• 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • - "... Mutluluk felaket gibi değildir, insan ondan kurtulur!.."
  • Bir yorgunluk var üzerimizde, hâlimizden belli.
    Uykularımız geç saatlere firar etmiş,
    Gözlerimiz birçok defa Güneş’i karşılamış.

    Gönlümüz desek bedenimizden daha da yorgun…

    Peki beden yorgunluğunun çaresini araştırıp bulduk diyelim.
    “Beslenmenize, uyku saatinize oldukça önem gösterin.” diyen uzmanların uyarılarını dikkate aldık diyelim.

    Ya gönlümüz ne olacak?
    Şu bizi iyiden iyiye hapsedip hiçbir yere bırakmayan gönlümüz ne olacak?

    Attığı çığlıkların farkında mıyız?
    Yoksa…
    Bu çığlıkları, mutluluktan atılan kahkahalar mı sanıyoruz?

    Sahi ne yaptık biz bu gönlümüze de sahibini tanımıyor?

    “Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)

    Günahlar, sonsuz hayattaki en dehşetli arkadaşlarımız.
    İşte her şey ortada; gönlümüzü mahvetmişti, yakıp yıkmıştı ondandı bu yüreğimizin feryatları.
    Hem itiraf etmeliyiz ki bu durum yaz mevsimin gelmesiyle daha da ürkütücü bir hâl almıştı.

    Evet yaz mevsiminde Güneş bir başka doğar, uzun günlerin başlangıcında yeryüzüne “Merhaba!” der, tebessüm ederdi. Hararetiyle yakar, insanların ferahlamak için köşe bucak kaçmasına neden olurdu.

    Peki ne yapardı insan?

    Bir anda kendini günahların ortasında bulur; günahlar her taraftan saldırmaya başlar, ona nefes aldırmazdı. Manevî hava fazlasıyla bozulurdu.

    “Sene boyunca çalışıp yorulmuşuz zaten. Şöyle biraz eğlensek, hayatın tadını çıkarsak… Deniz, kum, Güneş, yaz aşkları, sabahlara kadar bitmek bilmeyen muhabbetler…” gibi sözler daha da kirletirdi bu mevsimi.

    Yaz aşkları demişken “Aşkın mevsime göre değişeni olur mu?” diye sormak istiyorum.
    Neydi bu yaz aşkı dedikleri mesele?

    “Yaz aylarını çok eğlenerek geçirmenizi sağlayan kalp kıpırdanmasıdır.”
    “Sadece tatilde güzeldir, şehirler kaldırmaz bu aşkı dönüşte çoğu zaman her şey biter.”
    “Yaz muhabbetinin ardından herkesin farklı kentlere gideceğini bilmesi bu yüzden fazla bir sorumluluk alma gibi bir olayın asla söz konusu olmayacağı ilişkidir.”

    Ne olur nefsinizin bir oyunu olan bu duygu karmaşasına “Aşk” demeyin.
    Yazık etmeyin o keskin duygunun hatrına.
    Söylenememiş, mühürlü kalmış; helalinden başkasına yâr olmayacak o cümleleri harcamayın sebepsizce.
    Kırıp dökmeyin, yakmayın daha fazla canını.

    Allah’ın “Zinaya yaklaşmayın.” ayeti yerleşmedi mi kalbinize, bu yüzden mi bu haramda lezzet arama çabası?

    Hem lezzet almak böyle olmaz ki…
    Aldığın lezzet bir ise arkasında bıraktığı elemlerle sana on tokata bedel olur.
    Ayrıldıktan sonra eğer vicdanın sönmemişse hissettiğin sızlama, ruhunun daralması, sürekli mutsuz hâlinin devam etmesi tokatlardan birkaçı…

    Bu yaz mevsiminde sana çeşit çeşit nimetler gönderen Rabbin’e şükrün haramda böyle lezzet arayarak olmamalı!

    Bir de şu var ki yaz sıcakları diğer mevsimlere göre hayliyle fazladır, bunaltıcıdır.
    Peki biz daha bu sıcağa dayanamayıp aciz kalıyorsak bu durumun bize cehennemi hatırlatması, bunun üzerine uzun uzun tefekkür etmemiz gerekmez mi?
    Ama üzülerek söylüyorum ki hepimizin bildiği gibi hatırlatmamış aksine unutturmuş; açık saçıklıkla gelen günahlar alıp başını gitmişti.

    “Sıcak (öğle vakti) şiddetlendiği zaman, onu namazla serinletin. Muhakkak ki, sıcaklığın şiddeti, cehennemin nefes almasından ileri gelir. Öyle ki, cehennem ateşi Rabbine ‘Ya Rabbi! Bir kısmım bir kısmımı yedi.’ diyerek şikâyette bulundu. Bunun üzerine Allah, nefesin biri kışta, biri de yazda olmak üzere (yılda) iki nefes almasına izin verdi. İşte sizin gördüğünüz en şiddetli sıcak ve en şiddetli zemherir/soğuk bundan (bu iki nefesten meydana gelmekte)dır.”
    (Buharî, Mevakît, 9; Müslim, Mesacid, 185, 186, 187)

    Bir de yaz mevsimde çokça görülen diğer olay ise maneviyatta önemli düşüşlerin yaşanması. İbadetlerin eksik yapılması ya da tamamen terk edilmesi, ibadetlerden lezzet alamama, sürekli kabz hâli, faydasız şeylerle meşguliyetin artması…

    ►Peki tüm bunlara karşı nasıl mücadele edebiliriz yok mu bir çözümü?

    Öncelikle Rabbimizi tanımaya çalışarak başlamalıyız.

    “Elhamdülillah Müslümanız yani o kadar da batmadık.” deme kardeşim. Tanımıyoruz Rabbimizi, tanıdığımızı sanıyoruz. Hayatta en çok sevdiğin kişiyi düşün. O kişi hakkında en az yarım saat konuşabilirsin değil mi? Onun neyi sevdiğini, neleri sevmediğini kolaylıkla anlatabilirsin. Peki Allah’ı anlatmak deyince neden birkaç cümleden öteye geçemiyoruz, lâl olup susuyoruz?

    Yoksa bizler “Evet Allah var, iman ettim.” deyip hayatımızda Allah’ı unutarak gafillerden mi olmuşuz?
    Allah’ı sadece mahşerde bize hesap soracak bir yaratıcı olarak mı tanımışız?

    İşte bu yüzden kolay geliyor bizlere bu yaz aylarında haramlara girmek.
    Bu yüzden namazlarımızı terk edebiliyoruz umursamadan.

    Çünkü nasıl bir Rabb’e kul olduğumuzun farkında değiliz ki…
    İmtihan için gönderildiğimiz dünya yurdunu, ebedi cennetimiz sanıp sahiplenmişiz; bundan bu tükenmişliklerimiz.

    Hâlbuki Rabbimizi gerçekten tanısaydık;
    yaz aylarında daha fazla nasıl harama girerim, neler yapabilirim diye plan yapar mıydık?

    Yaz sıcağından dehşet alır, açıp ellerimizi “Ya Rabbi mahşerde ferahlık nasip et, hesabımı kolay eyle.” diye dua ederdik.
    Günahlara girmek yerine onlardan kurtulmak için çabalardık.

    Allah’ın kelâmına sarılır, hayatımızı ona göre yaşardık.
    Sahi en son ne zaman okuduk? Cuma gecesinde mi, Ramazan’da mı yoksa hatırlamıyor muyuz bile?

    Nereye kadar gidecek bu böyle,
    Daha ne kadar şeytanı dinleyeceğiz?

    Başlamak gerekli, hem de geç olmadan…

    “Yapamam, yapamıyorum…” gibi yıkıcı cümlelerin ardına saklanma sakın kardeşim.

    “Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamâmen de terk edilmez.” sırrına göre hareket etmelisin. Çünkü insan yapmak istediklerine bir anda, tamamıyla ulaşamaz. Ne kadarını yapabiliyorsa onu elde etmek için çaba göstermelidir.

    Günde bir cüz Kur’an-ı Kerim okuyamayabilirsin ama bir sayfa okuyabilirsin değil mi kardeşim?
    Haydi bunu da yapamadık diyelim en azından bir ayet olsun okuyabilirsin değil mi?

    “İyi de günlük bir ayet okusam çok az olur, fazlasını da okuyamam ki.” diye düşünmeden önce şunu söylemek isterim kardeşim: Her şey küçük bir adımla başlar, hayatında çok güzel yollar kat etmiş insanları ilerleten bu adımlarıdır. Yaptığını küçümseme, Allah senin ihlasına binaen onu çok eder, merak etme. Ve emin ol bir düzen kurduktan sonra zaten sen isteyeceksin daha çok okumayı. Hem unutma ki kardeşim, bazı azlar vardır ki bazı çokları çok cihetlerden geçer.

    Bununla birlikte Kur’ân âyetlerinin nurlu bir tefsiri olan Risale-i Nurları her gün az da olsa okumaya çalışmalısın. Risale-i Nur, Kur’ân’ın imanî hakikatlerini kuvvetli delillerle açıklar, ispat ve izah eder. Ve asrımızın ihtiyaçlarına tam cevap verir, aklımızı ve kalbimizi tam tatmin eder. Bu eserlerden istifade ettikçe göreceksin ki Rabbimizi daha yakından tanımaya başlamışsın, günahlardan daha kolay kendini çeker olmuşsun. 

    Namazlarını düzenli bir şekilde kılmak için çabalamalısın kardeşim. “Olmuyor.” deyip vazgeçmek sana yakışmaz. Üzerinde olan Rabbin’in nimetlerini hatırla. Bunların şükrünü nasıl yapacaksın? Şükrün en net görünen hâli namazdır. 24 saat içinde 1 saat namaza ayırmak zor değil kardeşim, yeter ki sen bir yerden başla. Zira ömür su misali akıp gidiyor.

    Son olarak kardeşim eğer ki hâlâ bir şeyleri değiştirmeye, bir yerden başlamaya karar vermediysen başta sorduğum soruyu tekrarlamak istiyorum:

    “Biz ne yaptık ki bu gönlümüze sahibini tanımıyor?”
  • Önce mutsuzluktan kurtulmak gerekir. Sonra da mutluluktan. Mutluluk da çünkü bir hapishane olabilir.
  • 343 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitabı , önyargılı davranmamak sonuna kadar okudum ama sevemedim..Kitapta siyasi olaylardan ,dine , doğu -batı olaylarına kadar bir sürü alakasız olaylar ,iğneleyici bir dille anlatılmış ..Kitap, kendi içinde çelişiyor ; acımasız olan Cemal' i ne hikmetse bir merhamet sarıyor ,köylü giysilerinden ve memleketinden ,(Doğu kültürünün etnik giysileri ve bakış açısından ) kurtulmak için can atan Meryem nedense , Ege kıyısında yaşayan gözlemeci Doğulu ailenin yanında kendini çok rahat hissediyor ,memleketine özlem duyuyor ve onların yanına şalvar tarzı kendi yöresini hatırlayan giysiler giyince mutluluktan havalara uçuyor ..İlginç ..Profesör , belli bir kesimi hor görüyor ..Ülkenin gerçeklerini eleştiriyor süsü verilmiş kitaba ama nedense ben bazı şeylerin abartıldığını ve bazı kavramların göze hoş gosterilmeye çalışıldığını ,gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum ..Kitabın, ismini yansıtan pek bir tarafı yok , "mutluluk" la alakası da yok ..Sevmedim ama yine de emeğe saygımdan ötürü kitabı bitirdim ..
  • 218 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Türkiye İş Bankası Yayınları'ndan çıkan Beyaz Geceler, Dostoyevski'nin 1848 yılında yazdığı 5 öyküyü içeriyor: Beyaz Geceler, Başkasının Karısı, Noel Ağacı ve Nikâh, Haysiyetli Hırsız ve Yufka Yürekli. Sürgün öncesi yazdığı hikâyelerin en ünlüleri (Ev Sahibesi bir novella) ve en iyileri kabul edilen Beyaz Geceler ve Yufka Yürekli arasında sanırım ünü sebebiyle böyle bir tercih yapılarak Beyaz Geceler başlığı altında toplanmış diğer öyküler.


    Dostoyevski'nin en ünlü öyküsüne adını veren Beyaz Geceler herhangi bir mecaz içermiyor. Gerçek bir doğa olayı. Yaz aylarına girmeden bir hafta önce başlayan ve yaklaşık iki aya yakın bir süre devam eden, gökyüzünün bir türlü karanlığa kavuşamadığı doğa olayına verilen isim bu. Tabii Dostoyevski'nin edebiyat tarihine damga vurması sonrası bu doğa olayının Petersburg'la özdeşleşmesi ve ünlenmesi şaşırtıcı değil. Dün tesadüfen öğrenene kadar sadece Petersburg ve çevresinden gözlemlenebilen bir doğa olayı sanıyordum. Dün akşam 22:30 sularında şu an Litvanya'da bulunan eşi ve oğluyla görüntülü konuşma yapan kuzenimin "hava nasıl aydınlık orada hâlâ?" tepkisi sonrası Litvanya ve birkaç baltık ülkesinde daha Beyaz Geceler'in yaşandığını öğrendim. Güzel bir tesadüf oldu tam da kitabı okuduğum dönemde. Meraklısı varsa görmek için tek seçeneğiniz Rusya değil.


    Tıpkı Ev Sahibesi'nin Ordinov karakterinde kendini, Katerina karakterinde ise Bayan Panayev'i anlatan Dostoyevski aradan bir yıl geçmesine rağmen bu aşk acısından kendini kurtaramamış gibi görünüyor. 1848 yılında yazdığı öykülerin birçoğunda bunun izleri görülebiliyor. Bir hayal dünyasında yaşayan ve Petersburg'un kedisi, köpeği, kuşuyla konuşmasını geçtim, evleriyle bile bildiğin muhabbet eden hayalperest erkek karakterimiz bir gece Nastyenka karakteri ile karşılıyor. Nastyenka, Dostoyevski'nin aşık olduğu Bayan Panayev gibi evli değil. Ama başkasını seviyor ve evlenmek istediği erkeğin kendisine "bir yıl sonra geri dönüp seni isteyeceğim ninenden" diye vaatte bulunduğu süre dolmuş. Ama ortada yok kendileri. Bu arada ise karşılaşmalarını ve birkaç Beyaz Gece'de birbirlerine öykülerini anlatmalarını okuyoruz. Tıpkı bu öyküyü yazdığında 27 yaşında olan ve hiç karşılıklı bir sevgiyi tatmayan Dostoyevski gibi, hayalperest karakterimiz de Nastyenka'ya daha önce hayalleri dışında karşılıklı aşkı hiç bulamadığını anlatıyor. Beyaz Geceler aslında duygusal akımın etkisinde olmayan bir öykü olarak kabul ediliyor. Dostoyevski'nin özellikle sürgün sonrası romanlarında sıkça kullandığı aşk üçgenlerinin ilk örneğini Beyaz Geceler'de görüyoruz. Bu arada bu kısa öyküye de Puşkin'i yine ve yeniden sıkıştırmaktan geri durmamış. Artık Puşkin'in adını gördüğüm an gülümsemekten kendimi alamıyorum. Nasıl bir hayranlıktır bu!


    Başkasının Karısı isimli öykü ise olayların gelişimi açısından çok benzerlik taşımasa bile yine Bayan Panayev diye bağırıyor. Adı üstünde 'Başkasının Karısı' işte. Sürekli aldatıldığını düşünen paranoyak bir kocanın, karısının kendisini aldattığı şüpheleri eşliğinde, kendini bir kadının yatağı altında bulmasını ve yatağın altında başka bir erkekle karşılaşmasını anlatıyor Dostoyevski.


    Noel Ağacı ve Nikâh öyküsü ise oldukça tatsız ve kısa bir öykü. Dostoyevski'nin yaşı oldukça küçük bir kız çocuğuyla yakınlaştığına dair yaygın rivayetleri aklıma getiren bir öykü oldu. 10-11 yaşlarındaki bir kız çocuğuna düzenlenen davette yanaşmaya çalışan bir karakter ve bunu Noel ağacının arkasına saklanarak izleyip daha sonra bu adamın girdiği hâllere gülen bir karakter içeriyor. 5 yıl sonra küçük kız ve kendisine yanaşmaya çalışan adamın evliliğiyle sonlanıyor. Ne amaçla yazmış bunu Dostoyevski anlam veremedim.


    Haysiyetli Hırsız öyküsünde ayyaş ve yoksul bir adamın öyküyü anlatan karakterimizin hayatına ve evine birden girmesini dinliyoruz. Kurtulmak için evini bile değiştiren karakterimiz bir gün yeni evine döndüğünde bu ayyaşı sandığının üstünde görmesiyle bu adamdan kurtuluş olmadığını anlıyor ve onu düzeltmek amacıyla hayatına alıyor. Daha sonra bazı eşyalarının ortadan kaybolması sonrasında yaşanan olayları ve ayyaşın hasta yatağındaki itiraflarını içeren bir garip öykü.


    Sürgün öncesi yazdığı öykülerde benim için zirveye yerleşen ise Yufka Yürek oldu. İki arkadaşın dostluğunu ve Vasya karakterinin karşılıklı aşkı bulmasının anlatıldığı öyküde iş yerinde kendisine verilen, aslında herhangi bir aciliyeti olmayan görevi yetiştiremediği için gittikçe manyaklaşan karakterimizin sonu, duyduğu fazla minnettarlık ve mutluluktan dolayı akıl hastanesi oluyor. Dostoyevski yazdığı roman ve öykülerde karşılıklı aşkı buldurduğu ilk karakteri de delirtiyor yani. Fiziksel ve psikolojik olarak da kendinden benzerlikler taşıyan bu karaktere baktıktan sonra Dostoyevski o yaşına kadar iyi ki bulmamış aşkı dedirtti bana. Kafasında oluşturduğu öyküde bile kendini kaybediyor. Düşüncesinde ve hayallerinde bile fazla geliyor sanırım bu duygu. Eğer sürgün öncesi kendi hayatında da bulabilseydi aşkı, aklını bu karakter gibi kaybeder, biz de o ustalık eserlerini okuyamazdık büyük ihtimal (Okur bencilliği işte).