Bu kitap beni hem gülümsetti hem içimi ısıttı. Okurken sanki sayfaların arasında bir huzur saklanmış gibiydi.
Küçücük bir kitap ama içinde çok fazla şey var: inanç, sevgi, bilgelik, hatta biraz çocukluk.
Hikâye, Yahudi bir çocuk olan Momo ile Müslüman bir bakkal olan Mösyö İbrahim’in dostluğunu anlatıyor.
Bir yanda yalnız, sevgisiz büyüyen bir çocuk; diğer yanda dünyaya sakin, anlayışlı gözlerle bakan yaşlı bir adam.
İkisi yan yana geldiğinde kitap, adeta “insan olmanın” dersine dönüşüyor.
En çok güldüğüm sahne ise Momo’nun gözleri bağlı şekilde ibadethaneleri kokularından tanımaya çalıştığı bölümdü:
“Burası mum kokuyor, Katolik.”
“Burası buhur kokuyor, Ortodoks.”
“Ve burası da ayak kokuyor, Müslüman.”
O son cümlede hem güldüm hem düşündüm… Çünkü Mösyö İbrahim’in cevabı çok güzeldi:
“İnsan kokan bir ibadet yeri seni rahatsız mı ediyor?
Çünkü bu yer insanlar için yapılmış bir yer.
İnsanlar varsa, koku da olur.
Tanrı’ya giden yerde insan kokusu varsa bu kötü bir şey değil, çünkü orası insan dolu bir yerdir.”
Mösyö İbrahim bir Müslüman ama aynı zamanda bir sufi — yani kalbiyle gören bir insan.
Dinin özünü dış görünüşte değil, sevgide buluyor.
Onun gözünde herkes Tanrı’ya ait; kimse dışlanmıyor, kimse eksik sayılmıyor.
Belki de bu yüzden Momo’nun hayatına en çok dokunan kişi o oluyor.
Kitabın sonunda Momo artık o eski Momo değil.
Hayata küsmüş bir çocuktan, sevgiyle dolu bir adama dönüşüyor.