• Her ibâdetin olduğu gibi namazın da sünnetleri vardır. Bunlar vâcibleri tamamlar, sevabın artmasına vesile olurlar.Sünnetlere riayet, Resûlüllah`a muhabbet ve sevginin nişânesidir. Bununla beraber sünnetleri terketmek, namazın bozulmasını ve iâdesini icabettirmez. Ancak tenbellik ve lâkaydlıkla sünnetleri terk etmeyi âdet hâline getirmek, Resûlüllah`ın şefâatinden mahrum kalmayı netice verebilir. Namazın Sünnetleri Nelerdir? Namazın belli başlı sünnetleri şunlardır:



    1 - Beş vakit namaz ile Cuma namazı için ezan ve kamet getirilmesi. Cemaatle kılınacak kaza namazları için de, ezan ve kamet okunması sünnettir. Kendi evlerinde tek başına namaz kılan erkekler için, ezan ve kamet müstehabdır. Kadınların ise, ezan ve kamet getirmeleri gerekmez.

    2 - İftitah tekbîrini alırken elleri yukarıya kaldırmak. Erkekler, ellerini, başparmakları kulak yumuşaklarına değecek kadar, kadınlarsa ellerini parmak uçları omuzlarına kavuşacak şekilde göğüslerinin hizasına kadar kaldırıp o vaziyette Allâhü Ekber derler. Bu esnada parmakların normal şekilde açık bulunması ve avuç içlerinin de Kâ`be`ye dönük bulunması gerekir. * Ellerin kaldırılması hususunda, bâzı âlimler, tevhide işarettir demiştir. Bâzıları, dünya işlerini arkaya atıp bütün varlığıyla kıbleye ve namaza yönelmek içindir demiştir. İbn-i Ömer (ra)`den rivayet edilir ki: "Namaza başlarken el kaldırmak, namazın zinetidir (süsüdür). Her kaldırışta 10 sevap vardır. Her parmağa bir sevab düşer."

    3 - İftitah tekbirini alır almaz el bağlamak. Erkekler göbek altına, kadınlarsa göğüs üstüne el bağlarlar. Erkekler sağ elin baş parmağı ile serçe parmağını halka şeklinde bulundurarak, bununla sol bileklerini üstten tutup diğer üç parmaklarını sol kol üzerine uzatırlar. Kadınlar ise, halka yapmaz, sağ ellerini tam sol elleri üzerine korlar.

    4 - Eller bağlandıktan sonra birinci rek`atta Sübhâneke`yi okumak, sonra da Fâtiha`ya başlamadan evvel Eûzü-Besmele çekmek. Diğer rek`atların başında da Besmele çekmek sünnettir.

    5 - Sübhâneke ve Eûzü-Besmele`yi sessizce okumak. Zamm-ı sûreden evvel Besmele çekilmez. Yalnız İmam-ı Muhammed, hafî kırâetle kılınan namazlarda Fâtiha`dan sonra okunacak sûre başında Besmele çekilmesini caiz görür. * Sabah ve öğle namazlarında uzun mufassal, ikindi ve yatsı namazında orta mufassal, akşam namazında kısa mufassal okumak da sünnettir. Mufassal, Kur`ân-ı Kerîm`in son 7 de 1 kısmıdır. Üçe ayrılır. Uzun mufassal, Hücürât sûresinden Bürûc sûresine kadar olan kısımdır. Orta mufassal, Bürûc sûresinden Beyyine sûresine kadar olan kısımdır. Kısa mufassal da, Beyyine sûresinden aşağı olan kısımdır. Bu okuyuş, ikâmet ve vaktin genişliği durumunda söz konusudur. Yolculukta, vakit darlığında veya herhangi bir zaruret durumunda ne okunursa olur. Nitekim Resûl-i Zîşân Efendimiz, bir sabah namazını Muavvizeteyn (Felâk ve Nas sûreleri) ile kıldırmışlar, ashabın "namazı kısalttınız" suâline cevaben: "Bir çocuğun ağlamasını işittim. Annesinin telâşlanmasından korktum" buyurmuşlardır. Yolculuk sırasında sabah namazını Kâfirûn ve İhlâs sûreleri ile kıldırdıkları da rivayet edilmektedir. * Sabah namazının birinci rek`atını, ikinci rek`atından 2 misli uzatmak da sünnettir.

    6 - Fâtiha`nın sonunda okuyan ve işiten içinden Âmin demek. "Âmin"in mânası "duâlarımızı kabûl buyur" demektir.

    7 - Rükû`a eğilirken Allâhü Ekber demek.

    8 - Rükû`da, üç kere سُبْحَانَ رَبِّى الْعَظيمْ Sübhâne rabbîye`l-azîm demek. Beş veya yedi kere de denebilir. Tesbihi tamamen terk veya eksik söylemek tenzihen mekruhtur.

    9 - Rükû`dan kalkarken سَمِعَ اللّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ Semiallahü limen hamideh demek. 10 - Bunun ardından رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ

    Rabbena leke`l-hamd demek.

    11 - Kıyamda iken bir özür bulunmadıkça ayakların arasını 4 parmak kadar açık tutmak. Şişmanlık, fıtık gibi bir özür hâli varsa, ayakların arası daha fazla açılabilir.

    12 - Rükû`da parmaklar açık olarak dizleri eller ile tutmak. Kadınlar dizlerini elle tutmazlar, sadece ellerini dizler üzerine koyarlar.

    13 - Rükû`da dizleri dik tutup bükmemek.

    14 - Rükû`da arkayı dümdüz tutmak. Başla sırtı aynı hizada bulundurmak. Kadınlar rükû`da dizleri bükük ve arkaları biraz yukarıya meyilli dururlar.

    15 - Secdeye varırken, yere önce dizleri, sonra elleri, sonra yüzü koymak.

    16 - Secdeden kalkarken evvelâ yüzü, sonra elleri, sonra dizleri yerden kaldırmak.

    17 - Secdelere varırken secdelerden kalkarken Allâhü Ekber demek. Rükû`a giderken ve rükû`dan kalkarken, secdeye varırken ve secdeden doğrulurken alınan tekbirlere intikal tekbirleri denir. Bu tekbirlerin yerinde olmasına çok dikkat edilmelidir. Meselâ, rükû`a giderken Allahü Ekber diyerek eğilmeye başlanacak ve rükû`a varışta tekbir de bitmiş olacaktır. Rükûa vardıktan sonra tekbir alınması doğru değildir. Diğer intikal tekbirleri için de durum aynıdır.

    18 - Secdelerde yüzünü iki elin arasına almak ve eller yüzden geri ve uzakta bulunmak. El ayası yere ve parmaklar da birbirine bitişik olmalıdır.

    19 - Secdelerde üç kere سُبْحَانَ رَبِّىَ اْلاَعْلى Sübhâne rabbiye`l-a`lâ demek.

    20 - Secdede iken karnını uyluklarından, dirsekleri böğründen ve kollarını yerden uzak tutmak. Yani kolunu yere ve böğrüne yapıştırmamak. Kadınlar ise, secdede kol ve dirseklerini yere koydukları gibi böğürlerine de yanaştırırlar. Karınlarını da uyluklarına yapıştırırlar. * Kollarını böğründen ayırmak, cemaatın izdihamında, başkalarına eziyyetten sakınmak için terk olunur.

    21 - İlk ve son oturuşlarda ve secde aralarındaki oturmalarda, elleri kıbleye karşı bir halde, uyluklar üzerine koyarak oturmak.

    22 - Otururken sol ayağını yere yayıp üstüne oturmak, sağ ayağını ise, parmakları Kâ`be`ye dönük şekilde içe kıvırarak dikmek. Kadınlar ise, ayaklarını sağa doğru yatırarak otururlar.

    23 - Tehıyyât`ı sessizce içinden okumak.

    24 - Son oturuşta Tehıyyât`dan sonra Salâvat ve diğer namaz duâlarını okumak.

    25 - Gayr-i müekkede sünnetlerin (ikindi ile yatsının ilk sünnetleri) ilk oturuşunda Tehıyyât`dan sonra Salâvatları okumak. Terâvihin de her oturuşunda Tehıyyât ile beraber Salâvatlar okunur.

    26 - Selâm verirken yüzünü önce sağa, sonra da sola çevirerek selâm vermek. Yalnız kılan selâm verirken Kirâmen Kâtibîn meleklerini düşünür, cemaatle kılan ise melekleri, cemaati ve imamı düşünür, böylece onlara selâm vermiş olur. 27 - Cemaatle namaz kılarken bir veya daha fazla rek`ata yetişememiş kimsenin yetişemediği rek`atları tamamlamak için, imamın sola da selâm vermesini beklemesi.

    28 - Önü açık bir yerde namaz kılındığında sütre edinilmesi de sünnettir.

    29 - İlk ve son oturuşlarda Tehıyyât okunurken lâ ilâhe denince sağ elin şehâdet parmağını kaldırıp, illâllah derken de indirilmesi sünnettir. Bunu yaparken de baş parmak ile orta parmak halka edilmeli; diğer iki parmak da içe bükülmelidir. Bir çok kimseler bu sünneti yapamazlar. Bu yüzden terki daha uygun bulunmuştur.

    30 - Son oturuşta salâvatlardan sonra ve selâmdan önce dua edilmesi de sünnettir. Bu dua, Kur`an`daki duâ âyetlerinden biriyle yapılmalı veya bunlara benzer bir dua olmalıdır. Kullardan istenebilecek şeyler hakkında namazda dua edilmesi (meselâ, "Ya rabbi! Bana şu kadar para ver" denilmesi) câiz görülmemektedir. Namazların sonunda mu`tâd olan رَبَّنَا اتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى اْلاخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ Rabbenâ âtinâ fi`d-dünyâ haseneten ve fi`l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe`n-nâr. رَبَّنَا اغْفِرْلى وَلِوَالِدَىَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

    Rabbenağfirlî ve li-vâlideyye ve li`l-mü`minîne yevme yekûmü`l-hısâb ayetlerinin okunmasıdır.

    31 - Namazın sonunda sağa ve sola Esselâmü aleyküm ve rahmetullah diye selâm vermek. İmam selâmında, tüm cemaati ve hafaza meleklerini niyet etmelidir. Muktedî, selâmında, cemaatle beraber imamı da niyete almalıdır. Kendi başına namaz kılan ise, selâmında melekleri niyet etmelidir. * Sübhâneke: سُبْحَانَكَ اَللّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ وَتَعَالَى جَدُّكَ )وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ( وَلا اِلهَ غَيْرُكَ Sübhânekellâhümme ve bihamdik ve tebârekesmük ve teâlâ ceddük (ve celle senâük) ve lâ ilâhe ğayrük. Allahım, seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana hamd ederim. Senin ismin mübârek, saltanat ve azametin yücedir. Senden başka ilâh yoktur. * Salâvatlar: اَللّهُمَّ صَلِ عَلى مُحَمَّدٍ وَعَلى الِ مُحَمَّد كَمَا صَلَّيْتَ عَلى اِبْرَاهيمَ وَعَلى الِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَميدٌ مَجيدٌ Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahiyme ve alâ âli İbrâhiym. İnneke hamidün mecid. اَللّهُمَّ بَارِكْ عَلى مُهَمَّدٍ وَعَلى الِ مُحَمَّد كَمَا بَارَكْتَ عَلى اِبْرَاهيمَ وَعَلى الِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَميدٌ مَجيدٌ Allahümme bârik alâ Muhammedi ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ brâhime ve alâ âli İbrâhîm inneke hamîdün mecîd. * * *
  • Günümüzde bazı çevrelerde İslâm’ı anlayıp yaşamak için sadece Kur’ân’ın yeterli olduğu, dolayısıyla “Kur’ân bize yeter.” ifadelerinin etkili olduğu görülüyor. Bu düşüncedeki hadisleri ve sünneti hafife alanların tehlikeli gizli maksadı nedir?

    Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.

    Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.

    Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı (hükümleri, emirleri) çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.

    HADİS VE SÜNNETİN DİNİMİZDEKİ ÖNEMİ NEDİR?
    Kur’ân ve Sünnet, birbirinden ayrılmaz iki esastır. Kur’ân, Efendimiz’in hâl ve davranışlarıyla tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bizler de, bilhassa günümüzde, güyâ sûret-i haktan görünerek “Kur’ân bize yeter!” diyen, böylece Kur’ân’ın canlı bir tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışan gürûha karşı son derece uyanık olmalıyız.

    Tâbiîn neslinin fıkıh ve hadis âlimlerinden Eyyûb es-Sahtiyânî buyuruyor ki:

    “Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o; «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.”[1]

    Kur’ân-ı Kerîm, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kalbine indirilmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “Muhakkak ki o (Kur’ân), Âlemlerin Rabbinin indirdiği (kelâm-ı ilâhî)dir. Onu, Rûhu’l-Emîn; uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça ile Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 192-195)

    Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye Sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)

    Kur’ân-ı Kerîm’in hem lâfzı, hem mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. Allah Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri ise, lâfzı Efendimiz’den, mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır.

    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

    “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)

    Ashâb-ı kirâm efendilerimiz çok iyi biliyorlardı ki, Allah Rasûlü’nün yaptıkları, Allâh’ın yapılmasını istediklerinden ibâretti. O’nun muallimi ve mürebbîsi Allah Teâlâ idi. O, hevâsından konuşmaz, ancak Allah’tan geleni tebliğ ederdi.

    Bilhassa şu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu, açıkça ifade etmektedir:

    “…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar…” (el-A‘râf, 157; ayr. bkz. et-Tevbe, 29)

    Yine buyruluyor:

    “…Peygamber size ne verdiyse onu alın; neyi de yasakladıysa ondan sakının…” (el-Haşr, 7)

    “(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31)

    Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edildi. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmadan, O’nun Sünnet’ine tâbî olmadan, Kur’ân’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.

    Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsilâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.

    Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Bunları bize Peygamber Efendimiz bildirmiştir.

    Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.

    Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.

    Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.

    Hâlbuki; sahâbenin de Sünnet-i Seniyye’yi aslî bir kaynak gördüğünde hiçbir şüphe yoktur.

    Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın halifeliğinde Basra kadılığı yapan İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh-’a bir adam gelerek:

    “–Siz bize bazı hadisler rivâyet edi­yorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” der.

    Bunun üzerine İmrân -radıyallâhu anh-:

    “–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” der. Adam:

    “–Hayır.” deyince, İmrân -radıyallâhu anh-:

    “–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz. Biz de Allâh’ın Nebîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrendik.” diyerek buna benzer başka misaller de zikreder.[2]

    Zaten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:

    “Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’daki­lerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır…” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)

    “Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Ke­rîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltu­ğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diye­ceği (günler) yakındır…” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)

    Bunlar, hakîkaten mûcizevî hadîs-i şerîfler… Zira bizler, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği o günlere, yani Sünnet-i Seniyye’nin gözden düşürülmek istendiği zamana ulaşmış bulunuyoruz. Bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye gayret etmeliyiz.

    Bu hususta da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ-’ya şöyle buyurmuştur:

    “Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine çok dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola (dünyevî menfaatlere) meyledenlerden alma!”[3]

    Unutmamalıyız ki Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i, Kur’ân ile nasıl amel edileceğini gösteren yegâne rehberdir. Dolayısıyla Sünnet’e yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibariyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını, aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.

    Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî der ki:

    “Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)

    Dolayısıyla sünnetlerin birer birer hayatımızdan çıkması, -Allah korusun- ebedî kurtuluşumuzu da pamuk ipliğine bağlı hâle getirir.

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

    “Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, I, 171/318)

    Bu sebeple Sünnet-i Seniyye’ye çok dikkat edeceğiz. Zira Sünnet düşmanlarının hedefi, İslâm’ın içini boşaltmaktır.

    Nitekim dinler tarihinde Yahudîlik ve Hristiyanlığın bozulması da böyle başlamıştır. Önce peygamberlerin sünnetleri terk edilmiş, daha sonra da îtikad ve ibadetler tahrif edilmiştir.

    Meselâ mühtedî âlimlerden Abdülehad Dâvûd Efendi, tahrifin amelî buudunu şöyle îzah eder:

    “Sünnet kaldırıldı yerine vaftiz geldi, namaz kaldırıldı yerine âyin geldi, oruç kaldırıldı yerine perhiz geldi.”

    Daha sonra tesettür terk edilerek yalnızca râhibelere mahsus bırakıldı. Hattâ günümüzde râhibelerin dahî tesettürü kaldırılmaya başlandı.

    Böylece Hristiyanlık, ilâhî bir din olmaktan çıktı. Tahrif oldu, bozuldu. Bir hayat nizâmı olmaktan çıkarılıp bir marka, bir tabelâ hâline geldi.

    Bugün yegâne hak dîn olan İslâm’a da aynı tuzak kurulmaya çalışılıyor. Sünnet-i Seniyye’yi dışlamak sûretiyle İslâm’a da bu hristiyanî tahrifat yapılmak isteniyor. Mü’minler olarak bu nevî gizli ve açık din düşmanlarına karşı son derece uyanık olmamız şarttır. Unutmayalım ki mezhepler Sünnet’in, Sünnet de Kur’ân’ın muhâfızıdır.

    Bunun için;

    * İslâmî ilimlerin ihlâs ve takvâ içinde tahsil edilebileceği müesseseleri kurmak ve yaşatmak şarttır.

    * Hadis usûlü ve benzeri ilimleri hakkıyla bilen ve müdâfaa edebilen takvâlı âlimler yetiştirmek elzemdir.

    Dipnotlar:

    [1] Hâkim, Maʻrifetü Ulûmi’l-Hadîs, s. 65; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 16.

    [2] Ebû Dâvûd, Zekât, 2/1561; İbni Ebî Âsım, es-Sünne, II, 386; Taberânî, el-Muʻcemü’l-Kebîr, XVIII, 219.

    [3] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, el-Medînetü’l-Münevvere, el-Mektebetü’l-İlmiyye, s. 121.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Ocak Sayı: 148
  • ''Rivayet ederler ki, günümüzden elli yıl kadar önce Diyarbekir'de, adına Divana derler bir köy vardı. Bu köyün imanı ne yazık ki yetmişini çoktan geride bıraktığı için, ruhu cennet sevinciyle bedeninde pek rahat durmuyor, adamcağız birtakım bunama alâmetleri arzediyordu. İhtiyar imam rekatların sayısını sık sık unutuyor, zaman zaman secdede uyuyup kalıyordu. Sonraları ise namaz vakitleri minarenin şerefesinden ezan yerine, elini kulağına götürüp gazel okumaya, cuma hutbelerinde ise cemaate askerlik anılarını anlatmaya başladı. Nihayet günün birinde sayı mefhumun unutur gibi oldu: sayılar arasındaki nicelik farkını tam olarak kestiremediğinden rekâtları hesaplayamadı ve yatsıyı kılmaya gelen cemaate bütün gece namaz kıldırıp onları sayısız sevaba garketti...''. :)
  • 264 syf.
    ·1 günde·9/10
    KİTAP DEĞERLENDİRMESİ / BÜLENT ŞAHİN ERDEĞER – RİVAYET Mİ, HADİS Mİ SÜNNET Mİ – Yüzlerce Yıllık Kavram Kargaşası

    Yeni bitirdiğim ve değerlendirmesini yapmak istediğim bu seferki kitap, gerçekten de çok önemli bir boşluğu doldurma ve alt isminde de belirtildiği üzere yüzlerce yıllık bir kavram kargaşasına ışık tutup çözme yolunda epeyce emek verilmiş bir eser.

    Güncel tartışmaların da merkez üssü olarak niteleyebileceğiz bu mesele üzerine yazılmış bu kapsamlı ve çok gerekli eser için hocama teşekkür ederim. Bu konuda bir kitap yazmak gerçekten de çok zor bir iş. Zira kavramlar birbirine girmiş durumda denilebilir. Aşırılıklara kaymak an meselesi. Öyle ki bir taraf Kuraniyyun aşırılığı, diğer taraf rivayeti ayet ile eş, hatta zaman zaman ayete üstün tutan “hadisçilik” aşırılığı… Sosyal medyadan ve çevremizden gözlemlediğimiz kadarıyla çoğunluk uçlardan birisine kaymış durumda maalesef. Oysaki kavramları doğru tahlil edersek uzlaşılamayacak bir durum yok ortada. Hoca bu çok ince ve keskin çizgi üzerinde gayet itidalli ve net izah etmiş meseleleri.

    Şimdi madde madde olarak değerlendirmeme geçmek istiyorum;

    1- Yazar kitapta, zalim ve fasık Emevi sultanları döneminde yoğunlaşıp hız kazanan tedvin faaliyetlerini, rivayetlerin nasıl “hadis-i şerif” lere dönüştüğünü çok güzel ve çarpıcı bir şekilde izah etmiş. Sayfa 171’deki, “Siyasi Otoritenin Resmi Yazıcıları” bölümünde “hadis uydurma memurlarını” isimleri ile vererek çok üzücü ve trajik gerçekleri sunmuş. Olmayan ravilerin hatta sahabelerin nasıl hadis uydurma atölyelerinde (Bu benzetme Hatiboğlu Hoca’ya aittir) imal edildiğini izah ederken kitabın sonunda kurgulanmış 150 uydurma sahabi listesini bile vermiştir.

    2- Sayfa 185’te; “Mana İle Rivayet Ve Çağdaş Bilimsel Kanıtlar” başlığı altında kulaktan kulağa aktarım metodunun nasıl sağlıksız bir yöntem olduğunu pekçok bilimsel veri ile izah etmiştir. Şu pasajın fotoğrafını almış olsam da burada alıntı yapmayı da önemli görüyorum:

    “Yukarıda detayıyla verdiğimiz akli veriler de göstermektedir ki insanların görsel şahitlikleri bile bir başka kişiye aktarım esnasında ciddi biçimde değişime açıktır. Hele ki görülmemiş sadece duyulmuş bir rivayetin aktarımı da bu değişim, bozulma ve çarpıtmaya bir hayli açıktır. Dikkat ediniz çalışmamızın başlarında değindiğimiz siyasal müdahaleleri yok saysak, tüm doğallığıyla müdahaleye uğramamış kabul etsek dahi Resulullah’a atfedilen rivayetlerin “Nass” olarak kabul edilemeyeceği ortadadır. Kaldı ki yukarıda alıntıladığımız bilimsel veriler bizzat yaşanılan bir olayı gözle görmeyi konu edinirler. Bir de görülen tanıklığın olayı görmeyen kişilerce sözlü aktarımını düşünelim. Sözel rivayet akratımında rivayet içerisindeki bilginin uğradığı değişimleri en iyi “kulaktan kulağa” adlı oyunda gözlemleriz. Şu örnek gayet açıktır…” (Sayfa:193)

    3- Sayfa 213 kitabın özeti niteliğinde olup harika ifadeler içermektedir. Bazı cümleleri buraya almak istiyorum: “…Şüphesiz kitaplardaki rivayetlerin vahiyliğini dayatmak ne kadar yanlış ise, Kuran’ı ve sünneti birbirinin alternatifi görerek yanlış bazı rivayetler yüzünden bütün rivayetleri ve sünneti dışlamak da o kadar yanlış bir tutumdur…”, “…Rivayet ekolü terminolojisinde sünnet ifadesi hem uygulama, hem hadisler için ortak olarak kullanıldığı için bu karışıklık meydana gelmiştir. (Benim de “Kuran Bize Yeter Söylemi” kitabı için Prof. Dr. Enbiya Yıldırım’a yaptığım itirazda üzerinde durduğum konu / M.S.) Değilse aklı başında hiçbir Müslüman Rasulullah’ın yaptığı uygulamaya ve din olarak buyurduğu bir söze karşı çıkması veya dışlaması sözkonusu değildir.”, “…Onun İçin tümden kabul yahut red yerine, iki taraf da yemeğin yanmış kısmını kesip atmak, düşen kılı çıkarmak ve pirincin taşlarını ayıklamak gibi bir yöntem izleseler daha makul, bilimsel ve yararlı bir iş yapmış olurlar…”

    4- Sayfa 207’deki “Akıl mı, Nakil mi Kavgası” başlığı ile verilen bölümde Mutezile ve Rey Ekolü çatışması irdelenmiş akli çıkarımlar ile bile reddedilebilecek hadis örnekleri verilmiştir.

    5- Sayfa 86’da peygamberimizin veda hutbesinde söylediği rivayet edilen ve her ekolün kendisine uygun olan versiyonunu aldığı meşhur “ümmete bırakılan şey” hadisinde yazar bu hadisin 3 değişik versiyonunun olduğu şerhini düşmeden Muvatta’daki rivayeti, yani “Size Kuran ve sünnetimi bırakıyorum..” almış. Kütüb-i sitte’den Müslim, Ebu Davut ve İbn Mace versiyonu ise “Size Kuran’ı bırakıyorum” şeklindedir. Bir de şiilerin esas aldığı: “Size Kuran’ı ve ehl-i beytimi bırakıyorum…” şeklinde olanı mevcuttur. Elbetteki bir tanesi tercih edilebilir ancak ortada böyle bir karmaşanın olduğu da izah edilmeli idi. Tercih edilen rivayet aynı zamanda bugün ve geçmişte “rivayet dini” savunucularının temel delillerinden birisi olmuştur.

    6- Sayfa 81’de: “…Azı dişlere sahip hayvanlar, pençeleri olan kuşlar ve ehlileştirilmiş eşekler peygamber tarafından yasaklanmıştır…” denilirken; Sayfa 98’de; “…Resulullah kendiliğinden, Allah’ın bildirmesi olmaksızın ne helal koyabilir ne de haram…” denilmektedir. Bu iki ifade arasında çelişki gözükmektedir. Ancak sayfa 81’deki pasajda: “…Bununla birlikte bu yasaklama bu tür şeyleri yemekten uzak insan doğasının/fıtratının betimlenmesidir. Bu yüzden bu yasaklama sünnet olarak betimlendirilemez. Bu yüzden Kuran’da belirli bazı yiyeceklerin yasaklanması (6/46 ve 2/173) yanlızca insan fıtratının betimlenmesidir. İnsan özünde bilir ki aslan, kaplan, fil, karga, kartal, akbaba, örümcek ve insan eti yenilemez…” açıklaması da mevcuttur.

    Sayın yazar ile bu kitabını aldığım Zonguldak ziyaretinde ayak üstü ve çok kısa olarak bu yeme içme haramlıkları meselesini konuşmuştuk. Şimdi bu değerlendirmede uzun uzun bu konuya tekrar girmek istemiyorum ancak “Kuran’da zikredilen 4 şey haricinde ve peygamberce de yenilmesi yasak olan hayvanlar ilan edilebilir…” denilirse arkasından çok sayıda ve çok kritik sorular gelmektedir. Ben bu konuyu detaylı olarak, CEVAP BEKLEYEN SORULAR kitabımın 87-92. Sayfalarına işledim ve soruları-tezleri izah etmeye çalıştım. İlgilenenler oraya bakabilirler.

    7- Sayfa 103’te: “… Ayrıca bir uygulamanın (sünnetin) Kuran’a uygun olması ve bizden önceki Müslüman nesillerce kitlesel olarak uygulanarak bize intikal etmesinin bu yaklaşım sahiplerince (sünneti inkar edenler kastediliyor / M.S.) hiçbir değerinin olmaması sorgulanmamaktadır. Oysa aklen böylesi uygulamalar üzerinde kitlesel bir konsensüs bulunuyor olması, bu uygulamaların Allah resulü ve arkadaşlarından bize ulaştığının güçlü bir delilidir…” Okuyan arkadaşlarım bilirler ki ben de her iki kitabımda yazarın belirttiği gibi böylesi kitlesel uygulama ve üzerinde kitlesel bir konsessüsün oluştuğu durumlara hiçbir değer verilmeyip sorgulanmaması üzerine uzun uzun durmuştum. Ancak burada 2 kategoriden behsetmek gerekmektedir.

    Birincisi alıntının başında belirtildiği gibi Kuran’da bulunmayan ama Kuran’a ters olmayan konularda oluşan kitlesel uygulama örnekleri olup, maalesef bu konuda da “Kuran’da bu geçmez öyleyse yoktur, Peki Kuran’da geçiyor mu? Vs…” anlayışı oldukça yaygındır. Namazın vakitleri, rekatları, rükunları vs.. konularında “Kuran’da yoktur” deyip tartışma çıkarmanın bir anlamı yoktur. Mütevatir sünnete uymakla bir şey kaybetmeyiz. “Namaz sonunda niye selam veriyoruz Kuran’da geçiyor mu?” ve benzeri yüzlerce herze ve boş tartışma hergün sosyal medyada havada uçuşmaktadır.

    İkinci ve daha önemli/sorunlu başlık ise (benim daha çok üzerinde durduğum/çalıştığım) Kuran’dan dayanak almayan ve hatta yer yer Kuran’a aykırı gözüken hususlarda oluşan kitlesel konsensüs ve kitlesel uygulama örneğinin olduğu konulardır. Kadınlara Cuma namazının farz kabul edilmemesi, hayızlı kadınlara oruç tutma yasağı (bir kesimin görüşüne göre namaz kılma yasağı da bu kapsama alınabilir), 60 gün oruç keffareti meselesi vs… Bu durumlarda nasıl bir tavır almak gereklidir? Tartışılması ve çözüm bulunması gereken asıl sorun bunun nasıl böyle olabildiğidir. Kitapta bu konuda bir başlık açılsaydı çok yerinde olurdu.

    Dikkat edilirse yazarın sayfa 67’nin sonunda çok güzel ifade ettiği gibi “inançları ve teorik konuları sünnet kapsamında almayıp” üzerinde ne kadar ittifak olursa olsun mehdiyet, şefaat, kabir azabı gibi pek çok, uygulamalı olmayıp inanç konumunda olan meseleleri kapsam dışında tuttum.

    Bu güzel ve değerli çalışması için Bülent Şahin ERDEĞER’i bir kez daha tebrik eder, konuya ilgili ve alandaki tartışmaları takip eden/içinde olan herkesin kitabı mutlaka ama mutlaka okumasını tavsiye ederim. / METİN SEVİL
  • Peygamber'i, boyuna namaz kılar, oruç tutar, dua ederdi zannedenler yanılırlar. Namaz kılardı, fakat daima değil. Orucu da öyleydi.Hatta yola, savaşa giderken herkesin önünde oruç yedi ve halka da oruçlarını bozmalarını, yolcu iken oruç tutanların kendisine asi olacaklarını söyledi. Savaş zamanlarında ve yolda iken namazlarını da çabuk kılar ve dört rekâtları ikiye indirirdi.
  • Bir günde 5 vakit namaz rekatları toplamı 40 rekattır. Bunun 17 rekatı farz, 20 rekatı sünnet ve 3 rekatı da vacip olan vitr namazıdır.

    5 Vakit Namazın Rekatları
    Sabah namazı 4 rekat, öğle namazı 10 rekat, ikindi namazı 8 rekat, akşam namazı 5 rekat ve yatsı namazı 13 rekattır. Her vaktin namaz rekatları ayrı ayrı aşağıda gösterilmiştir ve buna göre her namazın rekat sayıları verilmiştir.

    Sabah Namazı: 4 Rekat
    - 2 Rekat sünnet,
    - 2 Rekat farz.
    Bakınız: Sabah namazı kılınışı

    Öğle Namazı: 10 Rekat
    - 4 Rekat ilk sünnet,
    - 4 Rekat farz,
    - 2 Rekat son sünnet.
    Bakınız: Öğle namazı kılınışı

    İkindi Namazı: 8 Rekat
    - 4 Rekat sünnet,
    - 4 Rekat farz.
    Bakınız: İkindi namazı kılınışı

    Akşam Namazı: 5 Rekat
    - 3 Rekat farz,
    - 2 Rekat sünnet.
    Bakınız: Akşam namazı kılınışı

    Yatsı Namazı: 13 Rekat
    - 4 Rekat ilk sünnet,
    - 4 Rekat farz,
    - 2 Rekat son sünnet,
    - 3 Rekat vitir.
    Bakınız: Yatsı namazı kılınışı

    Cuma namazı: 16 rekat
    - 4 rekat cumanın ilk sünnet,
    - 2 rekat cumanın farz,
    - 4 rekat cumanın son sünnet,
    - 4 rekat Zuhri ahir,
    - 2 rekat vaktin son sünneti.
    Bakınız: Cuma namazı kılınışı



    Namaz rekatları konusunda açık bir ayet bulunmamaktadır. En büyük delil, Hz. Peygamberin (s.a.v.) kıldığı namazladır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.); "Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız siz de öyle kılın." (Buhari, Müslim)

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.),namazların rekat sayılarını ve kılınış şeklini uygulamalarıyla öğretip açıklamış, kendisine bu konuda soru soran kişiye, "İki gün bizimle kıl" diyerek onu uygulamalı olarak öğrenmeye yönlendirmiştir. (Müslim)

    Hadis kaynaklarına göre Miraç gecesinde namaz önce 50 vakit olarak bildirilmiş, Musa peygamberin bunun insanlara ağır geleceği şeklinde ikazları üzerine İslam peygamberinin birkaç kere geri dönüp Allah’tan namazı hafifletme dileği üzerine namaz rekatları 5 vakite indirilmiştir.

    Ramazan aylarında kılınan Teravih Namazıda 20 rekattır. İkişerli veya dörderli olarak kılınabilinir. Bunula beraber bayram namazları 2 rekattır ve cemaatle kılınır.
  • Söz gelimi namâz, oruç, hac ibâdetleri
    Kur'ân-ı Kerîm'de emredildiği hâlde detayları ve nasıl tatbik edileceği hakkında bilgi bulunmamaktadır. Namâzların rekâtları, oruçta uyulması gereken kurallar, hacda yapılacak ibâdetler Kur'ân-ı Kerîm'de yer almadığından dolayı bunları Hz. Peygamber'in açıklamalarıyla anlayabilmekteyiz.