makamıdır, hiç ikilik olmaz,
    çünkü Hak birdir, iki olmaz. İsmiyle bin birdir, ancak müsemmada bir olur. Hakikat
    ehli de ismiyle bin bir olduğu hâlde müsemmâda bir olmalı, hakikat makamının gerektirdiği vahdeti gerçekleştirmelidir (Kaplan 2007: 182). Fakrnâme’de hakikatin
    on makamı şöyle sıralanır: Alçak gönüllü olmak, hoşgörü sahibi olmak, hayırsever
    olmak, kimseyi incitmemek, kendisini, lokmasını Hak yolunda harcamak, fakrı düstur edinmek, seyrüsüluk sahibi olmak, herkesten sırrını saklamak, dört kapı kırk makamı bilip uygulamak (Güzel, 2008: 236-237; Tatcı 1997 I: 417). Dîvân’da bu makamlardan alçak gönüllü olmak, kimseyi incitmemek, seyrüsüluk sahibi olmak, herkesten sırrını saklamak, fakrı düstur edinmek makamları zikredilmektedir.
    a.Alçakgönüllü (hâk-râh) olmak
    Alçakgönüllülük, insanın nefsini Hakk’ın huzurunda kulluk mevkiine koyması, halka karşı şefkatli olması, kibirli ve gururlu olmamasıdır (Uludağ, 1991:487). Hakikat ehli toprak gibidir; küfrü imana, çirkini güzele çevirir, şüpheliden uzak durur. Çünkü o, toprak gibi sakindir, gönül tarlasına bırakılan ne olursa olsun küfrü gider yerine muhabbet gelir (Kaplan 2007:178). Eşrefoğlu’na göre de derviş toprak gibi mütevazı, mahviyetkâr ve herkesin yolunun toprağı olmalıdır.
    Toprak ol düş ayaklara toz ol tâ kalkasın göğe
    Zerre gibi âvâre ol tâbânı iste bul bugün (s.330, 89/5)
    Âşıkun işi tevâzû meskenet
    Gözleri yaşı müdâm seylândurur (s.227, 8/8)
    b.Kimseyi incitmemek
    Hilm sıfatı; insanların şiddete tahammül, bünyesindeki gazap ve heyecandan korunmasıdır ki bu da başkalarını incitmemektir. (Güzel, 2008: 242) Eşrefoğlu da bu fani dünya için hiç kimseyi incitmemek gerektiğini söyler:
    Bu fenâya aldanmagıl ol bekânun kaydın yigil
    İşbu geçer dünyayiçün girme halkun vebâline (s.351, 102/4)
    c.Seyrüsüluk sahibi olmak
    Seyrüsüluk Hakk’a ulaşmak için yapılan manevi yolculuktur. Derviş ya Allah’a ya da Allah’ta seyreder (Uludağ, 1991: 427-248). Seyrin hedefi dost ili yani asıl vatandır. Bu hedefe ulaşmak için nefsin arzularına boyun eğmemek ve bedenden sıyrılmak gerekir. Peygamberimizin Mi’râc’ı da onun melekleri bile aciz bırakan seyrü sülukudur:
    Sefer kılmak için ol dost iline
    Yıkup işbu beden seddin giderem (s.313, 76/4)
    Kılaguzıyam ol yolun dilin bilürem ol ilün
    Cem eyledüm kâfilemi dosta pes sefer eyleyem (s.315, 77/8)
    Anun seyr ü sülûkından melekler oldılar hayrân
    Ki bin yıl varıbilmezler ol bir demde alur râhı (s.393, 136/3)
    d.Herkesten sırrını saklamak
    Âşık, aşk sırrını biganelere söylememelidir. Fakat elinde olmayarak vecd ile Mansur gibi bu sırrı faş edebilir.
    Deme bu remzi Eşrefoğlı Rûmî
    Bu sırra mahrem olmasun bîgâne (s.349, 100/13)
    Yine Mansurlayın hayrân u mestüz
    “Ene’l-Hak” sırrını bu halka açdı (s.379, 126/3)
    Sırrumı cân u gönül dilerdi ki taşra bıraga
    İllâ mahrem olmağa râzuma deyyâr bulınmadı (s.383, 129/3)
    Bu ışk esrârın Eşrefoğlı Rûmî
    Ko söyleme ki bilmez benî insan (s.323, 83/17)
    Âşıklarun maşûkıla cândan öte esrârını
    Şol sır içinde sırrını feriştehler bilmeyeler (s.230, 10/4)
    e.Fakrı düstûr edinmek
    Fakr, yoksulluk; salikin hiçbir şeye sahip olmadığının şuurunda olması ve her şeyin gerçek sahibinin, malikinin Allah olduğunu bilmesidir (Uludağ,1991:171). Fakr, dünyadan, topyekûn mâsivâdan hiçbir şeye gönülde yer vermeyerek malik olunan şeyleri Hakk’ın rızasına sunmak ve onun yolunda harcamaktır. Tasavvufta esas olan manevi fakirliktir. Manen fakir olan, beşeri sıfatlardan sıyrılıp kendini bir şeye malik görmeyen kimsedir (Eraydın, 2008: 182). Eşrefoğlu da peygamber gibi fakirlikle övünmek gerektiğini söyler:
    Fakrıla fahreyle çün ”El-fakru fahri” dir Resûl
    Mala mülke mağrûr olma dime heyhât tâ ebed (s.222, 4/9)
    Fakirlik makamında on makam, on nûr, on yol, on orun, altı âdâb, sekiz makam ve yedi mertebe vardır.
    a.On Makam
    Fakrnâme’ye göre fakrın on makamı şunlardır: kanaat, belaya tahammül etmek, Tanrı’nın kulluğuna tutkunluk, azab, hayret, riyâzet mücâhede, açlık, mahvolma gönlü yaralı olma ve hazret-i rabbü’l-izzetlik (Güzel, 2008: 134). Eşrefoğlu Dîvânı’nda bu makamlardan kanaat, belaya tahammül etmek, Tanrı’nın kulluğuna tutkunluk, hayret, riyâzet, açlık, mahvolma, gönlü yaralı olma yer almaktadır.
  • Bu yaz tatilinde çok eskiden okuduğum kitapları tekrar okudum. İnsan Neyle Yaşar da bunlar arasında. Rus yazarlarından dünya edebiyatına en kıymetli klasikleri kazandıran Tolstoy' un en popüler kitaplarından biri.


    İnsan niçin yaşar diye sorsak hemen hemen herkesin cevabı birbirine yakındır. İnsan ailesi, anne-babası, eşi, çocukları için yaşar. Daha iyi bir gelecek, daha parlak bir kariyer için yaşar. Hayatta uğruna mücadele verdiği değerleri için savaşıp mağlup olmamak için yaşar. Kimi Allah' a ibadet edip, cennetine mazhar olmak için yaşar. Kimi de onuru, gururu, belki de vatanını korumak için yaşar. " Yaşamak dediğimiz nedir? Sana göre, bana göre? "Göresi" var bu işin." Göresi varsa peki, insan neyle yaşar? Bu soruyu yıllar önce, 19. yy' da pek tanıdık bir isim, kalem erbabı sormuştu. Bugün, 21. yy' da bide biz soralım kendimize. İnsan Neyle Yaşar?


    İnsan hep daha fazlasıyla, doymak bilmeyen bir nefisle yaşar. Bir evi olsun ister, evi olunca çok daha gösterişlisini, lüksünü ister. Para ister, sahip olunca daha da fazlasını ister. Hani 50 kuruşunu kaybeden bir çocuk vardı, yolda ağlıyordu. Çocuğun ağladığını gören amca " Neyin var evlat, neden ağlıyorsun?" diye sormuş, çocukta "50 kuruşum vardı, kayboldu" demişti. Adam çıkarıp vermişti de çocuk bu defa daha çok ağlamaya başlamıştı. " Şimdi niye ağlıyorsun? " diye sorunca, " 50 kuruşumu kaybetmemiş olsam, bununla birlikte 100 kuruşum olacaktı." diye cevap vermişti. İnsan budur işte, doymak bilmez, azla yetinmez, hep daha fazlasını ister. Bu soruyu tanıdığım birçok insana sordum. Neyle yaşacaklar, tabiki parayla. Bu devirde paran olmadan tuvalete bile gidemiyorsun, adam yerine konmuyorsun, paran olmadan hiçsin cevabını aldım. Sonuç olarak insan parayla, mal mülke yaşar, kanaatine vardım. Ama Tolstoy hayır arkadaş para sevdiklerin olmadıktan sonra seni mutlu etmez, insan asıl sevgiyle yaşar diyor. Sevgi diyor, iyi gelelim birbirimize diyor. Evet, para ile, servet ile yaşar insan sanırız ama asıl olan, insanı yaşatan sevgidir, iyiliktir Tolstoy' a göre. Bu kitapla ahlaki değerleri, sevgiyi, yaşama amacını, erdemi sorgulatıyor, dersler veriyor bize de yazar.


    Ona göre; insan ahlakla, sevgi, dürüstlük gibi erdemlerle yaşar. İnsan severek, sevilerek, sevgi umarak yaşar hep. Annesinin kendisini sevmediğini düşünen çocuk annesinin sevgisi, aşık olan biri maşuğunun aşkı için ağlar, bu sevgiyi kaybetmemek için yaşar. Ve Tolstoy' a göre sevgi sadece insana karşı değil bütün varlığa ve varlığı var edene de olmalı. İnsan hep bir umutla yaşar. Bir iş bulma umudu olur bu bazen, bazen birini sevme, sevilme onunla mutlu olabilme umudu olur ya. Sevgiyle, umutla, huzurla, anne-baba,eş, ahbapla yaşıyor insan. İnsan bir hal çaresi, yolu bulunur diyerek yaşar. Sıkma canını, hallederiz ya diyerek, değer verdiği insanın yanında olarak, birlikte yokluğun çaresini arayıp şükrederek, kanaatle yaşar. Hayallerine ulaşmak için çıktığı engebeli, zor yolda, takati kesilince yol üstünde içtiği bir su ve bir nefes molayla yaşar. Bakışlarla yaşar insan. Kucağına aldığı bebeğe merhametle bakarken, otobüste yerini verdiği yaşlı amcanın yüzündeki mutlulukla mutlu olurken, eski bir dost yüzünü özlemle seyrederken, bir baba, korkmasına rağmen dürüstlüğü bırakmayan, yalan söylemeyen, doğrudan vazgeçmeyen çocuğuna gururla bakarken yaşar. Ansızın çekip gitmelerle de yaşıyor insan. Şaşkınlıkları, bakakalışları, tutunamayışlarıyla da yaşıyor. Reddedişleri ya da kabul ettikleriyle yaşıyor. Dünü, bugünü, yarını, bilineni ve bilinmeziyle yaşıyor insan. Kimi sevgiyle yaşıyor, kimi hırs, tutku ve nefretle. Bazen korku bazen ümitle yaşıyor insan... Kısacası insan paradan önce duygularıyla, seçimleriyle, inancı, ahlakı, bakış açısı ve yüreğiyle yaşıyor.


    Tolstoy da bu kitapta insanın neyle yaşadığını, okunması çok kolay, yalın, ders verici, sorgulatan 6 hikayeyle soruyor, cevaplıyor. Tolstoy' u duymayan, bilmeyen bir okur yoktur sanırım. Klasikler içinde en farklı olan, bakış açınızı değiştirebilen en özel yazarlardan. Tolstoy insan hakkında yazar, insan hakkındaki hemen hemen her konuya değinir. Bunu yaparken de çok özel bir bakışla, çok hümanist, insancıl bir bakış açısıyla yaklaşır konuya. Benim çok beğendiğim ve hiç sıkılmadan defalarca okuduğum bir kitap.


    İnsan Neyle Yaşar bundan 2 asır önce yazılmış olduğu halde hikâyelerin özündeki duygular insanoğlunun varoluşundan beri süregelen duygular ve bu yüzden aradan asırlar, binlerce yıl geçse bile evrenselliğini koruyabilecek, her çağa, her okura hitap edecek, payidar kalacak bir eser. Son olarak kitabı İş Bankası Yayınları ' ndan tavsiye ederim yine. Şimdi her klasikle ilgili incelemesinde İş Bankası' nın reklamını yapıyor diyeceksiniz. :) Ama gerçekten klasikleri en iyi çeviren ve neredeyse tam metin veren tek yayınevi İş Bankası Yayınları.
    Çünkü diğer yayınlar 3, 4 ya da 5 öyküyü verirken, bu yayın 6 öyküyü de yayımlamış. Sadece bir gününüzü ayırarak okuyabilirsiniz...