Kendi atmosferini oluşturabilmiş şairler, başka bir bakış geliştirebilenler değil de, bakışını koruyabilenlerdir belki de... Çünkü her ruhun olağanüstü bir başkalığı var... Bunu biraz kendi ruhuna şahitlik etmiş herkesin onaylayacağını zannediyorum.
Şiirin tasarlanabilir bir edebi tür olmadığını, onda teselliden çok mecburiyet olduğunu, sıkıntının ve taşmanın varabildiği bir kanal olduğunu, zihnin doğal akışından kopamayacağını Necatigil şiirinde görebilirsiniz. Bu doğal bakışın saflığında, insanın ruhuna giden müthiş patikalar keşfetmiş...
Özellikle bu eserde, kişisel ızdırabı, sosyal bağlama öyle ustalıkla yerleştirmiş ki, bir müddet o evlerde yaşadığınıza, o kederi ve sevinci, maddi kaygıları birlikte taşıdığınıza inanabilirsiniz. O dönemin, bu günlerle benzerlikler göstermesi de üzerinde durulmaya değer konulardan biri. Uçlarda yaşamlar... Çok zengin ve çok fakir... Ama aslında zenginlik maddi güçten ibaret midir? Bilgelik bilgiyle ne kadar ilgiliyse :) "Büyük şair bize kendi zenginliğimizi hissettirir..." diyordu Emerson. Okura bir süreliğine kişisel varlığını unutturan, sadece duyguya dahil eden, o derinliğin içine usulca bırakan, hayretiyle başbaşa bırakan bir eylemdir şiir. Necatigil'de zamanının ötesine geçebilmiş üstadlardan biridir. Ve -bütün nüanslarıyla- Walt Whitman şiirine ne çok benzediğini farkettim, hattâ dönüp Whitman'ın dizelerini şaşkınlıkla okudum :)
Esere özgü bir cümle seçilecek olsaydı bu; “Susanlara hiçbir şey sormayınız." cümlesi olurdu. Necatigil'in bu cümleyle olan bağını, kızı Ayşe Sarısayın şöyle anlatıyor;
-Sıcaktan bunaldığımız yaz geceleri biraz olsun serinleyebilmek için deniz kenarındaki çay bahçesine veya yazlık sinemaya giderdik. Bazı filmlerde ağlayışlarını anımsıyorum babamın, ya da komik filme kendini kaptırıp çocuklaşarak
Devlet destekli suikast ile yaşamını yitiren bir başka muhalif, gerçekleri yazan harika bir kalem Sabahattin Ali'nin kitabı bu kez farklı.
Kendisini daha çoo romanlarından tanırız ve elbette siyasi fikirlerinden de. Ama bu kitapta daha kırılgan ve daha insani bir tarafını tanıyorsunuz. Eşine ve kızına yazdığı mektuplarda sevgisini, özlemini, maddi sıkıntılarını ve yaşadığı baskıları açıkça görmek mümkün.
Orhan Veli'nin mektuplarındaki, kıskançlıklar ve yer yer kaprisli ruh hâlinin aksine, burada daha olgun ve derin bir sevgi hissediliyor. Behçet Necatigil'in Serin Mavi'sindeki sakin aile sıcaklığına ise daha yakın buldum. Üç mektup kitabını art arda okuyunca, her yazarın karakteri satırlara ayrı ayrı yansıyor.
Müthiş samimi gelen mektuplar. Büyük bir yazardan çok, ailesine kavuşmayı bekleyen bir insanın sesini duyuyorsunuz.
Uğur Mumcunun müthiş kalemi ve araştırmacı kişiliğiyle yaptığı bu çalışma çok kıymetlidir. Bütün şebekeyi baştan sona açıklayan, perde arkasını gösteren bir araştırma. Kesinlikle okunmalı.
Reşad Ekrem KoçuHaşmetli Yosmalar Osmanlı Tarihinde Yasaklar
Öncelikle merhaba, çok sevdiğim bir yazar olan Reşad Ekrem Koçu'nun ilginç bir kitabını incelemek istiyorum.
Kitabımız iki bölüm halinde; birinci bölümde tarihte nam salmış ünlü kadınlar var. Burada Bizans, antik Roma, antik Yunan ve 1700, 1800'lü yıllar Rusya, İngiltere, Fransa'da zekalarıyla, olaylarıyla nam salmış ünlü kraliçeler, kadınlar anlatılıyor. Şunu söylemeliyim ki! bu bölümü okurken biraz zorlandım, kitap akıcı olmadı maalesef. Normalde Reşad Ekrem Koçu kitapları müthiş akıcı devam eder. Belki benim daha çok mitoloji tarzını çok sevmememden kaynaklanıyor olabilir.
İkinci kısım ise daha akıcı bir bölümdü. Osmanlıda yüzyıllar içinde olan ilginç yasaklar anlatılıyor. O kadar ilginç yasaklar var ki, gerçekten okuyunca insan şaşırıyor. Örneğin evlerde yemek çeşidi yasağı, yedi türlüden fazla yemek, tatlı vb. pişirilmemesi ya da sofrada olmaması yasağı çok ilginçti gerçekten.O kadar ilginç yasaklar var ki, mesela devlet erkanı ve üst düzey yöneticiler hariç ata ve arabaya binmeme yasağı.
Şöyle ilginç bir anekdot var mesela bu yasakla ilgili; Edirnekapı civarında oturan Hilye-i Peygamber eserinin sahibi Hakani Mehmed Bey’e bu eserinden dolayı sadaret makamı ödül olarak ne istediğini sorunca, Mehmed Bey çok yaşlandığı ve her gün Edirnekapı'ya kadar yaya gidip gelemediğini, bu sebeple bir taşıt hayvanı istediğini söyler. Sadaret makamı ise bu yasağı çiğnememek için Babıali civarında bir ev alıp şaire hediye etmiş ve arzusu bu şekilde yerine getirilmiş.Taşınma yasağı, hamam yasakları, kıyafet yasakları vb. bir sürü ilginç yasak... Veba hastalığının anlatıldığı bölüm de akıcı ve ilginçti gerçekten.
Sonuç olarak; kitabın birinci bölümünü pek beğenmemekle beraber, ikinci bölümünün okunabilir ve güzel olduğunu düşünüyorum.
Tüm okuyuculara keyifli
Bazı kitaplar insana sadece bir hayat hikâyesi anlatmaz, durup kendi niyetini ve koşturmacasını sorgulatır. Dindar Bir Doktor Hanım benim için tam olarak böyle oldu. Cumhuriyet döneminin ilk tesettürlü kadın doktoru olarak, mesleğini sadece bir kariyer değil, bizzat ilâhî bir emanet ve yeryüzü nöbeti olarak gören inanmış bir kadının dünyasına tanıklık ediyoruz. Doktor Abla'nın her zorluktaki sessiz azmi ve hastalarına şifa dağıtırken sergilediği uçsuz bucaksız şefkat hayran kalınmayacak gibi değil. En uzak olduğum mesleklerden biri de olsa, için için doktor olmayı istetti desem yeridir.
Kitabın beni çok etkileyen yanlarından biri, kendisinin Medine aşkı oldu. Kalbinin her atışında, attığı her adımda Medine’ye ve Efendimiz’e (s.a.v.) duyduğu derin hasreti, saf teslimiyeti kendi içimizde hissediyoruz.
Bununla birlikte, çevresindeki inanılmaz, müthiş entelektüel ağ da kitaba bambaşka bir zenginlik katmış. Dönemin en nitelikli, ilim ve fikir insanlarıyla örülü muazzam çevresi, onun ufkunu ve manevi derinliğini nasıl da beslediğini gözler önüne seriyor. Bir de kitap süresince bazen bir şeyhin, bazen entelektüel derinliği olan bazı zatların, bazen de sıradan ve hatta belki cahil diyebileceğimiz insanların yaşamış olduğu manevî hâller okurken tüylerimi diken diken etti.
Kitabı bitirip kapağını kapattığımda, içimi upuzun bir tefekkür ve çoktandır hissetmediğim duru bir ferahlık ve biraz da nedâmet kapladı. İnsanın inancıyla, dert sahibi olmasıyla ve merhametiyle tek başına dahi olsa, dünyayı nasıl güzelleştirebileceğini bu yolculukta yeniden gördüm. Ve boşa geçirdiğim her bir anın sancısını iliklerime kadar hissettim.
Elimde olsa herkesin bu güzel eserle mutlaka tanışmasını sağlardım. Müslüman kadın imajı nasıl olmalı, en üst seviyede yaşayarak gözler önüne seriyor. Çok çok
Distopyaların atası sayılan,1984 ve Cesur Yeni Dünya’ya ilham veren Yevgeni Zamyatin’in Biz romanı...
Okurken zaman zaman çok zorlandım ve sıkıldım.Eğer Cesur Yeni Dünya gibi akıcı,canlı bir dünya tasviri bekliyorsanız benim gibi biraz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.Yazar bizi dışarıdan izlediğimiz hareketli bir evrene değil,ana karakter D-503’ün boğucu günlüğüne hapsediyor.Karakterin sürekli kendi içine dönen iç sesi ve sayıklamaları arasında bazen gerçekten daraldım.Tasvirler o kadar azdı ki atmosferi gözümde canlandırmakta zorlandım.
İnsanların isim yerine numaralardan ibaret olduğu, herkesin robot gibi yaşadığı camdan bir dünya burası. En tepede de "Velinimet" adında mutlak bir lider var. Devletin iddiası ise net: "Son devrimi yaptık,kusursuz düzeni kurduk."İşte tam bu noktada,kitabın alıntısı her şeyi özetliyor:"Bana son sayıyı söyleyebilir misin? Sayıların sonu yoktur.O halde nasıl son bir devrimden bahsedebilirsin?"
Fakat bana göre kitabın asıl anlatmak istediği her şey, bütün o felsefe tamamen Sonsözde gizliydi.
Yazar her şeyin sabitlendiği bir sistemin artık canlı olmadığını, öldüğünü söylüyor.Düzen ve güvenlik uğruna duygulardan, hayal gücünden vazgeçersek (kitaptaki o korkunç Büyük Ameliyat gibi) robottan farkımız kalmaz. İnsanı insan yapan şey hataları ve içindeki o öngörülemeyen enerjidir.Kitabın bütün ağırlığı o son sözde toplanmıştı sanki.
Bir de düşünmeden edemiyorum; bu distopya ve bilim kurgu yazarlarına gerçekten ayrı bir saygım var.
Müthiş bir öngörüleri var!
Zamyatin bu kitabı 1920 yılında yazdı.Ama yüz yıl öncesinden bugünün şeffaf,her şeyin ortada olduğu dünyasını, insanların birer dataya ve numaraya dönüşeceğini resmen bilmiş.Geleceği bu kadar isabetli tahmin edebilmeleri gerçekten inanılmaz.(Bu konuda kafamda farklı teoriler var hiç o