• 360 syf.
    ·10/10
    Orhan Kemal’in ustalık eserlerinden olan Murtaza, sıra dışı bir bekçinin hikâyesini anlatır. Orhan Kemal bu kitapta Türk Edebiyatına eşsiz bir karakter kazandırmış, moda deyimle “Milli Donkişot” yaratımını başarmıştır. Murtaza, Alanya’dan göçmüş bir aleninin üyesidir. Adana’ya yerleşmiş, şehit dayısı Kolağası Hasan Bey’in anısını hayatının merkezine koymuş, onun gibi yaşamak ve onun gibi “Vazife bir sırasında gözünü budaktan sakınmamak” gibi bir yüce ideale kendini adamıştır.
    Gece bekçiliğinde kah akşamın geç saatlerinde hala ışıkları sönememiş evlerin kapısını çalar, ve vatandaşı uyumaya çağırır, kah içkiden zil zurna olmuş ve naralarıyla gecenin sessizliğini bozanlara musallat olur… Murtaza için görev, bazen çöp tenekelerini deviren kedileri kovalamaktır, bazen de zengin semtlere dadanmış hırsızları, uğursuzları haklamaktır. Bekçilikteki ünü, dokuma fabrikasının Fen Müdürü Kamuran’ın dikkatini çeker. Tavırları, konuşması ile adeta Donkişot’u anımsatan Murtaza’yı Fen Müdürü fabrikasına gece kontrolü olarak almak ister. Murtaza ,sırf üniforması askeri çağrışımlarda bulunuyor diye bekçiliği seçmiştir, zira onun “Damarlarında dolaşır şehit dayısı kolağası Hasan Bey’in kanı. Almıştır amirlerinden kurs ve de sıkı disiplin. Vazife bir sırasında sakınmaz gözünü budaktan.” Hal böyleyken Murtaza’nın bekçiliği bırakıp fabrikaya gitmeyi kabul etmesi kolay olmayacaktır. Ama amiri onun suyuna gitmeyi çok iyi bilmektedir. Murtaza’nın altından girip üstünden çıkmış, sonunda Murtaza’nın bizzat kendisinin gönüllü olarak bekçilik vazifesinden istifasını sağlamış ve böylece Murtaza’nın fabrikadaki görevi başlamıştı.
    Fabrikada Murtaza’yı yoğun, yorucu günler beklemektedir. Fabrikanın diğer gece kontrolü Nuh ile kıskançlıklar ve çekişmeler daha ilk günden başlamış, aralarında bitmek bilmeyen itişmeler yaşanmıştır. Murtaza fabrikadaki görevine hızlı başlar. Hela ağası, adeta bir insan aygırı olan Azgın’ı bir gün görev sırasında kulübesinde horul horul yatarken yakalar. İlk büyük kavga burada başlar. Bu kavganın fiziksel kazananı Murtaza’yı bayağı bir hırpalayan Azgın olsa da, asıl zafer Murtaza'nın olmuştur. Fen Müdürü bu çekişmede tarafını Murtaza’dan yana belirlemiştir. Katip ve Nuh ile her didişmesinde kazanan Murtaza oldukça işçilerin ona karşı günden güne bilenmesi, düşmanlarını artırmış, vazife uğruna Murtaza fabrikada yalnızlaşmaya başlamıştır.
    Murtaza, gece kontrollüğünde tepesine bindiği o yoksul işçilerle aynı mahallede yaşamakta, onarla aynı çaresizliği paylaştığı halde, kendisine ait olmayan bu fabrikayı adeta malından öte içselleştirmekte, bu uğurda çocuklarına bile acımamaktadır. Kendisi gibi bu fabrikada çalışan kızı Firdevs’in bir gün iplikhanedeki makinanın başında uyurken yakalamış, öfkeyle kızını kaldırıp yere atmış, zavallı kızcağız kafasından aldığı darbeyle günlerce acı çekerek yavaş yavaş ölmüştür. Bu vazife uğruna Murtaza, canından canı olan, kızı Firdevs’in hayatını bile karartmıştır. Kitap bir güldür olarak başlamış, bir kendi gerçeğinden kopmuş, kendi dünyasının dışında hayaller ve kişisel mitlerle yaşayan bir adamın acıklı hikayesine doğru evrilmeye başlamıştır. Kitabın ikinci bölümü, Murtaza’nın bir güldürüden bir drama evrilmesiyle, kurduğu ve hep kendini adadığı o görev adamı mitinin de sarsılmaya başladığı bu sayfalarla, bitmiştir.
    Kitabın üçüncü bölümünde Demokrat Parti ile CHP çekişmesinin iyice arttığı, fabrikada da siyasetin etkisinin hissedildiği dönemde geçiyor. Yükselen yeni siyaseti aktörleri savunan ve bundan nemalanma hayalleri kuran büyük bir kitlenin aksine, İsmet Paşa’da ısrar eden ve bu uğurda fabrikanın büyük bir bölümünü karşısına alan bir Murtaza var. Murtaza dayısı Kolağası Hasan Bey gibi şanlı bir asker olan İsmet Paşa’yı savunmakta, ondan haz etmeyen ve Demokrat Partiyi tutan büyük kalabalık tarafından fabrikadan atılmak istenmektedir. Nuh Demokrat Parti’den de güç alarak Murtaza’yı saf dışı etmek istemektedir; ama Fen müdürü Kamuran kendisi de Demokrat Partili olduğu halde Murtaza’yı savunmaya devam etmektedir. Bıçak kemiğe dayanmış, Nuh isyan etmiştir, fen müdürünün hemşerisi Nuh’u değil de “muhacir çocuğu” Murtaza’yı tutmuş Nuh gemiyi azıya almış, Fen müdürüne karşı bayrak açmıştır. Kalabalık Nuh’un fabrikadan istifasıyla iyice galeyana gelmiş, “Murtaza İstifa!” sloganlarıyla adeta isyan etmiştir. Bu Murtaza karşıtı gurubun içinde Murtaza’nın büyük Hasan ı da vardır. Hasan’ı kalabalık içinde gören Murtaza onun üstüne atılmış oğul ile baba arasında bir boğuşma başlamıştır. Hasan'ın, ”Baba artık yeter! Bizi rezil ediyorsun!” demesiyle Murtaza küçülmüş, adeta elbiseleri kendisine bol gelmeye başlamıştır.
    Murtaza için yıkım başlamıştır bir kere, ikinci darbeyi ise diğer oğlu, Küçük Hasan'ın bakkaldan ekmek çalması nedeniyle polisçe tutuklanmasıdır. Murtaza çocuğu için gittiği karakolda komiserin affedileceğini söylemesine aldırış etmemiş. Çocuğunun cezasını çekmesini isteyerek başı dik ve her zamanki Murtaza yürüyüşüyle karakoldan çıkıp gitmiştir.
    Kitabı konu alan iki de filim var. Biri 1965, diğeri de 1984 yılında çekilmiş. Müşfik Kenter’in oynağı 1965 yılı yapımı olanı izledim. Açıkçası kitaptan aldığım tadı filmden alamadı. Filme uyarlama aşamasında kitabın aslına sadık kalınmamış. Murtaza’yı asıl belirleyici gerçeği olan Kolağası Hasan Bey sevgisi filme hiç işlenmemiş. Erkek çocuklarının ikisine de Hasan adını vermesi de filmde yer verilmemiş. Yine büyük kızının İzmirli zengin biriyle evlenmesi, filmde kızın mahalleden tamirci kalfasına aşık olması ve ondan hamile kalması şeklinde işlenmiş. Açıkçası Orhan Kemal gibi bir edebiyat çınarının elinden çıkmış usta işi bir romanın, aslına sadık kalarak sinemaya uyarlanması gerektiği düşüncesindeyim.
    Murtaza, hayal dünyasında yaşayan, o dünyanın tutkuları ve mitleriyle hayatına yön veren, yaşamın bütün kirliliklerinden uzak, paraya, güce, mala ve mülke tamah etmeyen bir insanın, bazen güldüren, bazen ağlatan öyküsüdür. Hayatları boyunca sahip olamayacakları refahı yaşayanların semtlerini, fabrikalarını canı pahasına koruyan ve savunanın, bunu yaparken de kendisini onların hayatına layık görmeyen Murtaza, hikayesiyle okunmayı ve tartışılmayı her dönemde olduğu gibi bugünde hak ediliyor. Hazır semtlerimizde mahalle bekçilerini yeniden görmeye başlamışken, bu kitaba bir şan vermeye ve Murtazaları tanımaya ne dersiniz?
  • 432 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Şimdi buraya dökmüş olduğum sorular, duygu ve düşünceler Doktor Breuer ve Nietzsche'nin kurmuş olduğu satranç masasında bir seyirci olarak düşündüğüm hamleler. Ne kadar gidebildiyse gidebiliyorsa gidebilecekse bir insan ve ne kadar yüzleşebiliyorsa...

    Ben bir kadınım ve ne kadar özfarkındalığa sahibim ? Bunu gizlemek için ne kadar bedel ödüyorum, hangi bedelleri ? Kendime ne kadar değer veriyorum ve bunun için ne kadar çabalayıp saygı duyuyorum? Bunu başaramadığım için kendimi yüceltilmiş batıl duygulara mı teslim ediyorum ? Bunu başkalarının çıkarına mı yoksa yine de kendi egom uğruna mı sarfediyorum ? Hayatımın ne kadarı bana ait ? Yaşam mücadelesinde kendimi başkalarına mı adıyorum ? Yoksa kendi mi adamaktan kıvanç mı duyuyorum ? Çevrem gerçekten beni ben olarak görebildi mi ? Varsa eşim çocuğum ve en başta tabi ki bana evrene geliş mucizeme vesile olan annem ve babam... Sahi en çok benliğime şahit olan kimdi ? Sevinçlerime şahit olan nesneler mi, üzüntüme şahit olan bir yıpranmış mendil mi endişelerime şahit olan karşı kaldırımdaki bir çocuk bakışı mı korkuma şahit olan arkamda duran köpek mi huzuruma şahit olan camda raks eden yağmur damlası mı ? , Sahi hangileri ? En yakın bildiklerim mi yoksa en çok hissetiklerim mi ? Peki ne önemliydi en başta hissetmek mi yakın bulmak mı ? Neden duyguların zirvesini gizleme gereği duydum ? Benim dışım bana ne kadar saygı duydu, duyardı? Ya da ben bu saygınlığı onlardan görebilmek için ne yaptım ? Bir sey yapmalı mıydım ? İçim neden yumusacıkken taş gibi sertleşme gereği duydu. Çevreme görüneni göstermemek için mi yoksa aynı döngüye onları da katmak için mi ?Bencil miydim ? Neden bir şeyleri gizleme gereği duydum ?ört pas ettiğim bazı şeyler ya başkasının ışığı idiyse ya da olsaydı ? Neden sert kayaların yerini sakin kumsala bıraktım ? Gün gelip deniz hoyratça sakin kumsalımda tuttuğum şeyleri alıp götürmedi mi ? Oysa sert kayalara çarpsaydı olabilir miydi ? Hayatın ne kadar anında kendimle çarpışmayı denedim.
    Karşıma kaç defa çıktığında özümle bir masaya oturabildim ? Hadi onu o masada öylece bırakıp gittim diyelim içimde bıraktığı sesin yankısından kurtulabildim mi ? O sesin yerini neden bazen mutluluğa bazen aileme bazen işime bazen mala mülke bazen hileye bazen bir dalgaya bazen bir acımaya ve en çokta egoma bıraktım ?
    Su gibi akıp giden zamanda zamana ayak uydurup çıkmaktan ziyade biraz olsun dalgalanmayı denemedim . Her dalgalanışta içimde büyüyen köpüklerden neden gün yüzüne çıkan baloncuklar üflemeyi bilemedim? Ve neden sonrasında o ferahlıkla akıp gidemedim. Sert kayalar zarar görmezdi sadece onlarla yüzleşirdim. Zamanında su gibi ileriye aktığını sanırdım. Fakat zaman geride bir şeyler bırakırsa ben hayata kapıldıkça beni kemirdiğini anladım ve ne zaman bunu anlasam sert kayalarlar yüzleşmenın kıymetini anladım. Benim dışımda her şey ayak uydurmuştu oysa zamana ve suya ve bende bu düzenin bir parçası değil ilk hamlesiydim.

    Ne zaman nereye gizlendim bilmiyorum. Bir bulsam vuracağım kendimi yeniden diriltmek için yaşama. Ne ailem ne malım mülküm ne de dış dünya beni gizlemedi ben onları oluşturup ardına gizlendim. Ama her gizlediğim yerden bir çuval yüklendim hayatıma. Konuşuyorum şimdi içimdeki sesle sırtımdaki çuvalları yere bıraka bıraka yanlız sahip olduğum şeylerden kaçarak değil acıya rağmen değil acıyla birlikte. Gözlerimi kapatıyorum yeniden başlamışcasına her yerde olabileceğimi keşfediyorum. Hayal edebildiğim için değil orada olabildiğim için ve anlıyorum ki içimdeki ses ; Hayat, git gidebildiğin kadar değil kendinle çarpışabildiğin kadar .

    Ben bir adamım. Keşke erkek mi doğmalıydı bir insan ? O zaman daha mı kolay olurdu her şey istediğin ilişki istediğin statü istediğin zaman ve istedigin güç ? Peki benim için kolay mı oldu sahiden ? Ben birini seviyorsam ya da ona karşı bişeyler hissediyorsam kıskançlıkla mı tutabilirim bu hisleri ? Baş ağrısında aldığın ilacın seni uyuşturması gibi, dozunda aldığıma rağmen niye kemiriyor bu duygu içimi niye merek ediyorum her an bu hislerinin sahibini ? Acaba aynı şeyi mi bekliyorum ondan hayır hayır olamaz bunu beklemiş olamam sanki . Bir gün güzel gelir ikinci gün iyi gelir üçüncü gün boğmaz mı bu doz beni? Neden güveni iliklerime kadar hissetiren huzur dolu bir yolu ardımda bırakıp ondan sıkılıp ya da onu görmezden gelip sarpa saran bir yolun peşinden gidiyorum? Gerçekten huzurlu yoldan sıkıldığım için mi cıkıyorum o yoldan yoksa o yolu bana sıkıcı yapan şeylerden mi kaçıyorum ? Bana bir yolda huzuru düşünmem de engel olan şey ne kim ? O yola girmeden o yola girdiğin anda içimin duvarlarla örüleceğini söyleyen kim ? O yola istediğim zaman mı girdim yoksa dinlenmek için mi o yolu seçmiştim ? Yoksa o yola adım attığım güvenin sahibiyle en yüce duyguları paylaşabilmek için mi seçtim ?
    Ben bir babaysam neden gün geçtikçe çocugumun gözündeki ışığı ona geri yansıtamıyorum ? Beni böyle taş duvara çeviren şey ne kim benden bunu bekliyor ya da buna en başta sebep oldu ? Yanlış bir kapıdan mı girdim yoksa yanlış kulaklara mı ses verdim ? Halbuki canını dişine takıp mücade eden tek insan ben değilim . O halde içimden gelen bu kaçıp gitme isteğini bana sunan ne kim ? Acaba bazı şeylere ait olmak yerine sahip olmayı mı seçtim ? Zamanında en güzel şeyin sevgi olduğunu düşünüp sevgime gösterdiğim şefkate ne oldu onu orada öylece bırakıp yoluma mı baktım ? Çevreme kendime olan vicdani motivasyonumu mu düşürdüm?

    Dış dünya öyle ya da böyle her seye ulaşmama yardımcı oldu . Gün geçti aracım amacım oldu. Ama samimiyetim neden azaldı? Çocuğum annesindeki şefkati neden bende bulamaz oldu. Ben zamanın bir yerinde görüneni gördüğümden daha mı önde tuttum. Dış dünya bana bazı şeyleri istediğim için degil de gerekli olduğu için mi peşinden gitme mi öğretti ? Eşim o neden bir gün olsun gözlerinden bıkkınlık sezdirmedi çaresiz bakışlar savururken ben neden duyguları mı gizlercesine gözleri mi ondan kaçırma gereği duydum ? Ona gerçekten sadece kendi dünyamla sarılabilmeyi başarabildim mi ? Yanlış zaman yanlış tercihler yanlış duygularla dolu bir serüvenin yerini doğru zaman doğru yer ve doğru duygularla doldurabilir miyim ?
    Ve şimdi ne isem o olacağım !
    Asıl mücade dışımda değil içimdekiymiş meğer. Ben ne zaman bu sessizliğe gömmüşüm kendimi. Şimdi kendime aileme ve zamana sahip değilim sadece ait.


    Ben bir insanım hakikati arıyorum kendime ve kendimden ötesine... Aradığım şey aynı zamanda beni arıyor geç bulma pahasına da olsa ona gidiyorum bazen geride bir şeyler unutuyorum düşünceler ayaklarıma takılıyor, dönüyorum dolaşıyorum iniyorum çıkıyorum başka bir yola çıkıyorum ve bir bakıyorum gözlerimin göğünde kalbimin derinlerinde derin bir ağırlık buluyorum sevgi sadakat şefkat emek huzur ve umut dolu bir hazine bir gram olsa bile belki ona tutunuyorum..

    Hakikat onunla yüzleşmek belki bir nefes kadar uzak belki bir ölüm kadar yakın... Keşfet, anla , bul, yaşa ve sonra özgürlüğün serin sularında gün ışığının, gece gökyüzünde yıldızları seyredebilmenin ihtişamını ve yaşamın tadını çıkar....

    Her ne kadar bir incelemeden uzak olsada bazen kitaplar sadece hissettirir. Keyifli okumalar dilerim.
  • Maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır. Bir adamın karısını eşek sudan gelene kadar dövüp, onun birkaç kaburgasını kırması, kira ödeyecek parası olmadığı için yıldızların altında uyumasına kıyasla hafif bir suçtur. Toplumun nazarında, varlıklı bir demiryolu şirketinden birkaç armut çalan bir delikanlı, durup dururken yetmişini aşkın bir
    ihtiyara saldıran genç yabaniden daha büyük bir musibettir. Sanki çalışıyormuş gibi bir eve yerleşen genç kız o kadar tehlikeli bir suç işlemiştir ki, ağır şekilde cezalandırılmadığı takdirde, onun gibiler yüzünden bütün mülkiyet yapısı yerle bir olabilir. Bu kız geceyarısından sonra Piccadilly ve Strand caddelerinde dolaşsa hem polis kendisine karışmayacak hem de kirasını ödemesi mümkün olacaktır.
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Doğadaki atomlar arası görünmez bağı yaratan bunu yaparak bir sürü maddeyi meydana getiriyor. Küçücük yapılar birleşerek devasa boyutta nesneler oluşturuyor. Ortaya Harikulade eserler çıkıyor.

    Peki bu konuda insana gelecek olursak durum nedir ? Aramızdaki bağ ne denli kuvvetli ve iyi durumdadır ? Tolstoy bu eserinde ana tema olarak insanlığın benliğini sorgulamış. İnsan ne kadar insan olursa toplumun o kadar refah ve huzur içinde yaşayacağını belirtmek istemiş.

    İnsanlar birbirlerini öyle şeyler için üzüyorlar ki yeri geliyor incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler büyüyor büyüyor daha kötü şeylere sebep oluyor.Kıvılcımı söndüremediğimiz zaman Ateşi zapt edemiyoruz. O içimizdeki ufacık kin ve nefret öyle bir büyüyor ki karşı tarafı ateşlerde boğuyoruz. Halbuki geri dönüp baksak o ateşi başlatan kıvılcım hiçbir şey sadece o onun tavuğuna kış demiş kadar ufak bir sebep.

    İnsanlar sadece kibirden değil yeri geliyor açgözlülüğünden dolayıda gaflete düşüyor.Elindeki mal ve mülke şükür etmiyor daha çok istiyor gözü doymuyor. Oysaki şükür için öyle güzel şeyler var ki elin ayağın yerinde sevdiklerin yanında bundan güzel şükür sebebi ne olabilir ? Sonuçta bir sürü malın mülkün olsa ne olur ? Sevdiklerinle aran kötü bir şekilde göçsen bu dünyadan ne kalır ? Sonuçta 3 arşınlık toprağa tek başımıza gireceğiz. Senle ne malın gelir ne sevdiklerin ama tek bir şey gelecek oda güzel yaşamında işledik iyilikler ve sevgiler..

    İnsanlar aralarındaki sevgiyi kendi içlerinde ki kibirden, açgözlülükden ve bir sürü kötü duygudan üstün tuttuğu sürece dünyadaki , toplumdaki ve ailelerdeki düşmanlıklar azalacaktır.
  • Şükrü Erbaş tarafından yazılan "Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz" adlı şiir ve ardından yaşananlar...


    Öncelikle o şiir

    köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
    çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
    değişen bir dünyaya karşı
    kerpiç duvarlar gibi katı
    çakır dikenleri gibi susuz
    kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    inanarak ve kolayca yalan söylerler.
    paraları olsa da
    yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
    yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    düşünemezler...
    ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    topraklarını
    büyütmeye çalışırlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar karılarını döverler
    seslerinin tonu yumuşak değildir
    dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
    gazete okumaz ve haksızlığa
    ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
    karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
    adım başı pınar olsa da köylerinde
    temiz giyinmez ve her zaman
    bir karış sakalla gezerler.
    çocuklarını iyi yetiştirmezler
    evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
    birgün olsun dişlerini fırçalamaz
    ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    kendilerinden olanlarla alay edip
    tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
    devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    ezim ezim ezilirler.
    enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
    dindardırlar ahret korkusu içinde
    ama bir kadının topuklarından
    memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    şehre giderler!...

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
    birbirlerinin evlerine ancak
    ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    binlerce yılın kabuğu altında
    yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    aldanmak korkusu içinde
    sürekli birbirlerini aldatırlar.
    bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    karılarından en az on adım önde yürürler
    ve bir erkeklik işareti olarak
    onları herkesin ortasında azarlarlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
    ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
    yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    zengin akrabalarından sözederler.
    kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
    yollara tükürürler...
    ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
    yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
    hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
    mülk düşkünüdürler amansız derecede
    bir ülkenin geleceği
    küçücük topraklarının ipoteği altındadır
    ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
    zamanın derin ırmakları önünde...

    köylüleri söyleyin nasıl
    nasıl kurtaralim?

    ...Şiirin ardından yaşananlar...

    şiirin bir bölümü 27 şubat 1994 tarihli milliyet gazetesinde, melih aşık'ın açık pencere isimli köşesinde yayımlanıyor. gazeteyi takip eden dönemin cumhurbaşkanı süleyman demirel, melih aşık'a bir faks gönderiyor. yine melih aşık tarafından 3 mart 1994 tarihinde açık pencere isimli köşesinde "demirel'in şiir eleştirisi" başlığıyla yayımlanan faks şöyle:

    "köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan şükrü erbaş'a ait şiiri okudum. köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. şiirin, köylüleri eleştirir görünürken aslında ironik bir üslupla, bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp, sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir."


    şükrü erbaş, bu eleştiri üzerine melih aşık'a şiirde ne anlatmak istediğini açıklayan bir not gönderiyor

    "[bu şiir] benim başımın belası bir şiir. tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir "köylüleri niçin öldürmeliyiz?". kendim için onlar için insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. sevmediğimiz değil sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi?yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.

    Şiirim hakkında suç duyurusunda bulunuldu; ama sonuç çıkmadı. imzasız küfür mektupları aldım. söyleşilerde üzerime yürüyenler oldu. bir yerlere heykelimi dikmek isteyenler çıktı. bir saat şiirin derdini anlattıktan sonra, "gerçekten köylüleri öldürmek istiyor musunuz?" diyen zeki(!) gazeteciler çıktı.

    sanırım dünyada ilk kez bir cumhurbaşkanı bir şiire uzun uzun yanıt verdi. ne yazık ki gerisinde köylü-kentli ayrımına yol açar kaygısı ya da paranoyası vardı. keşke şiirin içinden bir ilgi olsaydı. sayın demirel, o yanıttan kısa bir süre sonra bir protokol karşılaşmasında köylülere dokunmamamı, sanatımı başka alanlarda icra etmemi de öğütledi! şiirin başarısını görüyor musun?!.."

    KAYNAK:
    https://seyler.eksisozluk.com/...-nicin-oldurmeliyiz?
  • 144 syf.
    ·Beğendi
    Dün gece rüyamda Arthur amcamı gördüm. Sohbet etmeye başladık...
    -Ne yapıyorsun? diye sordu bana...Ben;
    -"Son günlerdeki etkinlikler sayesinde değerli yazar ve düşünürlerin kitaplarını okumaya çalışıyorum" dedim. "Bu arada sıradaki etkinlikte senin adına, etkinliği düzenleyen de Quidam 20. kuşaktan yeğenin" dedim.
    Söylediklerim hoşuna gitti mi gitmedi mi bilmiyorum, Arthur amcam gayet ciddi biri, kitabını okurken fark etmiştim etmesine de, rüyama gireceğini nerden bilebilirdim.
    Onu okurken farkına vardığım başka bir konu ise bir taraftan okumanın önemini vurgulaması, diğer taraftan da üzerine düşünüp kafa yormadan okuduklarımızın bize pek bir getirisinin olamayacağını sürekli dile getirişiydi. Hakta vermedim diyemem...
    Ne için okuyoruz? Okuduklarımızı kendi iç dünyamızda ne kadar sorgulayıp, kendi çıkarımlarımızı ne kadar yapabiliyoruz? Bunlar gerçekten üzerine düşünülmesi gereken konulardı. Arthur Schopenhauer "okumak ve anlamak" üzerine çok güzel bir açıklama getirmiş bu eserinde; çok okuyan insanı obur bir insana benzeterek; "Nasıl obur bir insan sürekli yiyerek vücuduna zarar verirse, anlamadan sorgulamadan okuyan insanında da okudukları sadece bilgi kirliliğinden öteye geçemez" demiş.
    İyi de Arthur Amca'nın benim rüyamda ne işi vardı? Bilinçaltım bana oyun mu oynuyordu? Onun kitabını okuduğumu sohbet esnasında bir arkadaşıma söylediğimde;
    -"Kolay gelsin Arthur Schopenhauer anlaşılması zor bir filozoftur" demişti. Onun etkisi de olabilir diye düşünürken, ikinci soru geldi...
    -"Kitap felan yazıyor musun?" dedi. "Öhöhöhö" İçimden ne kitabı, ben inceleme zor yazıyorum diye geçirsem de...
    -"Arada okuduğum kitapların hakkında bir şeyler karaladığımı" söyledim. Cevabı tam da ondan beklediğim gibiydi. Ehh kitabı okuyunca onun hakkında az çok bilgi sahibi olmuştum.
    - "Benim kitabım ya da başka yazarların kitabı hakkında yazmak pek de zor olmasa gerek. Neden zor olanı yani kendi kitabını yazmayı denemiyorsun?" dedi. Arthur Schopenhauer insanın kendi içindeki cevherin çıkarılması gerektiğini yoksa bireylerin hayatta sıradanlıktan öteye geçemeyeceğini savunur. Size çok alakasız gelecek belki ama 2 yıl önce Mesnevi felsefesine karşı ilgi duymuş, derin araştırmalar yapmıştım. Orada da insanın içindeki cevherin farkında olmadığından, onun farkına varanlarınsa güneşi bile gölgede bırakacak seviyeye erişeceklerinden dem vuruyorlardı. Ruh zenginliğine sahip insanı da bu dünya da yıkabilecek hiçbir şeyin olmadığı da sürekli vurgulanıyordu.
    Arthur Schopenhauer'da ruh zenginliğinin önemini kitabında vurguladığı için ben aralarında bir benzerlik kurabildim. Ayrıca yaptığım araştırmalarda Schopenhauer felsefesinin, Hint metinleri sayesinde doğu felsefesiyle sentezlendiğini de öğrendim.

    Son olarak yazarımız mutluluğun maddi zenginlikle alakası olmadığını şu sözleriyle ifade etmiş.
    "Sıradan insan, hayatının mutluluğunu kendi dışındaki şeylere; mala, mülke, şana, şöhrete, kadın ve çocuklara, dostlara, cemiyete ve benzerine bağlar, dolaysıyla bunu kaybettiği ya da hayal kırıklığına uğradığı zaman, mutluluğunun temeli çöker"

    Arkadaşım ne derse desin ben Arthur amcamı sevdim.Bu okuduğum ilk kitabıydı ve kesinlikle son olmayacak. Sonuna kadar okuyan arkadaşlara, sabrınız için teşekkürler. Bu arada hakikaten ya ben ne zaman uyandım?
  • D.Hakikat
    Hakikat, Hakk’ın sâlikten vasıflarını alarak yerine kendi vasıflarını koymasıdır.
    Çünkü kul ile kulda ve kuldan faaliyette bulunan odur. Ondan başka hakikî fail yoktur
    (Uludağ 1991: 201). Ayrıca hakikat, her yerde ve her şeyde gerçeği ve ilahî kudreti
    görebilmek, esma-i hüsnânın tecellilerini müşahede ederek olayları Hak’tan bilerek
    tabiî karşılamaktır (İz 1990: 10). Ayrıca hakikat, birlik makamıdır, hiç ikilik olmaz,
    çünkü Hak birdir, iki olmaz. İsmiyle bin birdir, ancak müsemmada bir olur. Hakikat
    ehli de ismiyle bin bir olduğu hâlde müsemmâda bir olmalı, hakikat makamının gerektirdiği vahdeti gerçekleştirmelidir (Kaplan 2007: 182). Fakrnâme’de hakikatin
    on makamı şöyle sıralanır: Alçak gönüllü olmak, hoşgörü sahibi olmak, hayırsever
    olmak, kimseyi incitmemek, kendisini, lokmasını Hak yolunda harcamak, fakrı düstur edinmek, seyrüsüluk sahibi olmak, herkesten sırrını saklamak, dört kapı kırk makamı bilip uygulamak (Güzel, 2008: 236-237; Tatcı 1997 I: 417). Dîvân’da bu makamlardan alçak gönüllü olmak, kimseyi incitmemek, seyrüsüluk sahibi olmak, herkesten sırrını saklamak, fakrı düstur edinmek makamları zikredilmektedir.
    a.Alçakgönüllü (hâk-râh) olmak
    Alçakgönüllülük, insanın nefsini Hakk’ın huzurunda kulluk mevkiine koyması, halka karşı şefkatli olması, kibirli ve gururlu olmamasıdır (Uludağ, 1991:487). Hakikat ehli toprak gibidir; küfrü imana, çirkini güzele çevirir, şüpheliden uzak durur. Çünkü o, toprak gibi sakindir, gönül tarlasına bırakılan ne olursa olsun küfrü gider yerine muhabbet gelir (Kaplan 2007:178). Eşrefoğlu’na göre de derviş toprak gibi mütevazı, mahviyetkâr ve herkesin yolunun toprağı olmalıdır.
    Toprak ol düş ayaklara toz ol tâ kalkasın göğe
    Zerre gibi âvâre ol tâbânı iste bul bugün (s.330, 89/5)
    Âşıkun işi tevâzû meskenet
    Gözleri yaşı müdâm seylândurur (s.227, 8/8)
    b.Kimseyi incitmemek
    Hilm sıfatı; insanların şiddete tahammül, bünyesindeki gazap ve heyecandan korunmasıdır ki bu da başkalarını incitmemektir. (Güzel, 2008: 242) Eşrefoğlu da bu fani dünya için hiç kimseyi incitmemek gerektiğini söyler:
    Bu fenâya aldanmagıl ol bekânun kaydın yigil
    İşbu geçer dünyayiçün girme halkun vebâline (s.351, 102/4)
    c.Seyrüsüluk sahibi olmak
    Seyrüsüluk Hakk’a ulaşmak için yapılan manevi yolculuktur. Derviş ya Allah’a ya da Allah’ta seyreder (Uludağ, 1991: 427-248). Seyrin hedefi dost ili yani asıl vatandır. Bu hedefe ulaşmak için nefsin arzularına boyun eğmemek ve bedenden sıyrılmak gerekir. Peygamberimizin Mi’râc’ı da onun melekleri bile aciz bırakan seyrü sülukudur:
    Sefer kılmak için ol dost iline
    Yıkup işbu beden seddin giderem (s.313, 76/4)
    Kılaguzıyam ol yolun dilin bilürem ol ilün
    Cem eyledüm kâfilemi dosta pes sefer eyleyem (s.315, 77/8)
    Anun seyr ü sülûkından melekler oldılar hayrân
    Ki bin yıl varıbilmezler ol bir demde alur râhı (s.393, 136/3)
    d.Herkesten sırrını saklamak
    Âşık, aşk sırrını biganelere söylememelidir. Fakat elinde olmayarak vecd ile Mansur gibi bu sırrı faş edebilir.
    Deme bu remzi Eşrefoğlı Rûmî
    Bu sırra mahrem olmasun bîgâne (s.349, 100/13)
    Yine Mansurlayın hayrân u mestüz
    “Ene’l-Hak” sırrını bu halka açdı (s.379, 126/3)
    Sırrumı cân u gönül dilerdi ki taşra bıraga
    İllâ mahrem olmağa râzuma deyyâr bulınmadı (s.383, 129/3)
    Bu ışk esrârın Eşrefoğlı Rûmî
    Ko söyleme ki bilmez benî insan (s.323, 83/17)
    Âşıklarun maşûkıla cândan öte esrârını
    Şol sır içinde sırrını feriştehler bilmeyeler (s.230, 10/4)
    e.Fakrı düstûr edinmek
    Fakr, yoksulluk; salikin hiçbir şeye sahip olmadığının şuurunda olması ve her şeyin gerçek sahibinin, malikinin Allah olduğunu bilmesidir (Uludağ,1991:171). Fakr, dünyadan, topyekûn mâsivâdan hiçbir şeye gönülde yer vermeyerek malik olunan şeyleri Hakk’ın rızasına sunmak ve onun yolunda harcamaktır. Tasavvufta esas olan manevi fakirliktir. Manen fakir olan, beşeri sıfatlardan sıyrılıp kendini bir şeye malik görmeyen kimsedir (Eraydın, 2008: 182). Eşrefoğlu da peygamber gibi fakirlikle övünmek gerektiğini söyler:
    Fakrıla fahreyle çün ”El-fakru fahri” dir Resûl
    Mala mülke mağrûr olma dime heyhât tâ ebed (s.222, 4/9)
    Fakirlik makamında on makam, on nûr, on yol, on orun, altı âdâb, sekiz makam ve yedi mertebe vardır.
    a.On Makam
    Fakrnâme’ye göre fakrın on makamı şunlardır: kanaat, belaya tahammül etmek, Tanrı’nın kulluğuna tutkunluk, azab, hayret, riyâzet mücâhede, açlık, mahvolma gönlü yaralı olma ve hazret-i rabbü’l-izzetlik (Güzel, 2008: 134). Eşrefoğlu Dîvânı’nda bu makamlardan kanaat, belaya tahammül etmek, Tanrı’nın kulluğuna tutkunluk, hayret, riyâzet, açlık, mahvolma, gönlü yaralı olma yer almaktadır.