• 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Küçük Ses - Joss Sheldon
    (( SPOİLER İÇERİR ! ))
    (Hocamın tavsiyesiyle okuduğum çok güzel bir kitap olur kendileri.Bir solukta bitireceğiniz nefis bir kitap diyebilirim.Hepinize mutlaka okumanızı tavsiye ederim.)
    Küçük Ses, kendini bulmaya çalışırken toplumun değer ve tutumlarına toslayan Yew Shodkin'in trajik ve gerçekçi hikayesidir. Shodkin toplumsal normların dayatmalarıyla istemediği kişiye,kişilere dönüşür.Kısırdöngü gibi ana kahramanımızın hayatını kuşatmaya başlar. Küçük Ses, ana kahramanımız Shodkin'in beyninde yaşayan bir yaratıktır. Shodkin buna "Egot" der. Onu zihninin bir parçası, bir arkadaşı olarak görür.Egot, Shodkin'in istemediği şeyleri yapmaması konusunda ona seslenmelerde bulunur.Kimseye itaat etmemeye başlar. Shodkin içinde bulunduğu toplumun kurallarına uymamaya ,toplum içinde hoş karşılanmayan davranışları sergilemeye ve ailesi ,öğretmenleri tarafından cezalar almaya başlar.Herkes Shodkin'e kötü ,saygısız çocuk gözüyle bakarlar.Sonunda bu davranışlarına son vermesini isteyen okul müdürünün vermiş olduğu cezayla Shodkin içindeki Egot'u toplumun otoritelerine itaat ederek onu yavaş yavaş içinde öldürmeyi başarır.Toplumun kendisinden beklediği tüm şeyleri yapmaya başlar.Ama içindeki Egot'u öldürünce onunla birlikte özgür ruhunun,hislerinin de beraber gittiğini söyler. içinde bulunduğu hayat ne yapması gerektiğini söylüyorsa sorgulamadan kabul edip yapmaya başlar ve bu rutinin ,monotonluğun parçası olur.Sonra bir gün bu yaşamdan sıyrılması gerektiğini düşünerek kendini intihara teşvik eder.Bir sürü uyuşturucu kullanır ve kendini bi hastanede bulur.Oradaki bir hemşire Shodkin'e yardımda bulunur ve ona doğayla iç içe olmayı tavsiye ederek ormanda bulunan eski bi kulubesini verir. Shodkin artık doğayla iç içe yaşamaya başlar.Hayvanlara arkadaşlık kurar.Yediği her şeyi topraktan elde etmeyi öğrenir.Doğayla iç içe bir yaşam sürmeye başlar.
    Sonuç olarak ;
    Her zaman olduğumuz kişi olmamız gerektiğini,hayat denen bu yolculukta elimizden gelen en iyi şekilde yolculuk etmemiz gerektiğini ve bu yolculukta neyin kendimiz için en doğru yol ,en doğru karar olduğunu kendimiz çözmemiz gerektiğini söyler.
  • Hz. Musa (a.s.) kimdir? Hz. Musa (a.s.) nerede doğdu? Hz. Musa’nın (a.s.) adı Kuran’da geçiyor mu? Hz. Musa’ya (a.s.) indirilen ilahi kitap hangisidir? Hz. Musa (a.s.) hangi kavme gönderildi? Hz. Musa’nın (a.s.) mucizeleri nelerdir? Hz. Musa (a.s.) kaç yıl yaşadı? Hz. Musa’nın (a.s.) kabri nerede? Ülü’l-azm” peygamberlerden Hz. Musa’nın (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    İlahi kitapların ilki olan Tevrat’ın verildiği peygamber: Hz. Musa’nın (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. MUSA’NIN (A.S.) KISACA HAYATI - Musa Aleyhisselam Kimdir?

    Hz. Musa (a.s.) Mısır’da doğdu. Hz. Musa (a.s.) Yakup Aleyhisselam’ın neslindendir. Annesinin adı İmran’dır. Harun Aleyhisselam ile kardeştir. Hz. Musa (a.s.) Allah indinde çok hayâlı, şerefli ve kıymetli bir peygamber olup iri cüsseli ve düz saçlı idi.

    Hz. Musa’nın (a.s.) adı Kuran’da 136 defa geçer. Ülü’l-azm (en yüksek derecedeki) peygamberlerin üçüncüsüdür. Kendisine dört kutsal kitaptan biri olan Tevrat verildi. Musa Aleyhisselam’a Allah ile konuşması sebebiyle “Kelîmullâh” dendi.

    Mısır hükümdarı Firavun gördüğü bir rüya ile tüm erkek çocuklarının öldürülmesini istedi. Musa Aleyhisselam’ın annesi İmrân, onu bir sandık içerisinde Nil nehrine bıraktı. Allah’ın lütfu ile bu sandık Firavun’un sarayına gitti ve Firavun’un hanımı Asiye bu çocuğa sahip çıktı. Firavun’un da sarayda kalmasına izin vermesi ile Musa Aleyhisselam Firavun’un sarayında büyüdü.

    Musa Aleyhisselam yanlışlıkla bir adamı öldürmesi sonucu Firavun’un kısas yapmak istemesi dolayısı ile Mısır’dan ayrılarak Medyen’e gitti. Burada Şuayp Peygamber ile tanıştı. Onun kızı Safura ile evlendi ve on yıl onun koyunlarını güderek çobanlık yaptı.

    On yıl Medyen’de kalan Musa Aleyhisselam İsraîloğulları’nı zulüm altında bulundukları Mısır’dan çıkarmak için Mısır’a giderken Tur Dağı’nda kendisine iki mucize ile birlikte peygamberlik verildi ve Firavun’a tebliğ için vazifelendirildi.

    Musa Aleyhisselam’a asa ve elini koynuna soktuğunda parlak bir güneş gibi bembeyaz bir hâle gelmesi mucizeleri verildi. Allah’ın dinini tebliğ eden ve mucizeler gösteren Musa Aleyhisselam’a Firavun iman etmedi ve iman edenlere de zulüm ve işkenceler yaparak öldürttü.

    Musa Aleyhisselam iman edenlerle birlikte Mısır’dan ayrılan Kızıldeniz’e geldiğinde deniz ikiye ayrıldı fakat kafileyi takip eden Firavun ve ordusu Kızıldeniz’de boğularak helak oldu.

    Mısır’dan ganimetleri de alıp çıktıktan sonra Musa Aleyhisselam Benî İsrâîl’i Kenan diyârına doğru “Arz-ı Mev’ûd” denilen yere yerleştirmek için götürürken İsrailoğulları’nın orada bulunan Amâlika kavminden korkması sebebi ile Allah onları 40 yıl Tih Sahrası’nda kalmaya mahkûm etti.

    Mısır’dan çıktıktan sonra Musa Aleyhisselam’ın Tûr-i Sînâ’da kırk gece kaldıktan sonra kendisine Tevrat indirildi. Musa Aleyhisselam, kardeşi Harun Aleyhisselam’ı yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, Sâmirî isimli nankör bir Yahudi Hz. Musa’nın (a.s.) yokluğunu fırsat bilerek bir buzağı yaptı ve ona tapmalarını istedi.

    Musa Aleyhisselam İsrailoğulları’na iman etmeleri için uzun uğraşlar verdi ve birçok mucizeler gösterdi. Onları imana davet etti fakat onlar çoğu kez nankörlük yaparak yoldan çıktılar. Allah Benî İsrâîl’den kötülükte kasten ısrar edenleri maymun şekline soktu, sonra da onları helâk etti.

    Musa Aleyhisselam-’ın 120 yaşında vefat ettiği ve Kudüs civarında defnedildiği rivayet edilir.

    Ülü’l-azm” peygamberlerden Hz. Musa’nın (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. MUSA’NIN (A.S.) HAYATI - Musa Peygamber Kimdir?

    Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, “ülü’l-azm” peygamberlerin üçüncüsüdür. Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Benî İsrâîl peygamberidir. Kur’ân-ı Kerîm’de ismi en çok zikredilen peygamberdir. Muhtelif âyetlerde çeşitli vesîlelerle 136 defa ismi zikredilmektedir.

    Mûsâ -aleyhisselâm- ile Hârûn -aleyhisselâm- kardeştir.

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ülkesinin mâliye nâzırı (hazîne bakanı) yapan Mısır firavunlarından Reyyân bin Melik mü’min idi. Kendisinden sonra Kâbus firavun oldu. Bu şahıs, Yûsuf -aleyhisselâm-’a îmân etmedi, ancak O’nu vazîfesinden de almadı. Daha sonra gelen firavunlar ise, Benî İsrâîl’e kıymet vermediler.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’dan sonra İsrâîloğulları Mısır’da kaldı. Bunlar, Yûsuf, Ya’kûb, İshâk ve İbrâhîm -aleyhimüsselâm-’ın dînine bağlı idiler. Mısır’ın eski yerlileri olan Kıptîler ise, putperestti. Yıldızlara ve putlara taparlardı. Benî İsrâîl kavmini de hor ve hakîr görürlerdi. Firavunları gaddar ve zâlim insanlardı. Benî İsrâîl’in çoğalmalarından endişe duymaktaydılar. Çünkü Sıptî denilen Benî İsrâîl kavmi çoğalırsa, iktidar onların eline geçebilirdi.

    Bu duruma daha fazla tahammül gösteremeyen Kıptîler, başta firavunları olmak üzere Sıptîlere zulüm ve eziyet etmeye başladılar. Onların gittikçe şiddetlenen zulümlerine dayanamayan Sıptîler ise, içinde bulundukları hâlden iyice usandılar. Artık burada içtimâî ve siyâsî haklarını tamamen kaybetmişlerdi. Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın yurdu olan Kenan diyârına gitmek istediler. Ancak bir türlü muvaffak olamadılar. Çünkü Firavun, onları piramitlerin yapımı gibi ağır işlerde çalıştırıyor ve bu yüzden bırakmak istemiyordu.

    On iki kabîle olan İsrâîloğulları’nın her biri, Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından birine bağlı idi. Firavun, onları zor şartlarda çalıştırıyor, zulmediyor ve devamlı baskı altında tutuyordu. Çalışamayacak olanlara dahî ağır vergiler koyuyor, güneş batmadan vergisini getirmeyenlerin kollarını bağlatıyor ve bir ay o şekilde bırakıyordu. Firavun’un bu zulümleri âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:

    “Firavun Mısır toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardan idi.” (el-Kasas, 4)

    “…Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.” (el-Kasas, 8)

    Bu zulüm ve buhran devrinde Hak Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı gönderdi:

    “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lutufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk. Ve o yerde onları hâkim kılmak; Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrâîloğulları’ndan gelecek diye) korktukları şeyi göstermek (istiyorduk).” (el-Kasas, 5-6)

    FİRAVUN’U KORKUTAN RÜYA

    Firavun, bir gece rüyâsında Beyt-i Makdis’ten bir ateşin çıkıp, Kıptîlerin evlerini yaktığını, ancak İsrâîloğulları’na bir zarar vermediğini gördü. Rüyâyı tâbir ettirdi. Ona:

    “–Benî İsrâîl’den bir çocuk çıkacak ve senin saltanatını yıkacak!” dediler.

    Bunun üzerine Firavun, İsrâîloğulları’ndan doğacak olan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti.

    Kamıştan âletler yaparlar; doğumu yaklaşmış olan kadınların karınlarına saplayıp büyük bir eziyet ile onlara bir an önce doğum yaptırırlardı. Eğer doğan çocuk erkekse, onu hemen keserlerdi.

    Rivâyete göre Firavun’u böylesine çirkin ve kötü bir işe sevk eden diğer bir sebep de şuydu:

    İsrâîloğulları kendi aralarında Hazret-i İbrâhîm zürriyetinden bir peygamberin geleceğini ve Mısır melîkinin (Firavun’un) helâkinin onun eliyle gerçekleşeceğini konuşuyorlardı. Bunun sebebi de Hazret-i İbrâhîm’in hanımı Sâre vâlidemizle Firavun arasında geçen hâdiseydi. Firavun ona kötülük yapmak istemiş, ama Allâh Teâlâ onu korumuştu. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, İbrâhîm -aleyhisselâm- soyundan gelen İsrâîloğullarını da Firavun’un zulmünden kurtaracaktı. Bu müjde İsrâîloğulları arasında meşhur olmuştu. Kıptîler bile bu haberi dile getirmeye başladılar. Vaziyet Firavun’a bildirilince, adamlarıyla görüşüp doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Maksadı kendini helâk edecek çocuğun büyümesine mânî olmaktı. Fakat bu tedbir takdîr-i ilâhîyi değiştirmeyecekti.

    Bu sırada Hazret-i Ya’kûb’un neslinden olan İmrân’ın oğlu Hazret-i Mûsâ dünyâya geldi. Ebelerden biri Hazret-i Mûsâ’nın yakını idi. Mûsâ doğduğunda alnında çok parlak bir nûr gördü. Hayret ve dehşet içinde kaldı.

    Daha sonra, ebeler doğumu müteâkib dışarı çıkınca, Firavun’un adamları içeri girdi. O an, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, heyecan ve telâş içinde çocuğu tandırın içine koydu. Askerler çıkınca da, büyük bir endişe ile derhal tandırı açtı. Gördü ki evlâdı, tıpkı Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi ateşin ortasında selâmetle duruyordu. Onu hemen kucağına aldı, çok sevindi ve Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Daha sonra kendisine Allâh’tan bir ilhâm geldi; çocuğunu emzirmesi, tehlike ânında da Nil nehrine bırakması emredildi ve evlâdının kendisine geri verileceği, büyük bir peygamber olacağı müjdelendi. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Mûsâ’nın annesine:

    «O’nu emzir! Kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde O’nu denize (Nil nehrine) bırakıver! Hiç korkup kaygılanma! Çünkü Biz, O’nu sana geri vereceğiz ve O’nu peygamberlerden biri yapacağız.» diye bildirdik.” (el-Kasas, 7)

    Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, bir marangoza koşup bir sandık yaptırdı. Mûsâ -aleyhisselâm-’ı içine koyarak Nil nehrine bıraktı.

    Sandığı yapan marangoz, işin farkına varmıştı. Hemen Firavun’un yanına giderek şikâyete teşebbüs etti. Fakat dili tutuldu, hiçbir şey söyleyemedi. Sonunda Firavun’un adamları onu kovdular.

    Sandık Nil’den sarayın bahçesine geldi. Câriyeler onu alıp Âsiye vâlidemize götürdüler.

    HZ. MUSA (A.S.) VE FİRAVUN

    Yûsuf -aleyhisselâm-’a îmân eden Mısır Melîki Reyyân bin Velîd’in soyundan gelen Âsiye, Firavun’un hanımıydı. Bir sandık içinde kendisine getirilen Mûsâ’yı görünce, gönlünde O’na karşı büyük bir muhabbet peydâ oldu. Çocuk çok güzeldi. Onu kucağına alıp bağrına bastı. Sonra Firavun’un yanına götürdü ve:

    “–Bu bizim çocuğumuz olur, ilerde bize çok yardımı dokunur, bizi korur! Buna kıyma! Bu, ikimizin de güzel bir yavrusu sayılır!” gibi sözlerle onu iknâ etmeye muvaffâk oldu.

    “Firavun’un karısı (sandığın içinden erkek çocuk çıkınca kocasına):

    «Benim ve senin için bir göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlâd ediniriz.» dedi. Hâlbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı.” (el-Kasas, 9)

    Hazret-i Mûsâ’ya bir süt anne arandı. Fakat çocuk, hiçbir anneyi emmiyordu. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın ablası Meryem, annesinin süt annesi olabileceğini haber verdi. Çünkü:

    “Annesi, Mûsâ’nın ablasına:

    «–O’nun izini takip et!» demişti. O da, onlar farkına varmadan kardeşini uzaktan gözetlemişti. Biz daha önceden (annesine geri verilinceye kadar) O’nun süt annelerini kabûl etmesine (onları emmesine) müsâade etmedik. Bunun üzerine ablası:

    «–Size, O’nun bakımını nâmınıza üstlenecek, hem de O’na iyi davranacak bir âile göstereyim mi?» dedi.” (el-Kasas, 11-12)

    Ablasının teklifini kabûl ettiler:

    “Böylelikle Biz O’nu, anasına, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allâh’ın va‘dinin gerçek olduğunu bilsin diye geri verdik. Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.” (el-Kasas, 13)

    Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, Âsiye vâlidemizin Mûsâ’yı emzirmesi husûsundaki talebini, kendisinden şüphelenmesinler diye hemen kabûl etmedi. Çünkü bu âyetteki va’din muhakkak gerçekleşeceğini biliyordu:

    “–Benim Hârûn isminde bir oğlum var![1] Bu şekilde kabûl ederseniz emzireyim; aksi hâlde emziremem!” dedi.

    Böylece O’nun, Mûsâ’nın annesi olduğunu anlamadılar. Ve Mûsâ’ya ücret mukâbili süt vermesini emrettiler.

    Firavun ile hanımı, Hazret-i Mûsâ’yı evlâd edinmek isterlerken, herhâlde O’nun kendi inisiyatiflerinde terbiye edilmekle kendilerine tâbî olarak yetişeceğini sanmışlardı. Ancak, insan hayâtının tahakkukunda iki önemli âmil mevcuddur: Verâset ve terbiye… İnsan, bazen verâsetin, bazen terbiyenin, bazen de her ikisinin tesiri altında kalır. Nitekim bu hakîkat, âyet-i kerîmede “Onlar işin sonunu sezemiyorlardı!” şeklinde ince bir üslûb ile ifâde edilmektedir.

    Firavun, Hazret-i Mûsâ’yı bulup öldürebilmek maksadıyla rivâyete göre 980.000 mâsumu katletmişti. Cenâb-ı Hak ise Hazret-i Mûsâ’yı baş düşmanının sarayında yetiştirecek, O da, birgün Firavun’u, tahtı ve saltanatıyla birlikte hâk ile yeksân edecekti. Çünkü peygamberler, Allâh’ın husûsî terbiye ve sıyâneti altındadırlar.

    Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

    “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 12)

    Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, O’nu Firavun’un sarayında emzirmeye başladı. Fakat Vezir Hâmân, durumdan şüphelendi ve:

    “–Bu çocuk senin mi?! Çünkü senden başka hiçbir annenin sütünü emmedi, yalnız senin sütünü emdi!” dedi.

    Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi de:

    “–Her nedense bütün çocuklar beni sever, ben de onları severim.” gibi sözlerle Hâmân’ı iknâ etti.

    Netîcede ona maaş bağladılar ve kendisini altınlarla taltîf ettiler. Bu, Allâh’ın büyük bir lutfuydu. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:

    “...Eğer Biz, (va’dimize) inananlardan olması için onun (Mûsâ’nın annesinin) kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkaracaktı. (Bu benim oğlumdur, deyiverecekti.)” (el-Kasas, 10)

    Âsiye vâlidemiz Mûsâ’yı özlediği zaman, süt annesiyle birlikte onu saraya getirtir, hediyelerle karşılardı. Birgün Mûsâ, Firavun’un odasına götürüldü. Firavun O’nu kucağına aldı. Mûsâ, sertçe Firavun’un sakalını çekti; kıl kopardı ve bir de tokat attı veya Firavun’un elindeki kamçıyı alıp ona vurdu. Firavun kızdı:

    “–İşte benim aradığım düşman budur!” dedi. Mûsâ’nın katledilmesine karar verdi.

    Âsiye vâlidemiz hemen koştu:

    “–O çocuktur! Aklı ermez… İstersen imtihân edelim. Bir tabak yâkut ve elmas, bir tabak da ateş alalım. Eğer Mûsâ, yâkûtu alırsa akıllıdır; ateşi alırsa çocuktur!” dedi.

    Firavun kabûl etti. Mücevher ve ateş dolu birer tabak getirtip Mûsâ’nın önüne koydurdu. Mûsâ -aleyhisselâm-, elini cevher dolu tabağa götürürken Allâh’ın emriyle Cebrâîl -aleyhisselâm- müdâhale etti ve elini itti. O da ateş korunu aldı, ağzına götürdü; dili yandı ve peltek oldu. O’nun bu peltekliği Tûr Dağı’nda yaptığı duâya kadar devâm etmiştir.

    Bu durumu gören Firavun:

    “–Evet çocukluğundan böyle yapmış!” dedi ve Mûsâ’yı affetti. Yine sarayda alıkoydu.

    Muhyiddîn İbnü’l-Arabî -kuddise sirruh- Fusûsu’l-Hikem isimli eserinde şöyle buyurur:

    “Firavun, zuhûr edecek olan Hazret-i Mûsâ’yı imhâ için 980.000 mâsumu katletmiştir. Bu çocukların hepsi, Hazret-i Mûsâ’ya hayâtında imdâd olmak, onun rûhâniyetini güçlendirmek için öldürülüyorlardı. Çünkü Firavun ve Firavun âilesi, Mûsâ’yı henüz bilmiyorlarsa da Hak Teâlâ biliyordu. Elbette bunların herbirinin alınan hayâtı, Mûsâ’ya âit olacaktı. Zîrâ gâye o idi.”

    Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı etrafındaki bütün insanlara sevdirdi:

    “…(Ey Mûsâ! Sevilmen) ve Ben’im nezâretimde yetiştirilmen için Sana tarafımdan bir sevgi verdim.” (Tâhâ, 39)

    Bu ilâhî lutuf sebebiyle Mûsâ’yı her gören şahsın gönlünde O’na karşı bir sevgi uyanırdı. Nihâyet kendisine peygamberlik verildi:

    “Mûsâ, yiğitlik çağına erip olgunlaşınca, Biz O’na hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri Biz böyle mükâfatlandırırız.” (el-Kasas, 14)

    Âyet-i kerîmede geçen «اَشُدَّهُ» kelimesi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hem fiziken hem de rûhen kemâle ermesi mânâsındadır ki, ekseriyetin görüşüne göre bu, kırk yaşıdır. O, bu yaşa gelince Allâh O’na “hüküm” ve “ilim” vermiştir. “Hikmet” olarak da mânâ verilen “hükm” kelimesi, tefsîrlerde ekseriyetle “peygamberlik” şeklinde îzâh edilmiştir.

    Bundan sonra Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Firavun’un dîninin bozuk ve bâtıl olduğunu tebliğ etmeye başlamıştır.

    Kıptînin Ölümü
    Firavun’un, Kıptîlerden Fatun isimli zâlim bir ekmekçisi vardı. Bu kişi, birgün Sâmirî isimli bir Sıptîyi dövmekteydi. Sâmirî, Hazret-i Mûsâ’dan yardım istedi. Mûsâ -aleyhisselâm- da onları ayırmak için araya girdi; Fatun’u iteledi ve ona vurdu. Bu kadarcık bir müdâhale karşısında Fatun, yere düşerek can verdi.

    Mûsâ -aleyhisselâm- bu duruma çok üzüldü. Zîrâ O’nun Fatun’u öldürmek gibi bir maksadı yoktu. O sâdece Sâmirî’yi korumak istemişti. Büyük bir kederle Hak Teâlâ’ya ilticâ etti; mağfiret diledi.

    Âyet-i kerîmelerde bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

    “Mûsâ, ahâlîsinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından, diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından olanı, düşmana karşı O’ndan yardım diledi. Mûsâ da ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. (Bunun üzerine:) «–Bu şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşman!» dedi.” (el-Kasas, 15)

    Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, her yerde tevhîdi tebliğe başlayıp insanlara hakîkatleri bildirdiği için Firavun’un Kıptîleri kendisine cephe almıştı. Bu yüzden ahâlî evlerine çekildiği bir vakitte şehre girmişti. «Bu iş, şeytan işi!» derken, Hazret-i Mûsâ’nın, yaptığı işe değil, zâten ölüm cezâsını hak etmiş olan maktülün suçuna işâret ettiği belirtilmektedir. Bununla beraber, onu öldürme emri almamış olduğundan, Hazret-i Mûsâ’nın bu sözüyle kendi fiilini kasdettiği de ifâde olunmaktadır. Ancak O’nun, böyle bir maksadı yoktu. Düşünmediği bir netîceyle karşılaştığından:

    “Mûsâ: «–Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla!» dedi. Allâh da O’nu bağışladı. Çünkü çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan O’dur.

    Mûsâ: «–Rabbim! Bana lutfettiğin nîmetlere and olsun ki, artık suçlulara (ve suça sevk edenlere) aslâ arka çıkmayacağım.» dedi.” (el-Kasas, 16-17)

    Bu arada Kıptîler, Firavun’a ölen Kıptînin kâtilinin bulunması için şikâyette bulundular. Firavun, kimin öldürdüğüne dâir şâhid istedi. Herhangi bir şâhid getiremediler. Bunun üzerine Firavun, aranan şahsın bulunması için şehir dışına çıktı.

    Ertesi gün Hazret-i Mûsâ, aynı Sıptî’yi başka bir Kıptî ile yine kavga ederken gördü. Sıptî, Mûsâ -aleyhisselâm-’dan tekrar yardım istedi. Mûsâ ise:

    “Senin yüzünden nefsime zulmettim!” dedi.

    Bu sözü duyan oradaki Kıptî, derhal Firavun’a koştu ve Hazret-i Mûsâ’yı şikâyet ederek:

    “–Sizin fırıncınız olan Fatun’un kâtili Mûsâ’dır!” dedi.

    Firavun kısâs kararı aldı.[2] Bunu, Firavun’un amcasının oğlu gizlice Mûsâ -aleyhisselâm-’a haber verdi. Çünkü o, Hazret-i Mûsâ’ya îmân edenlerdendi.

    Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Kıptîyi öldürdükten ve affı için Rabbine yalvardıktan sonraki durumu, âyet-i kerîmelerde şu şekilde ifâde edilmektedir:

    “(Mûsâ), şehirde korku içinde (etrafı) gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse, feryâd ederek yine O’ndan imdâd istiyor. Mûsâ O’na dedi ki:

    «–Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın!» Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam dedi ki:

    «–Ey Mûsâ! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun? Demek Sen, yeryüzünde ancak yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun da ıslâh edicilerden olmak istemiyorsun!»” (el-Kasas, 18-19)

    Bu esnâda:

    “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi:

    «–Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzâkere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben, Sen’in iyiliğini isteyenlerdenim!» dedi.

    Mûsâ korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı:

    «–Rabbim! Beni zâlimler gürûhundan kurtar!» dedi.” (el-Kasas, 20-21)

    Mûsâ -aleyhisselâm- bu davranışıyla, aynı zamanda gerçek bir tevekkülün de nasıl olması gerektiğini sergilemektedir:

    Önce istişâre, sonra azim (karar), ardından tedbîr (uygulama) ve netîceyi Allâh’a emânet etmek (duâ ve rızâ). İşte gerçek tevekkül!..

    Mısır’dan Medyen’e
    Mûsâ -aleyhisselâm-, hiç vakit kaybetmeden Medyen’e doğru hareket etti. Aslında O, şehir dışına hiç çıkmamıştı ve nereye gideceğini de bilmiyordu. Hattâ yanına yiyecek bile almamıştı. Allâh Teâlâ, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi de kendisine Medyen yolunu gösterdi. Medyen, o zaman Mısır’dan sekiz günlük bir mesâfede idi.

    “Medyen’e doğru yöneldiğinde: «Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir!» demişti.” (el-Kasas, 22)

    Medyen halkı ile Mûsâ -aleyhisselâm- arasında akrabâlık bulunduğu rivâyet edilmektedir. Zîrâ Medyenliler de Hazret-i Mûsâ da İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın evlâdlarındandı. Hattâ Medyen, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın oğullarından birinin adı idi ve bu şehir Firavun’un idâresi altında değildi.

    Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm- Medyen’e ulaştı. Halk, Medyen kalesinden sürülerini çıkarıyordu. Hazret-i Mûsâ’nın durduğu yerde bir su kuyusu vardı. Ve kaleden çıkan sürüler, oraya doğru geliyorlardı. Biraz sonra, herkes koyunlarını sulamak için kuyunun etrafına üşüşmüştü. Ancak iki hanımın koyunlarını alıp kenarda durmaları ve kalabalığa karışmamaları, Hazret-i Mûsâ’nın dikkatini çekti. Onlara sordu:

    “–Siz niye bekliyorsunuz? Hayvanlarınızı niçin sulamıyorsunuz?”

    Hanımlar:

    “–Çobanlar gitmedikçe hayvanlarımızı sulayamıyoruz!” dediler.

    Mûsâ -aleyhisselâm-:

    “–Kimseniz yok mu?” dedi.

    Hanımlar:

    “–Babamız çok yaşlı ve hâlsiz. Bu sebeple koyunları biz sulayıp otlatmak zorunda kalıyoruz. Erkeklerin içine girmek istemediğimiz için onlar çekilip gidince sürülerimize su veriyoruz. Fakat bazen de önce onlar suladığı için kuyuda su bitmiş oluyor; hayvanlarımızı sulayamıyoruz!” dediler.

    Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Mûsâ, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan birçok insan buldu. Onların gerisinde de iki kadın gördü, (hayvanlarını sudan) men ediyorlardı. Onlara:

    «–Sizin bu hâliniz nedir?» dedi.

    Şöyle cevap verdiler:

    «–Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine girip hayvanlarımızı) sulayamayız; babamız da çok yaşlıdır.»” (el-Kasas, 23)

    Bunlar, Hazret-i Şuayb -aleyhisselâm-’ın kızları Safura ile Süfeyrâ idi.

    Mûsâ -aleyhisselâm-, sekiz gündür aç olmasına rağmen çok güç de olsa kuyudan su çekti ve Safura ile Süfeyrâ’nın hayvanlarını suladı. Hanımlar teşekkür edip oradan ayrıldılar.

    “Bunun üzerine Mûsâ, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: «Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtâcım!» dedi.” (el-Kasas, 24)

    Mûsâ -aleyhisselâm-, günlerdir bir şey yememişti; çok açtı. Bu sözleriyle de Rabbinden kendisine azık ihsân etmesini niyâz etmekteydi.

    Âyetin ikinci cümlesine: «Doğrusu bana indirdiğin hayırdan dolayı muhtâcım!» mânâsı da verilmektedir. Buna göre Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisine tevdî edilen yüce vazîfeye ve dünyâda fakir düşüşüne işâret ediyordu. Çünkü O, Firavun’un yanında bolluk içinde idi. Fakat bu sözler, şikâyet değil, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini selâmete eriştirmesine şükür ve açlığını gidermesi için de niyaz kabîlindendi.

    Şuayb -aleyhisselâm-, kızlarının davarları sulamaktan erken döndüklerini görünce şaşırdı ve bunun sebebini sordu. Kızları da, daha önce o beldede hiç görmedikleri sâlih bir insanın kendilerine yardım ettiğini söylediler.

    Şuayb Aleyhisselam’ın Hz. Musa’yı (a.s.) Yanına Çağırması
    Şuayb -aleyhisselâm-, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı yanına çağırttı ve ona kim olduğunu sordu.

    Mûsâ -aleyhisselâm-:

    “–Ben Ya’kûb -aleyhisselâm- neslinden İmrân oğlu Mûsâ’yım.” dedi ve başından geçenleri anlattı.

    Şuayb -aleyhisselâm-:

    “–Korkma! Burada Firavun’un hükmü geçmez!” dedi.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Derken, o iki kadından biri, utana utana yürüyerek O’na geldi:

    «–Babam, bizim için (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için Sen’i çağırıyor!» dedi. Mûsâ, O’na gidip başından geçeni anlatınca (Şuayb):

    «–Korkma! O zâlim kavimden kurtuldun!» dedi.” (el-Kasas, 25)

    Şuayb -aleyhisselâm- yemek ikrâm etti. Hazret-i Mûsâ, o kadar aç olmasına rağmen yemekte tereddütlüydü. Şuayb -aleyhisselâm- sebebini sordu. Mûsâ -aleyhisselâm-:

    “–Biz öyle bir âileyiz ki, bütün dünyâyı verseler, bir âhiret ameli ile değişmeyiz! Ben bu yemek için değil, rızâ-yı ilâhî için yardım etmiştim.” dedi.

    Şuayb -aleyhisselâm- bu cevâba çok memnûn oldu ve:

    “–Bu ikrâmımız, yaptığın yardım için değil, misâfirimiz olduğun içindir; haydi ye!” dedi.

    Bunun üzerine çok yorgun ve aç olan Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, yemeği yedi ve istirahate çekildi.

    Safura, babasına bu kimseyi ücretle tutmasını tavsiye etti:

    “(Şuayb’ın) iki kızından biri: «Babacığım! O’nu ücretle (çoban) tut! Çünkü ücretle istihdâm edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır!» dedi.” (el-Kasas, 26)

    Ve ekledi:

    “–Bu hasletler de, işte bu kimsede mevcuddur. Çünkü O, bizim yüzümüze dahî bakmadı. Yolda da çok geriden yürüyordu. Anlaşılıyor ki çok emîn bir kimsedir!”

    Burada, kendisine vazîfe verilecek kişide bulunması gereken husûsiyetler, öz olarak ne kadar güzel tespit edilmiştir:

    1. Liyâkat: İşi bilmek ve bununla birlikte o işi becerebilecek güce mâlik olmak.

    2. Emânet: Doğru ve güvenilir olmak.

    Arâis-i Mecâlis adlı kitapta nakledilen bir rivâyette:

    “Firâset bakımından kadınların en üstünü ikidir. İkisi de Hazret-i Mûsâ hakkındaki teşhislerinde firâsetle isâbet etmiştir:

    Biri, Firavun’un hanımı Âsiye’dir. (O, Mûsâ bir sandık içinde saraya getirilince, gönlü O’na meylederek, alıp Firavun’a götürmüş:) «Bu çocuk, benim ve senin için göz nûru, göz aydınlığı olsun! O’nu öldürme!» demişti.

    Diğeri ise Şuayb -aleyhisselâm-’ın kızıdır. (O da:) «Babacığım! Koyunlarımızı otlatmak için O’nu ücretle tut! O, ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısıdır, kuvvetli ve emîndir!» demişti.”

    Firâset; sâlih mü’minlerde meydana gelen isâbetli sezgidir, keşif hâlidir. Yâni, akıllılık, zekâ ve seziş demek olan firâset, kalbde vukû bulan mânevî bir idrâk kâbiliyetidir.

    Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh-, gözü harâma kayan bir kimseyi görmüş ve ona:

    “–Gözünü haramdan koru!” demişti.

    O da:

    “–Yâ Halîfe! Gözümün harâma baktığını sen nereden bildin?” deyince, Osmân -radıyallâhu anh-:

    «Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar!..» (Tirmizî, Tefsîr, 15) hadîsini okumuştur.

    Yine Ebû Hanîfe Hazretleri, abdest alan bir genç görmüş:

    “–Şu şu hatâları yapma!” demiştir.

    Genç, hayret edip Hazret-i İmâm’a:

    “–Yâ İmâm! Bu hatâları işlediğimi nereden bildiniz?” diye sormuş, Ebû Hanîfe Hazretleri de:

    “–Abdest âzâlarından dökülen sulardan!” buyurmuştur.

    Hazret-i Hatîce, Hazret-i Âişe ve Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhünne- de, hep firâset sâhibi vâlidelerimizdir.

    Hatîce annemiz, malını ve canını Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uğruna fedâ etmiş ve O’nu ilk tasdîk eden kimse rütbesine nâil olmuştur. Hazret-i Âişe vâlidemiz ise, Rasûlullâh’ı anlama gücüne, O’nu mükemmel bir şekilde idrâk etme kâbiliyetine ve ahlâk-ı peygamberîyi temsîl eden derin bir hissiyat ve duyguya sâhipti. Fâtıma vâlidemizde de, babasından akseden bir merhamet, şefkat ve takvâ hâli mevcuddu. Böylece bir taraftan hepsinin müşterek vasıfları bulunmasına rağmen, diğer taraftan her birinde farklı farklı ve nâdide hâl tecellîleri bulunurdu.

    Firâsetin şartı, helâl lokma yemek ve kalbî hayâtı inkişâf ettirmektir.

    Vâsıtî -radıyallâhu anh- buyurur:

    “Firâset, kalbde parıldayan nûrun ışığıdır. Kalbde yerleşen mârifettir, (yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalben bulabilme, kalben idrâk edebilme ve O’na yaklaşabilmektir). Bu mârifet ile gaybın sırları ayân olur…”

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, Mesnevî’sinde mârifet sırrına şu şekilde açıklık getirir:

    “Akıl, dünyevî işlerimizde başarılı olmasına rağmen, mâhiyeti îcâbı, hakîkate, ilâhî esrâra, yâni mârifetullâha vâsıl olmakta yetersiz kalır. Bu ulvî yolculuk için bir vâsıta gereklidir. O da gönüldür, aşktır, vecddir, istiğraktır. Akıl, Mustafâ’ya kurbân olsun!”

    Evliyâullâhtan Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri’nin sohbetine gelen yabancı bir genç:

    “«Mü’minin firâsetinden korkunuz! Çünkü O, Allâh’ın nûruyla bakar!» (Tirmizî, Tefsîr, 15) hadîsinin sırrı nedir?” diye sordu.

    Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri cevâben:

    “–Belindeki zünnârı çıkar! (Hristiyanların taktığı o küfür alâmetini çöz!) Ve İslâm ol!..” dedi.

    Bu firâset dolu kerâmet karşısında genç, Pîr’in önünde kelime-i şehâdet getirdi ve müslüman oldu.

    Hazret-i Gücdüvânî bu sefer ihvânına dönüp:

    “–Biz de kalblerimizdeki zünnârı çıkaralım!” buyurdular.

    Kalbdeki zünnâr, kibir, gurur, hased, cimrilik ve kıskançlık gibi gönle girmiş olan kötü ahlâktır.

    HZ. MUSA’NIN (A.S.) SAFURA İLE EVLENMESİ

    Şuayb -aleyhisselâm-, Hazret-i Mûsâ’yı çok beğenmişti. O’nu yanında alıkoymak istedi. Bir çâre düşündü. Sonunda kızı Safura ile evlenmesini teklîf etti. Mûsâ -aleyhisselâm-, bunun nasıl mümkün olabileceğini sorunca Şuayb -aleyhisselâm-, sekiz sene koyunlarına bakması şartıyla kızıyla evlenebileceğini söyledi. Ancak on sene bakarsa daha iyi olacağını bildirdi. Gâyesi, Hazret-i Mûsâ’nın daha uzun müddet yanında kalması idi. Bu konuşma, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

    “(Şuayb) dedi ki: «Bana sekiz yıl çalışman şartıyla şu iki kızımdan birini Sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yılı tamamlarsan, artık o da Sen’den (bir lutuf) olur; yoksa Sana ağırlık vermek istemem. İnşâallâh beni iyi kimselerden bulacaksın!»” (el-Kasas, 27)

    “Mûsâ şöyle cevap verdi: «Bu, Sen’inle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bana karşı bir husûmet duymak yok. Söylediklerimize Allâh vekîldir.” (el-Kasas, 28)

    Bu âyet-i kerîmede ictimâî hayatta sıkça karşılaşılan bir husûsa dikkat çekilmiştir. İnsanların en güveniliri olan iki peygamber bile, bir iş mevzuunda anlaşırken, ileride karşılaşabilecekleri muhtemel durumları da ortaya koyarak baştan her şeyi açık açık konuşup karara bağlamışlardır. En sonunda da Allâh’a tevekkül etmişler ve O’nu bu anlaşmalarına şâhit tutmuşlardır.

    Nitekim anlaştıkları şekilde Mûsâ -aleyhisselâm-, Şuayb -aleyhisselâm-’ın sürülerini gütmek sûretiyle hizmete başladı.

    Rivâyete göre Mûsâ -aleyhisselâm- koyunlarını güderken hiçbirine bir değnek bile vurmaz, eziyet etmez ve onları aç bırakmazdı. Allâh Teâlâ da O’nu İsrâîloğullarına peygamber olarak gönderdi, O’nunla konuştu. Mûsâ -aleyhisselâm-, peygamberliğinden sonra da çobanlığa devâm etti ve milletini birçok kötülüklerden korudu.

    Allâh’ın yarattıklarına şefkatli davranmayan, Allâh’ın dostu olamaz. Kim de O’nun mahlûkâtını aziz tutar, onlara şefkatle muâmele ederse, Hak ehlinin ulaştığı mertebelere nâil olur.

    Çobanlık, hemen hemen bütün peygamberlerin mesleği olmuştur. Böylece, Allâh onlara tebliğ vazîfesini vermeden önce, idârecilikte lâzım olan mes’ûliyet hissi, vazîfeyi hakkıyla îfâ etme şuuru, şefkat ve merhamet gibi birtakım husûsiyetleri kazandırmıştır.

    Allâh -celle celâlühû-, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, koyunları sulamak istediğinde asâsını bulunduğu yere vurup su çıkarmasını ilhâm etti. Bu lutuf sâyesinde Hazret-i Mûsâ, davarları sulamakta sıkıntı çekmiyordu.

    Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm- çobanlık hizmetinde sekiz seneyi doldurdu. Hazret-i Şuayb -aleyhisselâm-, koyunları damadı ve kızına hediye etti.

    Fakat Mûsâ -aleyhisselâm- hizmetini onuncu seneye kadar devâm ettirdi. Her sene makbûl olan benekli koyun az doğardı. Onuncu sene koyunların hepsi ikiz ve benekli doğdu.

    Şuayb -aleyhisselâm-:

    “–Bu, Mûsâ âilesine Allâh’ın bir ikrâmıdır!” dedi.

    HZ. MUSA’NIN (A.S.) ASASI

    Mûsâ -aleyhisselâm-’ın, koyunlarını yırtıcı hayvanlardan korumak için elinde bir asâsı vardı. Asâ’nın bir ucu tutma yeri, diğer ucu da sivri idi.

    Bu asânın nereden geldiği hakkında muhtelif rivâyetler bulunmaktadır.

    Bir rivâyete göre, Âdem -aleyhisselâm-’dan Şuayb -aleyhisselâm-’a kadar gelmiştir. Şuayb -aleyhisselâm- da, koyunlarını otlatması için onu Hazret-i Mûsâ’ya teslîm etmiştir.

    Bulundukları yerin sağ tarafı dağlık, sol tarafı otluktu. Dağ tarafında vahşî hayvanlar vardı ve koyunları parçalayabilirlerdi. İşte bunun için Mûsâ -aleyhisselâm-, asâsını hiç yanından ayırmıyordu. Hazret-i Mûsâ, asâ ile birçok tecellîlere şâhid oldu. Sanki bu tecellîler, asâda meydana gelecek olan büyük bir mûcizeye hazırlıktı.

    Medyen’den Mısır’a Gidiş ve Tuvâ Vâdîsi
    Mûsâ -aleyhisselâm-, on yıllık müddetin dolması üzerine, Şuayb -aleyhisselâm-’dan izin isteyerek zevcesi Safura ile beraber Mısır’a dönmeğe karar verdi. Koyunlarını da yanlarına alarak kış mevsiminde yola çıktılar. Hazret-i Mûsâ’nın gâyesi, kardeşi Hârûn’u da yanına alıp İsrâîloğulları’nı zulüm altında bulundukları Mısır’dan çıkarmak idi.

    Yolda şiddetli bir yağmur bastırdı. Bir kış akşamıydı. Her yer zifiri karanlıktı. Geceyi geçirmek üzere bereketli Tûr Dağı’na sığındılar. Bir mağaraya girdiler. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âilesi hâmileydi; bir çocukları dünyâya gelmek üzereydi. Bu soğuk, karanlık ve yağmurlu gecede, ateş ve ışığa ihtiyaçları vardı. Hazret-i Mûsâ, çakmak çakıyor, yanmıyordu. Böyle sıkıntılar içinde iken uzakta parlak bir ışık gördü. Âilesine, oradan bir ateş alıp döneceğini ve bulundukları yerden ayrılmamasını tenbih etti. Aslında O’nun gördüğü ateş, kendisini peygamberliğe hazırlamak için bir işâretti. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

    “Sonunda Mûsâ süreyi doldurup âilesiyle yola çıkınca, Tûr tarafında bir ateş gördü. Âilesine: «Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm. Belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir kor parçası getiririm!» dedi.” (el-Kasas, 29)

    “(Rasûlüm!) Mûsâ (hâdisesinin) haberi Sana ulaştı mı? Hani O, bir ateş görmüş ve âilesine: «Bekleyin! Emînim ki ben bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meş’ale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum!» demişti.” (Tâhâ, 9-10)

    Mûsâ -aleyhisselâm- ışık tarafına doğru gitti. Oraya varınca, yeşil bir ağaç üzerinde parlak bir ışık sütunuyla karşılaştı.

    “Oraya gelince, o mübârek yerdeki vâdînin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: «Ey Mûsâ! Bil ki Ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allâh’ım!»” (el-Kasas, 30)

    “Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan:) «Ey Mûsâ!» diye seslenildi: Muhakkak ki Ben, evet Ben, Sen’in Rabbinim! Hemen nâlinlerini (ayakkabılarını) çıkar! Çünkü Sen, kutsal Tuvâ Vâdîsi’ndesin! Ben Sen’i seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver! Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allâh’ım! Ben’den başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; Ben’im zikrim için namaz kıl! Kıyâmet günü mutlakâ gelecektir. Herkes peşinde koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim. Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler Sen’i ondan (kıyâmete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Tâhâ, 11-16)

    Müfessirler, âyet-i kerîmedeki «Nâlinlerini çıkar!» ifâdesine farklı îzahlar getirip işârî[3] mânâlar vermişlerdir. Bunlar, Kuşeyrî’nin, Letâifu’l-İşârât ve Bursevî’nin Rûhu’l-Beyân adlı eserlerinde şu şekilde açıklanır:

    “İki nâlin, dünyâ ve âhireti temsîl etmektedir.”

    “Kalbi, dünyâ ve âhiret ile ilgili meşgûliyetlerden boşalt! Hak için her şeyden tecerrüd edip sıyrıl ve Allâh’ın mârifet[4] ve müşâhedesinde fânî olmaya bak!..”

    Beşer idrâkinin hududları mahduddur. Bu sınırlı idrâk ile, nihâyetsiz olan ilâhî azamet ve esrârı lâyıkıyla kavrayabilmek mümkün değildir. Bunun için aklın nihâî vazîfesi teslîmiyettir.

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, aklın hudûdunu şu misâl ile îzâh eder:

    “Hasta olan bir kimse, akılla ancak hekime kadar gider. Hekimin kapısında aklın vazîfesi biter ve bundan sonra ona hekimin tavsiyelerine teslîmiyet düşer. Nitekim mârifetullâha nâil olabilmek de, teslîmiyetin büyüklüğü nisbetindedir.”

    Diğer bir ifâdeyle de “iki nâlinini çıkar” emri şu mânâya gelir:

    “Sen tabîat ve nefsten sıyrıl! Nefsini ve ona bağlı şeyleri düşünmeyi bırak; gel!”

    “Delîlin tefekküründen vazgeç! Çünkü müşâhede ve ıyândan, yâni göz ile gördükten sonra bunların faydası yoktur!”

    Bu sebepledir ki Şeyh Şiblî Hazretleri, Allâh’a vâsıl olduktan sonra kitapların lafızlarından kurtulup, mârifetullâh ve müşâhede deryâsının enginliklerinde nice esrarlı mânâlara ermenin hazzını yaşamıştır.

    Allâh Teâlâ, Hazret-i Mûsâ’ya mukaddes Tuvâ Vâdîsi’nde «Nâlinlerini çıkar!» diye emretti. Çünkü, orası Hak Teâlâ’nın huzûru, yaygısıydı ve oraya ayakkabıyla basılması uygun değildi. Ayrıca orada yalınayak yürümek, tevâzû ve edeb cihetinden en münâsip olanıydı.

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

    “«Îmân nedir?» diye aklıma sordum. Aklım, kalbimin kulağına eğilip: «Îmân, edepten ibârettir!» diye fısıldadı.”

    Bu sebepledir ki, ümmet-i Muhammed’in seçkinlerinden olan Bişr-i Hafî ve emsâli zevât, yalınayak yürümüşlerdir. Selef-i sâlihîn de, Kâbe’yi yalınayak tavâf ederlerdi.

    Diğer taraftan mukaddes mekânda nâlinlerin çıkarılması emri, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın ayaklarının, oranın bereketinden istifâde edip, şerefyâb olması içindi.

    Ancak ne ibretlidir ki, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e Mîrâc gecesi:

    “Ey Habîbim! Sen Arş yaygısı üzerinde pabuçlarınla yürü ki, Arş Sen’in pabuçlarının tozu ile şereflensin ve Arş’ın nûru Sana kavuşma nîmetine nâil olsun!” denildiği rivâyet edilmektedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, V, 370)

    İki Büyük Mûcize ile Verilen Nübüvvet
    «Nâlinlerini çıkar!» hitâbından sonra Mûsâ -aleyhisselâm-’a, asâsını yere atması emrolundu. Asâ dev bir yılan hâline geldi. Hazret-i Mûsâ korktu. Kendisine, korkmaması, zîrâ emniyet içinde olduğu bildirildi.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Ve (Mûsâ’ya) «Asânı at!» (denildi). Mûsâ (attığı) asâyı büyük bir yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Bunun üzerine:) «Ey Mûsâ! Beri gel, korkma! Çünkü Sen emniyette olanlardansın.» (buyruldu).” (el-Kasas, 31)

    Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsı, önceleri bir hikmet idi. Sonra kudret oldu; hem de, Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisi taşıyamadığı zamanlar O’nun azığını taşıyan bir kudret!.. Yine, Mûsâ -aleyhisselâm-, yürümekten âciz kaldığı zamanlar ona binerdi. O otururken veya uyurken kendisine gelebilecek ezâ ve kötülükleri asâ bertaraf ederdi. O’na her cins ve çeşitten meyveler verirdi. Sıcakta oturduğu zaman, üzerine gölge olurdu. Azîz ve Celîl olan Allâh, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, kudretini o asâda göstermişti. Mûsâ -aleyhisselâm- da, asâ vâsıtasıyla Allâh’ın kudreti ile ünsiyet etti. (Abdülkâdir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî, s. 192)

    Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı peygamber olarak tâyîn edip O’nunla konuşunca ve O’na bazı teklîfler verince, kendisine hitâben şöyle buyurdu:

    “–Şu sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” (Tâhâ, 17)

    Mûsâ -aleyhisselâm- da:

    “«–O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.» dedi.” (Tâhâ, 18)

    Bunun üzerine Allâh -celle celâlühû-:

    “–Yere at onu, ey Mûsâ!” (Tâhâ, 19) buyurdu.

    Hazret-i Mûsâ, derhal emri yerine getirdi:

    “Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi?” (Tâhâ, 20)

    Bunu gören Mûsâ -aleyhisselâm- kaçmaya başladı. Ancak:

    “Allâh buyurdu: «Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk hâline döndüreceğiz.»” (Tâhâ, 21)

    Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh-, bu âyetleri şu şekilde açıklar:

    “Âyetlerde beyân olunan hâdiselerin maksadı, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Allâh’ın kudretine muttalî kılmak idi. Tâ ki, Firavun’un saltanatı, O’nun gözünde büyük ve kudretli görünmesin!

    Diğer bir ilâhî gâye de, Firavun ve kavmi ile harbetmeyi Mûsâ -aleyhisselâm-’a öğretmek idi. Böylece Allâh, O’nu Firavun ve ahâlîsi ile savaşmaya hazırladı ve Mûsâ -aleyhisselâm-’ı hârikulâde şeylere muttalî kıldı. Zîrâ Mûsâ -aleyhisselâm-, önceleri çekingen idi. Sonra Allâh, O’nun kalbini genişletti. Kendisine hüküm, peygamberlik ve ilim verdi.”

    Bazı müfessirler de, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsını yere atmasıyla ilgili âyetin açıklamasında, bu hâdiselerin Hazret-i Mûsâ’nın iç dünyâsına âit bir irşad mâhiyetinde olduğunu beyân etmişlerdir.

    Mûsâ -aleyhisselâm-, “Sağ elindeki nedir?” suâline cevâben izâfetleri, yâni fânî alâkaları zikredince, Allâh -celle celâlühû- bunların atılmasını emretti. Nefs ve nefsle bağlantılı olan şeyler, koca bir yılan hâlinde temessül etti. Böylece Mûsâ -aleyhisselâm-’a nefsin hakîkati gösterildi. O ise korktu, ürktü ve ondan kaçtı. Bütün bunlarla O’na bir bakıma şöyle denilmiş oldu:

    “–Ey Mûsâ! İşte bu yılan, Allâh’tan başka şeylere bağlılık vasfının ta kendisidir. Bu nefsânî vasıf, şekillenmiş bir sûrette sâhibine gösterilince, ondan ürker ve kaçar.”

    Âyet-i kerîmede “Asânı at!” diye emrolunmasının diğer bir işârî mânâsı da:

    “Artık Sen tevhîd sıfatı ile sıfatlanmışsın. Sen’in bir asâya dayanıp güvenmen, Sen’in için kendisine dayanacağın ve kendisinden yardım dileyeceğin fânî bir varlığın olması, nasıl doğru ve yerinde olabilir? Nasıl olur da Sen, o asâ ile şöyle yapıyorum, ondan istifâde ediyorum ve onda benim için başka faydalar da var diyorsun? Tevhîd yolunda ilk adım, sebepleri terktir. Yâni mutlak tevekkül ve teslîmiyettir. Her türlü talep ve istekten vazgeç!” şeklindedir.

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, melekler dâhil bütün fânîlerin yardımından müstağnî kalarak izâfetlerden sıyrılmıştı. Bu şekilde, yalnız Hakk’a tevekkül ve teslîmiyet okyanusuna dalması ile O’na ateş, serin ve selâmet olmuştu.

    Nitekim Te’vîlât-ı Necmiyye adlı eserde denilmiştir ki:

    “Hakk’ın nidâsını işiten ve O’nun cemâlinin nûrunu gören kişi, Allâh’tan başka dayandığı her şeyi bırakır. Allâh’ın fazl u kereminden başka bir şeye dayanmaz. Nefsin arzularından sıyrılır.”

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:

    “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâîl peygamberleri gibidir!” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 64/1744)

    Bu hadîs-i şerîfteki, “Benî İsrâîl peygamberleri gibi” ifâdesi, ümmet-i Muhammed’in âlimlerini tekrîm ve taltif içindir.

    Evliyâullâhtan Şeyh Ebu’l-Hasen Şâzelî Hazretleri, bu husustaki sâdık bir rüyâsını şöyle nakleder:

    “Bir tahtın üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oturmuş, diğer bütün peygamberler de etrafına dizilmişlerdi. Onların etrafında da sâlih ulemâ vardı. Ben de durup onlara bakmaya ve sözlerini dinlemeye başladım.

    Bir ara Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hitâben şöyle bir suâl sordu:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! «Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâîl peygamberleri gibidir!» buyurmuştunuz. Şimdi bana onlardan birini gösterir misiniz?”

    Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–İşte bu!” diyerek İmâm Gazâlî’yi gösterdi.

    Hazret-i Mûsâ da Gazâlî’ye bir suâl sordu. Gazâlî, bu suâle on tane cevap verdi. Hazret-i Mûsâ, cevâbın suâle uygun olmadığını, suâlin bir tane olduğu hâlde cevâbın on tane olduğunu söyleyerek îtirazda bulundu. O zaman Gazâlî şöyle dedi:

    “–Bu îtiraz Siz’in için de vâriddir. Çünkü Allâh Teâlâ da Siz’e, «Ey Mûsâ! O sağ elindeki nedir?» diye sormuştu. Bu suâlin cevâbının sâdece «O benim asâmdır!» olması gerekirken, Siz de birçok sıfatlar daha saydınız!..”

    Şâzelî -kuddise sirruh- devamla der ki:

    “Ben bu sırada Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kadrinin büyüklüğünü, O’nun tahtı üzerinde, diğer peygamberlerin de yerde oturmalarını düşünürken, birisi, ayağı ile bana öyle bir vurdu ki, derhal kendime geldim. Meğer Mescid-i Aksâ’nın kandillerini yakmakta olan kayyım imiş. Bana:

    «–Hayret etme! Her şey Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın nûrundan yaratıldı.» dedi. Bunu duyunca düşüp bayıldım. Ancak cemâat namazı kıldıktan sonra ayılabildim. Hemen kayyımı aradım. Fakat bugüne kadar bulamadım.” (Râgıb el-İsfehânî, el-Muhâdarât)

    Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a ikinci bir mûcize olarak elini koynuna sokması emredildi. Mûsâ -aleyhisselâm- bu ilâhî emri yerine getirince, eli, her türlü illet ve hastalıklardan sâlim ve parlak bir güneş gibi bembeyaz bir hâle gelmişti. Âdeta projektör gibi olmuştu. Çok şaşırdı. Sonra kendisine:

    “–Elinin böyle parlak olmasından Sana ve başkalarına bir korku gelirse, elini tekrar koynuna sok! Böylece yine evvelki şekline gelir!” buyruldu.

    Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a verilen “yed-i beyzâ” (bembeyaz, parlak el) mûcizesi âyet-i kerîmelerde şu şekilde anlatılır:

    “Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mûcize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın! Tâ ki, Sana en büyük âyetlerimizden bazılarını gösterelim.” (Tâhâ, 22-23)

    “(Mûsâ’ya:) «Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Heybetten, (açılan) kollarını kendine çek! İşte bu ikisi (asâ ve yed-i beyzâ), Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır!» (diye vahyedildi).” (el-Kasas, 32)

    Böylece Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, iki büyük mûcize ile birlikte peygamberlik vazîfesi verdi. Dîni tebliğ etmesini bildirdi. Bunun için de önce Firavun’a gitmesini emretti:

    “Firavun’a git! Çünkü o, iyice azdı.” (Tâhâ, 24)

    Bunun üzerine:

    “Mûsâ dedi ki: «Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm;[5] onların da beni öldürmelerinden korkuyorum.»” (el-Kasas, 33)

    Daha sonra da kardeşi Hârûn’u kendisine yardımcı olarak istedi:

    “Kardeşim Hârûn’un dili benimkinden daha fasihtir. O’nu da, beni tasdik eden bir yardımcı olarak beraberimde gönder! Zîrâ bana yalancılık ithâmında bulunmalarından endişe ediyorum!” (el-Kasas, 34)

    “Allâh buyurdu: «Sen’i kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz (mûcize ve yardımlarımız) sâyesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tâbî olanlar üstün geleceksiniz!»” (el-Kasas, 35)

    Ri­vâyete göre Ce­nâb-ı Hak:

    “Fi­ra­vun’a git; çün­kü o iyi­ce az­dı...” (Tâ­hâ, 24) buyurduğu za­man Mû­sâ -aley­his­se­lâm-, âi­le ef­râ­dı­nı ve da­var­la­rı­nı zâ­hir­de emâ­net ede­ce­ği bir kim­se ol­ma­dı­ğın­dan:

    “–Yâ Rab­bî! Ev hal­kım ve da­var­la­rım ne ola­cak?” de­di.

    Bu­nun üze­ri­ne Ce­nâb-ı Hak, “mu­hâ­fa­za eden­le­rin en ha­yır­lı­sı” ol­du­ğu­nu ha­tır­la­ta­rak şöy­le bu­yur­du:

    “–Ey Mû­sâ! Ben’i bulduktan sonra başka ne istersin? Sen Ben’im em­ri­mi edâ­ya koş! Ba­na bağ­lan ve teslîmiyet gös­ter! İs­ter­sem, kur­du ko­yun­la­rı­na ço­ban eder ve meleklerimi de âilene muhâfız kılarım.

    Ey Mû­sâ! Ne­dir bu dü­şün­dü­ğün? Annen Sen’i de­ni­ze bıraktı­ğı za­man Se­n’i kim kur­tar­dı? Bun­dan son­ra Sen’i annene tek­rar kim ka­vuş­tur­du? Sen ha­ni, bi­ri­ni ka­zâ ile öl­dür­müş­tün de Fi­ra­vun Sen’i ara­ma­ya ko­yul­muş ve öl­dür­me­ye az­met­miş­ti; o va­kit Sen’i on­dan kim muhâfaza et­ti?..”

    Mû­sâ -aley­his­se­lâm- bu söy­le­nen­le­ri hem din­li­yor, hem de her cüm­le­nin so­nun­da:

    “Sen, Sen, Sen Ya Rabbi!..” di­yor­du. (Ahmed er-Rufâî, Hâletü Ehli’l-Hakîkati Meallâh, s. 337)

    Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Mısır’a geldi. Firavun’un büyük bir ordusu olduğunu düşünüyordu. Allâh Teâlâ, kardeşiyle O’na:

    “Siz ikiniz, benim ordularımdan iki büyük ordusunuz! Zayıf ve ezik olamazsınız!” buyurdu.

    Mûsâ -aleyhisselâm-, bu büyük vazîfenin ağırlığı karşısında Cenâb-ı Hakk’a şöyle tazarrû ve niyazda bulundu:

    “«Rabbim! Yüreğime genişlik ver! İşimi kolaylaştır! Dilimden (şu) bağı çöz ki sözümü anlasınlar! Bana âilemden bir de vezîr (yardımcı) ver! Kardeşim Hârûn’u. Onunla beni kuvvetlendir! Ve O’nu işime ortak kıl! Böylece Sen’i bol bol tesbîh edelim ve çok çok zikredelim! Şüphesiz Sen bizi görmektesin.» dedi.

    Allâh, (Mûsâ’nın bu ilticâsını kabûl ederek): «Ey Mûsâ! İstediğin Sana verildi.» dedi.” (Tâhâ, 25-36)

    Sonra Hak Teâlâ, O’na olan nîmetlerini ve ilâhî muhâfazasını şöyle hatırlattı:

    “And olsun Biz Sana bir defa daha lutufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: Mûsâ’yı sandığa koy; sonra O’nu denize (Nil’e) bırak; deniz O’nu kıyıya atsın da, Ben’im düşmanım ve O’nun düşmanı olan biri O’nu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen) ve nezâretimde yetiştirilmen için üzerine Ben’den bir muhabbet koydum.” (Tâhâ, 37-39)

    “Hani kız kardeşin gidip: «O’na bakacak birini size bulayım mı?» diyordu. Böylece Sen’i, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri vermiştik. Ve birini öldürdün de, Sen’i endişeden kurtardık. Sen’i, iyiden iyiye imtihandan geçirdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdîre göre (bu makâma) geldin ey Mûsâ!” (Tâhâ, 40)

    “Sen’i kendim için (elçi) seçtim. Sen ve kardeşin, birlikte âyetlerimi götürün! Zikrimden uzak kalmayın! Firavun’a gidin! Çünkü o, iyiden iyiye azdı.” (Tâhâ, 41-43)

    Cenâb-ı Hak, Mûsâ ve Hârûn -aleyhimesselâm-’a peygamber oldukları hâlde kendisini zikretmelerini emrettiğine göre bu ilâhî emrin, bizler için ne kadar ehemmiyet arz ettiği âşikârdır. Kalbî eğitim, her mü’min için zarûrîdir. Îman cevherinin merkezi kalb olduğu gibi, zikir cevherinin merkezi de kalbdir. Zikir kalbe oturduğu zaman hakîkî huzur hâline kavuşulur.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Bunlar, îmân edenler ve gönülleri Allâh’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Âgâh olunuz! Kalbler ancak Allâh’ın zikriyle itmi’nâna erer (huzur bulur.)” (er-Ra’d, 28)

    Nisâ Sûresi’nin 28. âyet-i kerîmesinde buyrulduğu vechile insan, zayıf yaratılmıştır. Dînî duygular kalbde yükseldikçe, nefsânî arzular oradan uzaklaşır. Din, insanı sırf şekil plânında görmek istemez. İnsan, yüce bir varlıktır. Ulvîleşmesi îcâb eder. Kalbî hayâta geçilmeden, zarîf, hassas ve ince rûhlu bir müslüman olabilmek mümkün değildir. Cenâb-ı Hak, ibâdetlerin sâdece şekil plânında kalmasından râzı olmaz. Meselâ namazın, kalbî bir teyakkuz ile kılınmasını murâd eder.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Mü’minler felâh buldu (kurtuluşa erdi). Onlar ki, namazı huşû (kalbî kıvam) ile kılarlar!” (el-Mü’minûn, 1-2)

    Aksi hâlde Cenâb-ı Hak, huşûsuz (kalbî kıvamdan mahrum) bir namazı istemez. Âyet-i kerîmede:

    “Yazıklar olsun o namaz kılanlara! Onlar ki, namazlarından gafildirler!” (el-Mâûn, 4-5) buyurur.

    Yine Cenâb-ı Hak, rûhunu zikirle ulvîleştirmeyen bir kimseye de şöyle buyurur:

    “...Allâh’ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” (ez-Zümer, 22)

    Zîrâ, kesâfet sıkletiyle, yâni günâhların ve dünyevî alâkaların ağırlıklarıyla dolu bir kalb ile Latîf olan Cenâb-ı Hakk’a yaklaşılamaz. Kalbi, nefsânî âfetlerden korumak için zikir bir zarûrettir.

    Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn -aleyhimesselâm-, Nil nehrinin kenarında buluşup kucaklaştılar. Hazret-i Mûsâ, kardeşi Hârûn’a:

    “–Haydi Firavun’a gidelim! Zîrâ Allâh -celle celâlühû- ikimizi de bununla vazîfelendirdi…” dedi.

    Sonra ikisi birlikte:

    “Dediler ki:

    «–Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azıtmasından endişe ediyoruz.»

    (Allâh Teâlâ) buyurdu:

    «–Korkmayın; çünkü Ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.» (Tâhâ, 45-46)

    “Haydi Firavun’a gidip deyin ki: «Gerçekten biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrâîloğulları’nı bizimle beraber gönder!»” (eş-Şuarâ, 16-17)

    Ancak Allâh Teâlâ, bu tebliği yaparken riâyet edilmesi gereken üslûbu da şöyle bildirdi:

    “Ona yumuşak söz söyleyin! Belki o, aklını başına alır veya korkar!” (Tâhâ, 44)

    Hak dostlarından Yezid er-Rakkâşî bu âyeti okuyunca şöyle buyurmuştur:

    “Ey kendine düşmanlık edene bile merhametle muâmeleyi emreden Allâh’ım! Kimbilir dost olup insanları Sana çağırana nasıl muâmele edersin!”

    Cenâb-ı Hak, Firavun’un tevhîd akîdesine gelmeyeceğini ilm-i ilâhîsi ile bildiği hâlde, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, ona karşı leyyin bir lisan kullanmasını emretmiştir. Bu tâlimat, Hazret-i Mûsâ’nın şahsında bütün emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan mü’minlere bildirilmektedir.

    Yine bu hususla alâkalı olarak Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin, müşfik, yumuşak, merhametli ve müsâmahakâr tebliğ metodunu, âyet-i kerîmede şöyle medh ü senâ buyurmuştur:

    “O vakit, Allâh’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet Sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (yapacağın bir) iş hakkında onlarla istişâre et! Kararını verdiğin zaman da artık Allâh’a tevekkül et! Muhakkak ki Allâh, kendisine tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 159)

    Ahmak Firavun
    Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn -aleyhimesselâm-, emr-i ilâhî mûcibince birlikte Firavun’a gittiler.

    Firavun Mûsâ -aleyhisselâm-’a:

    “–Sen kimsin?” dedi.

    O da:

    “–Ben, âlemlerin Rabbinin peygamberiyim!” cevâbını verdi.

    Firavun önce çok şaşırdı. Daha sonra ise evvelce ona yaptığı iyilikleri başa kakarak öfkeyle Hazret-i Mûsâ’yı suçladı:

    “–Sen, benim sarayımda büyüdün. Fırıncımı katlettin. Şimdi de böyle bir işe nasıl kalkarsın?!” dedi.

    Bu konuşma, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır:

    “(Kendisine Allâh’ın emri tebliğ edilince ahmak Firavun) dedi ki:

    «–Biz Sen’i çocukken himâyemize alıp büyütmedik mi?! Hayâtının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın! Sen nankörün birisin!»” (eş-Şuarâ, 18-19)

    Mûsâ -aleyhisselâm- ise:

    “–Ben Kıptîyi kasten öldürmedim. (Ben, o işi o anda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım.) Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı. O başıma kaktığın iyilik ise, İsrâîloğulları’nı köleleştirmenin bir netîcesi değil miydi?» dedi.” (eş-Şuarâ, 20-22)

    Mûsâ -aleyhisselâm- devamla:

    “–İşte sen böylece zulmettin; beni âilemden ayırdın! Fakat daha sonra Rabbim bana ilim ve hikmet verdi. Beni peygamber kıldı.” dedi.

    Fakat:

    “Firavun: «–Rabbiniz de kimmiş, ey Mûsâ?!» dedi.” (Tâhâ, 49)

    “Firavun: «–Âlemlerin Rabbi de nedir?» dedi.” (eş-Şuarâ, 23)

    “O da: «–Bizim Rabbimiz, her şeye hilkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir.» dedi.” (Tâhâ, 50)

    Sonra:

    “Mûsâ dedi ki: «–Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (îtirâf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.»” (eş-Şuarâ, 24)

    “Firavun:

    «–Öyle ise, önceki milletlerin hâli ne olacak?» dedi.

    Mûsâ:

    «–Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta yazılıdır. Rabbim, ne yanılır, ne de unutur! O (Allâh), yeri sizin için beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir.» dedi.” (Tâhâ, 51-53)

    “(Firavun) etrafında bulunanlara:

    «–İşitiyor musunuz?» dedi.

    Mûsâ (sözüne devâm ederek) dedi ki:

    «–O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.»

    (Tanrı olduğunu iddiâ eden) Firavun (bu sözlere sinirlendi):

    «–Size gönderilen bu elçiniz, mutlakâ delidir!» dedi.

    Mûsâ da şöyle dedi:

    «–Şâyet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki) O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.»” (eş-Şuarâ, 25-28)

    Firavun, bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hârûn -aleyhimesselâm-’ı işkenceli bir ölüm çeşidi olan hapisle tehdîd etti:

    “Firavun:

    «–Benden başkasını ilâh edinirsen, and olsun ki Sen’i zindanlıklardan ederim!» dedi.

    Mûsâ:

    «–Sana apaçık bir mûcize getirmiş olsam da mı?» dedi.

    (Bu defâ) Firavun:

    «–Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu!» diye karşılık verdi.

    Bunun üzerine Mûsâ, asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ büyük bir yılan (oluvermiş)!” (eş-Şuarâ, 29-32)

    Tanrı olduğunu iddiâ eden Firavun, gördükleri karşısında korku ve dehşete kapıldı:

    “–Ne olur onu tut; bütün Benî İsrâîl’i serbest bırakacağım!” dedi.

    Mûsâ -aleyhisselâm- da asâyı eline aldı. O, yeniden eski şekline döndü.

    Firavun sordu:

    “–Başka var mı?”

    Mûsâ -aleyhisselâm-:

    “Elini de (koynuna sokup) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (gözleri kamaştıran bir nûr) oluverdi!” (eş-Şuarâ, 33)

    Firavun yine korktu. Bu mûcizelerden sonra neredeyse Mûsâ -aleyhisselâm-’a îmân edecekti. Fakat vezîri Hâmân, buna mânî oldu. Onu tahrîk etti:

    “–Sen tanrısın! Sana başkasına kulluk yapmak yakışmaz! Hem herkes seni tanrı biliyor; sen tanrılıktan kulluğa inme; biz buna bir çâre buluruz!” dedi.

    Alelacele 500 kişilik bir hey’et kuruldu ve toplantı yapıldı:

    “Firavun, çevresindeki ileri gelenlere (Hazret-i Mûsâ’yı kastederek):

    «–Bu, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz! Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?» dedi.” (eş-Şuarâ, 34-35)

    HZ. MUSA (A.S.) VE SİHİRBAZLAR

    Hazret-i Mûsâ’nın gösterdiği mûcizeler, Firavun’un kibir duygularını alt-üst etmiş; böylece o, tanrılık dâvâsını bir kenara bırakıp etrafındaki ileri gelenlerden fikir almaya mecbur kalmıştı.

    “Dediler ki:

    «–Onu ve kardeşini biraz burada beklet ve şehirlere toplayıcı vazîfeliler gönder; ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa getirsinler!»” (eş-Şuarâ, 36-37)

    O dönemde sihirbazlık çok ilerlemişti. Firavun, bu sebeple yapılan teklîfi hemen kabûl etti.

    Allâh Teâlâ buyurur:

    “And olsun Biz ona (Firavun’a) bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti. Dedi ki:

    «–Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin, ey Mûsâ?! Öyle ise, muhakkak sûrette biz de Sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi Sen, bizim aramızda, ne Sen’in, ne de bizim muhâlefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla!»” (Tâhâ, 56-58)

    Mûsâ -aleyhisselâm-:

    «–Buluşma zamanımız, bayram günü kuşluk vaktinde insanların toplandığı zaman olsun!» dedi.

    Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Bütün hîle (vâsıtalarını) topladı; sonra geri geldi.” (Tâhâ, 59-60)

    “Böylece sihirbazlar, belli bir günün tâyin edilen vaktinde biraraya getirildi. Halka:

    «–Siz de toplanıyor musunuz?! (Haydi hemen toplanın!)» denildi.” (eş-Şuarâ, 38-39)

    Müsâbaka günü herkes toplanmıştı. Halk, olacakları izlemek için sabırsızlanıyordu.

    “(Firavun’un adamları:) «–Eğer üstün gelirlerse, herhâlde sihirbazlara uyarız!» dediler.

    Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a:

    «–Şâyet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir mükâfat vardır, değil mi?» dediler.

    Firavun cevap verdi:

    «–Evet, o takdîrde hiç şüphe etmeyin; gözde kimselerden olacaksınız!»” (eş-Şuarâ, 40-42)

    Firavun sordu:

    “–Peki, Mûsâ’ya gâlip gelebilecek misiniz?”

    Baş sihirbaz şöyle dedi:

    “–Biz sihrin son noktasındayız! Bu işi, yeryüzünde bizden daha iyi bilen kimse yoktur! Yâni biz, zirvenin de nihâyetiyiz! Öyle ki, gökten bozucu bir güç inmedikçe, onu mutlakâ yeneriz. Elbette biz daha güçlü ve kuvvetliyiz!”

    Mûsâ -aleyhisselâm- ise, sihirbazları îkâz etti:

    “Mûsâ onlara:

    «–Yazık size! Allâh hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azâb ile kökünüzü keser! İftirâ eden, muhakkak perîşân olur!» dedi.” (Tâhâ, 61)

    Bu îkâz sihirbazları düşünmeye sevk etti:

    “Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar. Şöyle dediler:

    «–Bu ikisi (Mûsâ ve Hârûn) muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sâdece.»” (Tâhâ, 62-63)

    Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm- şöyle dedi:

    “–Öyle ise hîlenizi kurun; sonra sıra hâlinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.”
  • Hz. Yusuf (a.s.) kimdir? Hz. Yusuf’un (a.s.) annesi ve babası kimlerdir? Hz. Yusuf (a.s.) hangi dönemde yaşadı? Hz. Yusuf (a.s.) rüyasında ne gördü? Yusuf Peygamber’in kardeşleri ona neden ihanet etti? Hz. Yusuf (a.s.) zindana neden atıldı? Yusuf Aleyhisselam zindanda kaç yıl kaldı? Yusuf Peygamber’in duası neydi? Hz. Yusuf (a.s.) rüya yorumunu nasıl yaptı? Hz. Yusuf (a.s.) Mısır’a nasıl sultan oldu? Yusuf Kıssası hangi surede? Yusuf Kıssası’ndan çıkarılacak dersler nelerdir? Hazret-i Yusuf ve Züleyha hikayesi nasıl yaşandı? Bir müddet kölelik, sonra zindanda binbir çile ve ıztırabı müteakip Mısır’a ve gönüllere sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendilen Hz. Yusuf’un (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Yusuf Aleyhisselam Kimdir?

    Hazret-i Yusuf, Yakup Peygamber’in 12 oğlundan en çok sevdiği oğludur. Annesinin adı Rahîl’dir. Kenan diyarında doğdu. Kuran-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kuran’da 12. surenin adı Yusuf Suresi’dir.

    Yusuf Aleyhisselam’ın kıssası, Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendirilir ve müstakil bir sûre (Yusuf Suresi) ile anlatılır.

    Hz. Yusuf Kuran’da dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür. Yusuf Aleyhisselam güzelliği ile meşhurdur ve darbımesel haline gelmiştir.

    Hz. Yakup’un sevgisinden dolayı kardeşleri kendisini kıskandılar ve sinsi bir plan kurarak onu kuyuya atıp ölüme terk ettiler. Oradan geçen bir kervan Hz. Yusuf’u kuyuda buldu ve onu köle olarak sattı.

    Hz. Yusuf, hizmetinden bulunduğu Züleyha ile nefis imtihanı geçirdi. Bu imtihanı kazanan Hz. Yusuf, Züleyha’nın iftirası ile zindana atıldı. Kendisine rüyaları yorumlama kâbiliyeti verilen Hz. Yusuf bu yeteneği sayesinde zindandan çıkarıldı ve Mısır’a yönetici oldu.

    Kıtlık sebebi ile kendisini kuyuya atan kardeşleri ile karşılaşan Hz. Yusuf onlara yardım etti ve kendilerini affetti.

    Kardeşleri ile buluşmasından sonra Hz. Yakup en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Hz. Yusuf’a kavuştu. Oğlunun hasreti ile âmâ olan Hz. Yakup’un gözleri açıldı.

    Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Hz. Yusuf’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu. Hz. Yusuf’a iftira atan Züleyha yine onun duâsı hürmetine yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

    Hz. Yusuf babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşamış ve O’nun nâşını Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömmüşlerdir. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hz. Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişler fakat daha sonra Hz. Musa, O’nun nâşını bularak babası Hz. Yakup’un yanına götürüp deftiği rivayet edilir.

    Kardeşlerinin kendisinin attığı kuyudan kurtulup köle olarak satıldığı Mısır’a sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı ve kıssası.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) HAYATI - Yusuf Peygamber Kimdir?

    Hazret-i Yusuf’un babası, Hazret-i Yakup annesi, babasının dayısının kızı Rahîl idi. Rahîl’in uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti ve ona Yûsuf bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- Hazret-i Yûsuf’un doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.

    Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

    “...O’na (İbrâhîm’e) İshâk ve Ya’kûb’u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onlar için dillerde (ve dinlerde) yüksek ve güzel bir nam bıraktık.” (Meryem, 49-50)

    “(Ey Rasûlüm! Dinde, ibâdette ve Allâh’ın emirleri husûsunda) kuvvet ve basîret sâhibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’u da yâd et! Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin, sâlih kimselerdendir.” (Sâd, 45-47)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu peygamberlerin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

    “Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Ya’kûb oğlu Yûsuf’tur.” (Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12/1)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, daha küçük yaşlarından itibâren babasının büyük bir sevgisine mazhar olmuştu. Her hâliyle kardeşlerinden farklıydı. Nitekim babası Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’ta kendisindeki husûsiyetleri görmüştü. Bu sebeple O’na olan meyli, diğer evlâdlarından fazla idi. O’nu çok sever, bütün oğullarından azîz tutar ve yanından ayırmazdı.

    KISSALARIN EN GÜZELİ: YUSUF KISSASI

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli)[2] diye ifâdelendirilmiş ve müstakil bir sûre ile anlatılmıştır.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Yûsuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için âyetler (ibretler) vardır.” (Yûsuf, 7)

    Yûsuf kıssası, bu beyân-ı ilâhîden de anlaşılacağı üzere, ibret ve hikmet dolu bir kıssadır. Yûsuf kıssası hiçbir kitapta ve eserde Kur’ân-ı Kerîm’deki kadar güzel ve beliğ bir üslûb ile nakledilmemiştir.

    Yûsuf Sûresi’nin nihâyetinde de açıkça ifâde edildiği üzere, bu sûrenin gayb haberlerinden olduğu[3] ve uydurulmuş herhangi bir söz olmadığı[4] aklen ve naklen iyice açıklık kazanır.

    Yusuf Kıssasında neler Analtılır?

    Hakîkaten Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, ihtivâ ettiği hikmet ve ibretler cihetiyle Kur’an-ı Kerîm’deki en dikkat çekici kıssalardan biridir. Müfessirlerin, bu kıssadaki ibret dolu safhaları hulâsa sadedindeki bazı görüşleri söyledir:

    1. Yûsuf -aleyhisselâm- küçük yaşta başlayan çeşit çeşit belâ ve musîbetlere karşı büyük bir sabır göstermiştir.

    2. Kardeşlerinin yaptığı onca eziyet ve kötülüğe, hattâ kendisini öldürmeye kasdetmelerine rağmen Yûsuf -aleyhisselâm- onlarla karşılaştığında dâsitânî bir af ve müsâmaha örneği sergilemiştir.

    3. Bu kıssada peygamberlerden, sâlihlerden, meleklerden, şeytanlardan, insanlardan, cinlerden, hayvanlardan, hükümdarlardan, memleketlerden, tâcirlerden, âlimlerden, câhillerden, erkeklerden, kadınlardan, kadınların çeşitli hîle ve tuzaklarından bahsedilmektedir.

    4. Bu kıssada tevhîdden, fıkıhtan, siyerden, rüyâ tâbirinden, siyâsetten, muâşeretten, din ve dünyânın salâhı için gerekli olan pek çok hususlardan bahsedilmektedir.

    5. Çile, belâ, musîbet ve imtihanlarla dolu bir hayat mâcerâsının sonunda kavuşulan sonsuz saâdet anlatılmaktadır.

    Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- otuz yaşında Mısır’a melik oldu.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsı hürmetine Züleyhâ yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, Yûsuf’un hasretiyle ağlamaktan kör olan gözleri yeniden kendisine verildi.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Yûsuf’a kavuştu.

    Yûsuf -aleyhisselâm- kendisini öldürmek isteyen kardeşlerini affetti, onlar da tevbe ederek sâlihlerden oldular.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- ve âilesi Kenan diyârından Mısır’a hicret etti.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın küçükken gördüğü rüyâ tahakkuk etti.

    Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Yûsuf -aleyhisselâm-’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu.

    6. Yûsuf -aleyhisselâm- o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı en güzel duâyı yaptı. (Yûsuf, 101)[5]

    En Güzel Kıssalar
    Şüphe yok ki en güzel kıssalar, hayâtın içinden, yaşanmış hâdiselerdir. Yâni bir kıssa, gerçek bir hâdisenin, ebedî güzelliklere delâlet eden bediî nüktelerle tasvîr edilmesi ve belîğ bir şekilde anlatılması nisbetinde güzelleşir. Zîrâ gerçek güzellik, dâimâ hayallerin ötesindedir ve ancak mutlak güzellikten bir misâl aksettirdiği nisbette ehemmiyet taşır.

    Ahsenül Kassas
    Yûsuf kıssası, Muhammedî güzelliğe kâmil mânâda bir başlangıç remzi olarak nâzil olmuş, gaybî bir hakîkattir. Bilhassa bu husûsiyetinden dolayı “ahsenü’l-kasas”, yâni kıssaların en güzelidir.

    Übeyy bin Ka’b -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

    “Kölelerinize Yûsuf Sûresi’ni öğretiniz! Zîrâ herhangi bir müslüman, onu yazıp ehline ve kendi kölesine öğretirse, Allâh Teâlâ onun sekerât-ı mevtini (ölüm ânındaki sarhoşluk hâlini ve sıkıntılarını) kolaylaştırır. Hiçbir müslümana hased etmeye de mecâl bulamaz!” (Zemahşerî, Keşşâf, III, 98)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşlerinin hasedine mâruz kalmış, kuyuya atılmış ve zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştı. Takvâsı neticesinde Cenâb-ı Hak, Yûsuf -aleyhisselâm-’a Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Birçok lutuflarda bulunarak O’nu tesellî etti. Belâlara karşı tahammül gücü verdi. Sonra da kuvvet, izzet ve saltanat bahşetti. Böylece Yûsuf -aleyhisselâm-, birçok ezâ ve cefâya mâruz kalması sebebiyle, saltanat yıllarında, yardıma muhtaç zayıf, fakir ve gariplere daha fazla merhametli davrandı.

    Bilinmelidir ki, kim Yûsuf Sûresi’ni okumaya, ondaki derûnî mânâları düşünmeye devam ederse, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın nâil olduğu sürûrdan nasibdâr olur. Sûre-i Yûsuf, sayıya gelmeyecek kadar hikmet ve ibretlerle doludur. Bu sûrede; nübüvvet, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, belâ ânında metânetle davranıp muvâzeneyi bozmama, düşmanın ezâsına sabır, firkat, aşk, âşık, mâşûk, kadınların hîle ve desîseleri, imtihan, kölelik, hapis, halâs, azîzlik, ikbâl, kötülüğe aynıyla mukâbele etmeye gücü yeterken affetmek, nîmet, cezbe, işâret, beşâret, tâbir ve tefsîr gibi nice hikmet ve ibret dolu sırlar vardır.

    Yine bu sûrede; enbiyâ vârisliği, Allâh’a halîfe olmanın sırları, rûh ve kalb gibi cismânî ve rûhânî kuvvetlerden bahsedilmektedir. Yûsuf karşısında Züleyhâ, nefs-i emmâreyi temsîl eder. Züleyhâ müslüman olur, rûhu terbiye görerek rızâ makâmına erişir. Sonra rûhu Yûsuf ile kardeş gibi cem’ olur. Allâh’a vâsıl oluncaya kadar sıkıntı, ibtilâ ve belâlar, kendisini pişirip olgunlaştırır.

    Bu sûrenin nüzûl sebebi şöyledir:

    Yahûdî âlimleri, müşriklerin reislerine gelerek dediler ki:

    “–Muhammed’e sorun bakalım; Ya’kûb ve âilesi, Şam’dan Mısır’a niçin göç ettiler ve Yûsuf kıssası nedir?”

    Müşriklerin reisleri de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip bunları sordular. Bunun üzerine Yûsuf Sûresi nâzil oldu. (Âlûsî, Tefsîr, XII, 170)

    Yusuf Suresi Ayetleri
    Yûsuf Sûresi’nin ilk âyetlerinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Elif. Lâm. Râ. Bunlar hem açık, hem de her şeyi açıklayıcı olan Kitâb’ın âyetleridir. Düşünüp mânâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 1-2)

    Âyet-i celîlede “Arapça bir Kur’ân” diye buyrulması, Arapça’nın lisanların en mükemmeli olduğuna delâlet etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, mânâ, lafız ve kelime seçimi (diksiyon) itibâriyle de Allâh Teâlâ’ya âit olduğu için ilâhî bir sanat hârikasıdır. Kıyâmete kadar devâm edecek, benzeri, mahlûkat tarafından aslâ yapılamayacak ilâhî bir mûcizedir.

    Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça inzâl buyurarak bu lisâna ayrı bir şeref bahşetmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olarak indirilmesinin bir hikmeti de, nâzil olduğu çevrenin bahânelerini ortadan kaldırmaktı. Elbette ki ilâhî vahiy insanların konuştukları dillerden biri ile gelmeliydi. Zîrâ cihanşümûl de olsa her hareketin ilk çekirdeğinin mutlakâ bir yerde ve bir şekilde teşekkül etmesi îcâb eder.

    Yine âyet-i kerîmede buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel şekilde beyân ediyoruz. Şu bir gerçek ki, daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.” (Yûsuf, 3)

    Bu sûre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kıssa olarak nâzil olan ilk sûredir. Lafız bakımından veciz, mânâ yönünden de çok derin ve engindir. Bu sûrede ibret alanlar için pek çok güzel hikmetler, incelikler ve nükteler bulunmaktadır.

    Yûsuf -aleyhisselâm- Hazret-i Ya’kûb’un evlâdlarının en güzeli idi. Neseb cihetinden de aynı şekilde güzeldi. O, üç nebînin neslinden gelmekle şereflerin yücesine nâil olduğu gibi aynı zamanda nübüvvet, güzel sîmâ, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, kıtlık ve belâ zamanında halkına ve yakınlarına en güzel şekilde muâmele etmek gibi üstün meziyetlerle de şerefli kılınmıştı. Bu ne yüce ve ne güzel bir kerîmlikti. O’nun duâsı da duâların en güzeli idi:

    “…(Yâ Rabbî!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101) diye ölümle Allâh’a kavuşmayı ilk önce Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- temennî ve niyâz etmişti.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Kaç Kardeşi Var?
    Ayrıca bu sûrede Yûsuf -aleyhisselâm- kalbi, Ya’kûb -aleyhisselâm- rûhu, Rahîl cesedi, Yûsuf’un onbir kardeşi de nefsânî hisleri temsîl etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânında bunun gibi daha nice eşsiz mânâ enginlikleri vardır. Tabiî ki bunları lâyıkıyla görebilmek, basîret işidir.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYASI

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Bir zamanlar Yûsuf babasına demişti ki: «Babacığım! Gerçekten ben (rüyâmda) onbir yıldızla Güneş ve Ay’ı bana secde ederlerken gördüm!»” (Yûsuf, 4)

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın rüyâsında gördüğü onbir yıldız, kardeşleri; Güneş, babası Ya’kûb -aleyhisselâm- ve Ay da, teyzesi Lâyâ’dır. Zîrâ annesi Rahîl, vefât etmişti.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kardeşlerini yıldız sûretinde görmesinin hikmeti, kardeşlikte insanın hayat akışına yön veren mühim müessirlerin bulunmasıdır. Güneş ve Ay’ın yıldızlardan sonra zikredilmesi ise, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın, babası ve teyzesi ile kardeşlerinden sonra buluşacağına işâret etmektedir.

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu rüyâyı gördüğünde yedi yaşında bulunuyordu.

    Bir Yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve sordu:

    “–Yâ Muhammed! Bana haber ver; Yûsuf’un gördüğü yıldızlar hangileridir?”

    Rasûlullâh bir an sükût buyurdular. Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve yıldızların isimlerini kendisine bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yahûdîye dönüp:

    “–Eğer sana haber verirsem, müslüman olur musun?” dedi.

    Yahûdî de:

    “–Evet.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Bunlar, Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felîk, Mısbâh, Darûh, Fera’, Vesâb, Zâlkefiteyn’dir. Yûsuf, rüyâsında bu yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın semâdan inerek kendisine secde ettiklerini görmüştü.” buyurdular.

    Yahûdî dedi ki:

    “–Vallâhi söylediğin isimler doğru isimlerdir!” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. IV, s. 212-213)

    Rüyâ Üç Kısımdır
    1. Hadîsü’n-nefs: Kişi, rüyâsında kendi işini ve sanatını görür; yahud âşık mâşûkunu görür. Bunlar insanın hayâlinin bir neticesidir.

    2. Şeytanın korkutması: Rûhu sıkıntıya düşüren karışık ve kargaşa içindeki rüyâlardır. Aslı yoktur.

    3. Allâh’tan gelen tebşîrât: Rüyâ meleği kişiye Ümmü’l-Kitâb’dan bir nüsha getirerek, Levh-i Mahfûz’dan eserler gösterir. Bu rüyâ sahîhtir, rüyâ-yı sâlihadır. Bunlara “sâdık rüyâ” da denir. Bunların hâricinde kalanlar ise, karışık rüyâlardır.

    Sâ­dık rüyâ­lar, Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden pırıltılardır.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Za­man yak­laş­tık­ça[6] mü’minin rüyâ­sı ne­re­dey­se hiç ya­lan çık­maz. (Gör­dü­ğü gi­bi ger­çek­le­şir.) Mü’minin (sâ­dık) rüyâ­sı, nü­büv­ve­tin kırk altı cüzünden biridir. Nübüvvetten olan bir şey ise yalan olmaz.” (Buhârî, Tâbîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) buyurmuştur.[7]

    Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

    “(Babası Ya’kûb -aleyhisselâm-) dedi ki: «Yavrucuğum! Rüyânı sakın kardeşlerine anlatma! Sonra (onlar) sana (hasedlerinden dolayı) bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. İşte böylece (rüyâda gördüğün gibi) Rabbin seni seçecek. Sana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirine dâir ilim verecek, daha önce iki atan İbrâhîm ve İshâk’a nîmetini tamamladığı gibi, sana ve Ya’kûb soyuna da nîmetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin her şeyi çok iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 5-6)

    Yûsuf -aleyhisselâm- uyanıp rüyâsını babasına anlatınca, babası onun dünyâ ve ukbâda büyük bir şeref ve yüksek bir makâma ereceğini anladı. Rüyâsını gizleyip kardeşlerine anlatmamasını sıkı sıkı tembih etti. Aksi takdirde kardeşlerinin kendisini kıskanıp tuzak kurabileceklerini söyledi. Demek ki hased etmemek kadar, hasede mâruz kalmaktan da sakınmak îcâb eder.

    Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

    “İhtiyaçlarınızı elde etmede gizlilikten istifâde edin. Çünkü her nîmet sâhibine hased edilir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 34)

    Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık
    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından Yehûda, Robil ve Şem’un, babalarının Yûsuf’a gösterdiği husûsî alâka ve muhabbetin hikmetini kavrayamadılar. Kıskandılar da:

    “Dediler ki: «Yûsuf ile kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz (birbirimizi destekleyen) kuvvetli (ve kalabalık) bir cemâatiz. Babamız herhâlde apaçık bir yanlışlık içindedir. Yûsuf’u öldürün, yahud onu (uzak) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»” (Yûsuf, 8-9)

    Hazret-i Ya‘kûb, rüyâdan sonra Yûsuf’un peygamberliğe vâris olacağını anlamış, bu yüzden de ona karşı muhabbeti ziyâdeleşmişti. Ancak bu durumu sezen kardeşlerinin hasedi de gün geçtikçe arttı. Öyle ki bu hased, Yûsuf’a tuzak kurmalarına sebep oldu. Yâni Ya’kûb -aleyhisselâm- sevgide ileri gitmiş, belâlar da o nisbette ağırlık kazanmıştı. Çünkü Cenâb-ı Hak, “câmiu’l-ezdâd”, yâni zıt sıfatları kendisinde cem edendir. O’nun اَلرَّقِيبُyâni devamlı murâkabe altında tutan ve dâimâ üstün olan mânâsında bir ism-i ilâhîsi vardır. Bunun için fazla muhabbet firâk getirir. Zîrâ Allâh’a muhabbet, ortak kabûl etmez.

    Gerçekten Ya‘kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.

    Âyetten ibret alınacak en mühim nokta, sevginin, kıskançlığa sebep olmaması için gönülde saklı tutulmasının lüzûmudur. Sevginin sessizlikte ve derûnda olması gerekir.

    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır.

    Sinsi Plân
    Kardeşleri, Yûsuf hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:

    “İçlerinden biri: «Yûsuf’u öldürmeyin! Eğer mutlakâ (birşey) yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın da (bari) geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün)!» dedi.” (Yûsuf, 10)

    Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf’un kuyuya atılmasını tavsiye etti. Bu da gösteriyor ki, hasedleri sebebiyle dost libâsına bürünmüş nice gizli düşmanlar vardır. Onlardan mümkün olduğu kadar sakınmak lâzımdır.

    Rivâyet olunur ki Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm-, bir rüyâ görmüştü. Kendisi bir dağın başında, oğlu Yûsuf da sahrâda idi. Birden on kurt peydâ olup Yûsuf’a hücûm ettiler. Yûsuf aralarında kayboldu. Ya’kûb -aleyhisselâm- bu sebeple oğullarına Yûsuf için «O’nu kurt yemesinden korkarım!» diyerek tedirginliğini ifâde etmişti. Fakat böylece farkında olmadan, kardeşlerinin Yûsuf’a yapacağı hîle husûsunda onlara -âdeta- bir usûl telkîn etmiş oldu.

    Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

    “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)

    “Nefsim bana öyle şeyler söylüyor ki, onları söylerim de, söylediklerimle müptelâ kılınırım korkusuyla söylemiyorum...” (Bursevî, Ruhu’l-Beyân, IV, 222)

    İnsan hasmına, aleyhine olacak hususlarda ipucu vermemelidir.

    Yûsuf’un kardeşleri o âna kadar böyle bir plân kurmamışlardı. Babalarının verdiği ipucu üzerine yine gizlice bir plân yaptılar.

    Dil Var Baş Kestirir
    Dili kesilerek öldürülen İbnü’s-Sikkît şöyle demiştir:

    “İnsanın, dilinin sürçmesiyle uğrayacağı musîbet, ayağının sürçmesi ile uğrayacağı musîbetten çok daha büyük olabilir! Zîrâ insanın ayağının sürçmesinden hâsıl olan yara zamanla iyileşir. Hâlbuki ağızdan çıkan söz, insanın başını bile götürebilir.”

    Ya’kûb -aleyhisselâm- gördüğü rüyâya rağmen acz içinde kalarak Yûsuf’u birâderlerine teslîm etti. Şu ifâde bu hâli ne güzel anlatır:

    “Kazâ ve takdîr gelince, basîret görmez olur!”

    “Şu yanlışı asla yapmam!” diyen bir kul, şeytana açık bir kapı bırakmış olur ki, şeytan her işini bırakarak ona Mûsâllat olur ve yapmam dediği şeyi kendisine yaptırıncaya kadar onun peşini bırakmaz. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)

    Bu bakımdan asla büyük konuşmamak ve dâimâ Hakk’a sığınmak lâzımdır.

    Yûsuf’un birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:

    “Onlar! «Vallâhi biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, o zaman biz hüsrâna uğrayanlardan oluruz (yazıklar olsun bize!)» dediler.” (Yûsuf, 14)

    Kardeşlerinin İhâneti
    “Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında, Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: «Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacaksın.»” (Yûsuf, 15)

    Âyette geçen «Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik» ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.[8]

    Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğullarının kardeşleri Yûsuf’u sahrâya götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf’un da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf’u omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf’u yere attılar ve dediler ki:

    “–Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!”

    Ardından da Yûsuf -aleyhisselâm-’ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:

    “–Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.

    Rivâyete göre Robil, Yûsuf’u kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf, kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:

    “–Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:

    “–O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.

    Onlar da:

    “–Evet!” dediler.

    Bunun üzerine Yehûda:

    “–Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUYA ATILMASI

    Diğerleri de Yehûda’nın teklifine «Pek iyi!» deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.

    Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.

    Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf, kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.

    Gömleğini soyan kardeşlerine Yûsuf:

    “–Ey kardeşlerim! Gömleğimi verin; ölürsem bana kefen olur, sağ kalırsam libâsım olur!” dediyse de onu geri vermediler.

    Nihâyet Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttıktan sonra, düşüp ölsün diye ipi kestiler. Kuyuda su vardı. Yûsuf, kuyunun kenarındaki bir taşın üzerine çıktı. Ayağa kalkarak belki kardeşlerim merhamete gelip beni buradan çıkarırlar ümîdiyle nidâ etti. Ancak kardeşleri, “Ölmemiş!” diye taş atmak istediler. Yine Yehûda mânî oldu.

    Bu esnâda Allâh Teâlâ, Cibrîl’e nidâ etti:

    “Kuluma yetiş!”

    Cebrâîl -aleyhisselâm-, derhal emri yerine getirerek Yûsuf’u tutup kuyuda bir taşın üzerine oturttu. O’na cennet yemeğinden yedirip içirdi. Ardından İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın gömleğini giydirdi.

    Hasan-ı Basrî der ki:

    “Yûsuf kuyuya atıldığında oniki yaşında idi. Babası Ya’kûb O’na kırk sene sonra kavuştu.”

    Kuyu, çok korkunçtu. İçinde yılanlar, akrepler ve sâir haşerât vardı. Hepsine de yerlerinden dışarı çıkmamaları emredildi.

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kuyuya atılınca Allâh’a şöyle ilticâ etti:

    “–Ey gâib olmayan şâhid! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlûb olmayan gâlib! İçinde bulunduğum sıkıntıdan beni ferahlığa çıkar! Bana bir kurtuluş kapısı aç!”

    Rivâyete göre Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuda üç gün kaldı. Bir saat kaldığı rivâyeti de vardır.

    Cebrâîl -aleyhisselâm- da kuyuda Yûsuf’a şu duâyı öğretmişti:

    “Ey her türlü sıkıntıyı kaldıran! Ey her duâya icâbet eden! Ey her türlü kırıkları saran! Ey her türlü zorluğu kolaylaştıran! Ey her kimsesizin sâhibi ve her yalnızın mûnisi olan Allâh’ım! Ey kendinden başka ilâh olmayan Rabbim! Sen’i tenzîh ederim! İçinde bulunduğum şu sıkıntıdan bir ferahlık, bu belâdan bir kurtuluş kapısı açmanı Sen’den dilerim! İlâhî, muhabbetini kalbime öyle bir yerleştir ki, ondan sonra hiçbir tasam kalmasın, orada Sen’den gayrısının zikri bulunmasın. Ey Rabbim beni muhâfaza et! Yâ Erhame’r-Râhimîn!”

    Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuya atılınca Allâh’ı zikretmeye başladı. Melekler O’nun sesini işitince, Allâh Teâlâ’dan bu güzel sesi dinlemek üzere izin istediler. Allâh -celle celâlühû- da meleklere:

    “–Siz daha önce;

    «…(Yâ Rabbî!) Biz seni hamdinle tesbîh edip dururken, bir de yeryüzünde kan dökerek fesat çıkaracak kimseleri mi yaratacaksın?» (el-Bakara, 30) dememiş miydiniz.” buyurdu. Meleklerin daha önce söylediklerini hatırlattıktan sonra onlara izin verdi.

    Yusuf Aleyhisselam Zindanda Kaç Sene Kaldı?
    Rûh ve kalb, rûhâniyet âlemine meylederler. Nefse âit kuvvet ve hisler ise, hayvâniyet âlemine meylederler. Eğer insan kendi hâline bırakılırsa, gâlibiyet nefsin olur; beden rûha tahakküm eder ki bu, fâsıkların hâlidir.

    Eğer kalb, zikir ve sohbetle güzel ahlâka nâil olursa, gâlibiyet rûhun ve kalbin eline geçer. Nefs ve beden, rûh ve kalbin istikâmetine tâbî olur. Bu da saîdlerin hâlidir.

    Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı, Allâh tarafından vahiy ve ilham ile takviye olundukları için başlarına gelen belâlara sabır ve tahammül gösterir, bu imtihanları, kalblerinin Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmasına vesîle addederler.

    Allâh -celle celâlühû- Ya’kûb ve Yûsuf -aleyhimesselâm-’a şiddetli bir keder ve büyük bir üzüntü takdîr buyurdu ki, bütün acılığına rağmen sabretsinler de Allâh’a bağlılıkları daha da artsın ve her zaman Hakk’a yönelsinler. Dâimâ O’nunla beraber bulunsunlar ve bütün fânî alâkalardan kurtularak yüksek derecelere vâsıl olsunlar! Çünkü öyle dereceler vardır ki, onlara ancak mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek sûretiyle vâsıl olunabilir.

    Nitekim Hazret-i Yûsuf’un oniki sene hapiste kalmasının bir hikmeti de, O’nun halvet, riyâzât, meşakkat ve mücâhede ile mânen kemâle erdirilmesi idi. Yûsuf, babasının yanında kaldığı takdîrde belki bunların tahakkuku kendisine müyesser olmayacaktı. İşte bu hikmet dolayısıyladır ki, nebîler, muayyen bir zaman için kendi vatanlarından uzakta bir garîb olarak yaşamışlardır.

    Yalan Gözyaşları
    Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri evin yolunu tutup, yalancıktan ağlayarak babalarına geldiler. Âyet-i kerîmelerde bu manzara şöyle beyân buyrulmaktadır:

    “Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: «Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yûsuf’u da eşyâlarımızın yanında bıraktık. (Bir de döndük ki) onu kurt yemiş! Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bize inanacak değilsin!»” (Yûsuf, 16-17)

    Kocasıyla Kavga Eden Kadın
    Rivâyete nazaran, kocasıyla kavga eden bir kadın ağlayarak gelip Kadı Şurayh’a mürâcaat etmişti. Bu esnâda orada bulunan Şa’bî ona dedi ki:

    “–Yâ Ebâ Ümeyye! Bu kadının mazlûm olduğunu zannediyorum. Görmüyor musun nasıl ağlıyor!”

    Bunun üzerine Kadı Şurayh dedi ki:

    “–Ey Şâ’bî! Yûsuf’un kardeşleri de zâlim oldukları hâlde ağlayarak babalarının yanına gelmişlerdi. Bu ağlamalara bakarak hüküm vermek doğru olmaz! Ancak meydana gelen hâdisenin açık hakîkatine bakarak hükmetmek gerekir.”

    YAKUP PEYGAMBER’İN SABRI

    Nitekim Yûsuf’un kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

    “Yûsuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Ya’kûb: «Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, (ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allâh’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!» dedi.” (Yûsuf, 18)

    Rivâyete göre, Yûsuf’un kana bulanmış olan gömleği Ya’kûb -aleyhisselâm-’a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:

    “–Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.

    Böylece gözyaşı döken Ya’kûb -aleyhisselâm-’a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:

    “«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordular:

    “–Ya’kûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”

    Cebrâîl de:

    “–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordular.

    O da:

    “–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)

    İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.

    Sabr-ı cemîl, başa gelen belâ ve musîbetleri hiçbir şekilde kullara şikâyet etmeden, feryatsız, şikâyetsiz, metânetli ve mütevekkil bir şekilde karşılamak demektir. Şâyet Allâh, kullarına şikâyet edilirse, sabır husûsiyetini kaybeder.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUDAN ÇIKARILIP SATILMASI

    Babası sabr-ı cemîl hâli içindeyken Hazret-i Yûsuf da kuyuda aynı tevekkül ve teslîmiyet hâlini yaşıyordu. Bu esnâda:

    “Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka, kovasını sarkıttı. “Â, müjde, müjde! İşte bir civân!” dedi. Onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle gizlediler. Ama Allâh Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu. Nihâyet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, bir kaç paraya sattılar. Zâten ona pek kıymet vermiyorlardı.” (Yûsuf, 19-20)

    Yûsuf’u satanlar, güzelliği karşısında gözleri kamaşmasına rağmen O’nu ehemmiyetsiz, düşük bir fiyata sattılar. Bir sâhibi çıkar da Yûsuf’u bizden ister diye güzelliğine rağbet etmeden korku içinde alelacele O’nu elden çıkarmaya baktılar.

    Zîrâ Yûsuf -aleyhisselâm-, birgün aynada sûretine bakarak güzelliğini seyretmiş ve:

    “–Eğer köle olup satılsaydım, bana paha biçilemezdi; çok para ederdim!” demişti.

    Kendini beğenerek işlediği bu zelle sebebiyle O’nu köle diye, hem de çok kıymetsiz bir fiyata sattılar.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Mısır’da Yûsuf’u satın alan vezir, hanımına: «Ona güzel bak! Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlâd ediniriz!» dedi. Böylece Yûsuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyâların tâbirini öğrettik. Allâh Teâlâ irâdesini yerine getirmekte her zaman mutlak gâliptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 21)

    Tefsîrlerde beyân edildiğine göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın alan esîr tâciri, daha sonra O’nu Mısır’ın mâliye bakanına sattı. Çünkü mâliye bakanı, Hazret-i Yûsuf’un zekâ ve kâbiliyetini sezmiş, bu yüzden ileride kendisinden devlet işlerinde istifâde edebileceğini düşünmüştü. Ayrıca kendi çocukları olmadığı için O’nu evlâd edinmeyi de arzu etmişti.

    Azîz’in Yûsuf’u satın aldığı ifâdesi, O’nun kıymetsiz bir fiyata satıldıktan sonra yüksek bir pahâya da satıldığına işâret etmektedir. Nitekim Yûsuf’u ilk satın alan adam, O’nu süsleyip satılığa çıkardığında müzâyede (açık artırma) üç gün sürmüştü. Sonunda Yûsuf’u, ağırlığınca misk, ağırlığınca inci, ağırlığınca altın, ağırlığınca gümüş ve ağırlığınca ipek karşılığında Mısır azîzi satın almıştı.

    HAZRET-İ YUSUF VE ZÜLEYHA

    Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “O, kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte muhsinlere biz böyle karşılık veririz.” (Yûsuf, 22)

    Hazret-i Yûsuf büyüdü, gelişti ve güzelliğiyle gösterişli bir genç oldu. O’nun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ’da kendisine karşı farklı düşüncelerin belirmesine sebep oldu. Hâdise âyet-i kerîmede şöyle zikredilir:

    “Derken, bulunduğu evin hanımı, Yûsuf’u kendisine bağlamak, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kapatarak:

    «–Haydi gelsene bana!» dedi.

    O ise:

    «–Maâzallâh, (Allâh’a sığınırım!) Zîrâ kocanız benim velînîmetimdir, bana iyi davranıp güzel bir mevkî verdi. Gerçek şudur ki, zâlimler aslâ felâh bulmazlar!» dedi.

    Doğrusu, hanım ona sâhip olmayı iyice aklına koymuş ve buna meyletmişti. Eğer Rabbinin bürhânını (delil ve yardımını) görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenâlığı ve fuhşu O’ndan uzaklaştırmak için bürhânımızı gösterdik. Çünkü O, Biz’im tam ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 23-24)

    Zü­ley­hâ, ne­fis­le­rin en çok ze­bû­nu ol­du­ğu üç vas­fın; yâ­ni ser­vet, şöh­ret ve şeh­ve­tin şâ­hi­kasın­da bu­lu­nu­yor­du. Genç­ti, ce­mâl sâ­hi­biy­di ve pek çok kim­se­yi ken­di­si­ne râm ede­bi­le­cek bir câ­zi­be­ler meş­he­ri hâ­lin­dey­di. Üs­te­lik Züleyhâ, oda­nın ka­pı­sı­nı da sım­sı­kı ki­lit­le­miş­ti. Böy­le­ce giz­li­lik ve ten­hâ­lı­ğın, gü­nah­la­rı da­ha da kam­çı­la­yan hen­gâ­mın­da, Haz­ret-i Yû­suf’a şid­det­li bir ar­zuy­la:

    “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” di­ye ses­le­ne­rek, çir­kin bir fi­ile te­şeb­büs et­miş­ti. Mu­kâ­ve­met gös­ter­mek­te ni­ce irâ­de­le­ri eri­te­bi­le­cek böy­le bir man­za­ra kar­şı­sın­da, Yûsuf -aley­his­se­lâm-’ın bi­le hay­li güç bir va­zi­yet­te kal­dı­ğı­nı Yü­ce Rab­bi­miz:

    “Şâ­yet bür­hâ­nı­mız ye­tiş­me­sey­di, o da mey­le­di­yor­du.” be­yâ­nıy­la ifâ­de bu­yur­mak­ta­dır. Zîrâ bir er­ke­ğin, ha­ya­tı bo­yun­ca kar­şı­la­şa­bi­le­ce­ği en ağır imtihanlardan bi­ri; genç­lik, gü­zel­lik, ser­vet gi­bi her tür­lü câ­zi­be un­su­ru­na sâ­hip bir ka­dın­dan, üs­te­lik ten­hâ­lık­ta ge­len dâ­vet ve il­ti­fâ­ta “ha­yır” di­ye­bil­mek­tir.

    İş­te Yû­suf -aley­his­se­lâm-, önü­ne se­ri­len bun­ca deh­şet­li câ­zi­be­le­re aldan­ma­mak için “ma­âzal­lâh” di­ye­rek, mânevî bir zırha büründü, tam bir ihlâs ve yük­sek bir tak­vâ duygusuyla “Allâh’a sı­ğındı”. Böylece âyet-i kerîmede bildirilen “bürhân” ile ilâ­hî sıyânet ve muhâfazaya mazhar oldu.

    Bu yüzden insanoğlunu gü­nah­la­ra sü­rük­le­yen bü­tün dün­ye­vî câ­zi­be­le­rin “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” diyen dâ­vetle­ri­ne mu­kâ­ve­met gösterebilmenin ye­gâ­ne yolu, o an­da kal­ben “ma­âzal­lâh” di­ye­rek son­suz kud­ret sâ­hi­bi olan “Al­lâh’a sı­ğı­na­bil­mek”tir.

    “Sakın, Sakın!”
    Bazı tefsîrlerde, âyet-i kerîmedeki “bürhân” ifâdesiyle alâkalı olarak şunlar nakledilmektedir:

    Yûsuf -aleyhisselâm- “Sakın, sakın!” sesini işittiği zaman o sese aldırış etmedi. Fakat sesin üç kere tekrarından sonra o mahalde Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- temessül etti. Bundan sonra Yûsuf -aleyhisselâm- kendine gelip Züleyhâ’dan hemen yüz çevirdi.

    Allâh’ın izniyle Ya’kûb -aleyhisselâm- oğlu Yûsuf’a mânevî yardımda (istiânede) bulunmuş, nefs-i emmâreyi temsîl eden Züleyhâ’ya meyletmesine mânî olmuştu.

    Âyette anlatılan bu hâdise, istiâne, istiğâse (mânevî yardım) ve râbıtaya bir misâldir.

    Ali bin Hasen bir rivâyetinde der ki:

    Züleyhâ’nın hazırladığı odada onun putu vardı. Yûsuf’u nefsine dâvet etmeden önce onun üzerini bir libâs ile örttü. Bunu gören Yûsuf sordu:

    “–Niye böyle yaptın?”

    Züleyhâ:

    “–Beni musîbet ânında iken görmesinden hayâ ettim!” diye cevap verdi.

    Bunun üzerine Yûsuf şöyle dedi:

    “–Sen işitmeyen, görmeyen ve bir şey anlamayan bir taş parçasından utanırsın da, benim, beni yaratan, hem de en güzel sûrette yaratan Rabbimden hayâ etmeye hakkım yok mu?”

    Bebeğin Şahitliği
    Yûsuf -aleyhisselâm- Rabbinin bürhânını görünce, büyük bir korku içinde ve sür’atle kapıya koştu. Züleyhâ da arkasından O’nu takip etti:

    “İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın O’nun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında, birden, hanımın efendisi ile karşılaştılar! Kadın (hemen): «Zevcene kötülük etmek isteyenin cezâsı zindana atılmaktan, yâhud acıklı bir azaptan başka ne olabilir?!» dedi.” (Yûsuf, 25)

    Azîz dedi ki:

    “–Benim ehlime kötülük etmek isteyen kimdir?”

    Züleyhâ, işlediği cürme ikincisini ekledi. Yûsuf’a iftirâ ederek:

    “–Bu delikanlı nefsimden murâd almak istedi.” dedi.

    Azîz, Yûsuf’a doğru döndü ve:

    “–Ey delikanlı! Sana yaptığım ihsandan dolayı göreceğim karşılık bu muydu?!. Beni mahzûn etmemeliydin!” dedi.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Temize Çıkması
    Yûsuf -aleyhisselâm-, hâdisenin gidişâtı karşısında iftirânın zehrinden korunmak için doğruları anlatarak:

    “«Asıl kendisi benim nefsimden murâd almak istedi.» dedi. Kadının akrabâsından bir şâhid şöyle dedi: «Eğer (Yûsuf’un) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, Yûsuf ise yalancılardandır. Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir, Yûsuf ise, doğru söyleyenlerdendir.»” (Yûsuf, 26-27)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisinin temiz olduğuna dâir bir delîl göstermesi için Allâh’a duâ etti. O sırada Züleyhâ’nın dayısının üç veya dört aylık olan oğlu, mûcizevî bir şekilde dile geldi ve Yûsuf’un temiz olduğuna şehâdet etti.

    “(Azîz) ne zaman ki, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü, o zaman (karısına) dedi ki: «Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür. Ey Yûsuf! Sakın sen bundan kimseye bahsetme! Ey kadın! Sen de günahından dolayı istiğfâr et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun.»” (Yûsuf, 28-29)

    Hâdise, halkın arasında duyulmaya başladı.

    “Şehirdeki bazı kadınlar: «Azîzin karısı, delikanlısından murâd almaya kalkmış, (Yûsuf’un) sevdâsı onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.» dediler. (Yûsuf, 30)

    Yûsuf’u Gören Kadınlar Ellerini Kesti
    Hakkındaki dedikoduları öğrenen Züleyhâ, Mısır kadınlarını imtihân etmeye karar verdi:

    “Hanım, o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikrâm edilen meyveleri soyup kesmek gâyesiyle, her birine bir de bıçak vermişti. Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yûsuf’a: «Onların huzûruna çık!» dedi. Kadınlar onu görünce hayran kaldılar, onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: «Hâşâ! Allâh için, bu bir insan olamaz, bu pek kıymetli bir melek! (Başka bir şey değil!)» dediler.” (Yûsuf, 31)

    Âyet-i kerîmedeki «Dayanılacak yastıklar» mânâsına gelen “müttekeen” kelimesi, “yemek meclisi” şeklinde de anlaşılmıştır. Çünkü onlar, mağrûr insanların âdeti üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bu sebeple dayanarak yemek yeme âdeti yasaklanmıştır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

    “Ben bir yere dayanarak yemek yemem.” (Buhârî, Et‘ime, 13) buyurmuştur.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Güzelliği
    Mısır kadınlarının Yûsuf’un göz kamaştıran güzelliği karşısında düştükleri bu hayranlık üzerine Züleyhâ:

    “«İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan murâd almak istedim, ama o iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması hâlinde O mutlakâ zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!» dedi.” (Yûsuf, 32)

    Mısır sokaklarında gezerken yüzü güneş gibi parlayan ve ayın ondördünden daha güzel olan Yûsuf -aleyhisselâm-, kadın fitnesi karşısında Allâh’tan son derece korkarak ellerini açtı ve Rabbine ilticâ ederek kendisini muhâfaza etmesi için niyazda bulundu. Çünkü Hak’tan gâfil olan kadınların hîleleri, şeytanların tuzaklarından daha tehlikeliydi.

    “(Yûsuf:) «Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettikleri şeyi yapmaktan daha sevgilidir! Eğer Sen bunların tuzaklarını benden döndürmezsen, belki onlara meyleder ve câhillerden olurum!» dedi.” (Yûsuf, 33)

    Bazı büyükler demişlerdir ki:

    “Nefse tâviz vererek, yâni nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Bundan kurtulmanın çâresi Allâh’a sığınıp, O’nun emirlerine sarılmaktır. Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- da Rabbine sığınarak felâha ermiştir.”

    “Bunun üzerine Rabbi, O’nun duâsını kabûl etti ve kadınların tuzaklarını O’ndan uzaklaştırdı. Çünkü O, hakkıyla işiten ve her şeyi bilenin tâ kendisidir.” (Yûsuf, 34)

    Allâh Teâlâ muhâfaza etmedikten sonra hiçbir kalb, -velev ki bir peygamber kalbinin kemâline sâhip de olsa-, beşeriyet îcâbı, dünyânın tuzaklarından, birtakım arzulara meyletmekten, nefsin fısıltılarından ve şeytanın vesveselerinden emîn olamaz, kendi kendini koruyamaz! Nitekim daha evvel geçen âyet-i kerîmedeki “Rabbinin bürhânı” ifâdesi de bu hakîkati îzâh etmektedir.

    Dolayısıyla bir kul olarak bizlere düşen; nefsimizin hîlesinden hiçbir zaman emîn olmayıp dâimâ teyakkuz hâlinde bulunmak ve bu husustaki acziyetimizi müdrik bir şekilde Allâh’a sığınmaktır.

    Zindan
    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûlü vechile:

    “Bu kadar delili gördükleri hâlde, sonra yine de Yûsuf'u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı.” (Yûsuf, 35)

    Yûsuf’un üzerindeki elbiseler çıkarılıp O’na kıldan dokunmuş bir hırka giydirildi, ayaklarına da demirden zincir vuruldu. Yûsuf -aleyhisselâm- zindan kapısına yaklaşınca başını eğdi ve “Bismillâh” diyerek içeri girdi. Herkes etrafını çevirmiş, kendisi de ağlamaya başlamıştı. Cebrâîl gelerek niçin ağladığını sordu. Yûsuf, namaz kılabileceği bir yer bulamadığı için ağladığını bildirince Cebrâîl -aleyhisselâm- O’na:

    “–Dilediğin yerde namaz kıl! Allâh zindanın içinde ve dışında kırk arşın yeri senin için temiz kılmıştır.” dedi.[9]

    “Zindana onunla beraber iki genç daha girmişti. Onlardan biri: «–Ben rüyâmda, kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.», öbürü de: «–Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm. Ne olur, bu rüyâmızın tâbirini bildir. Doğrusu biz seni muhsinlerden biri olarak görüyoruz.» dediler. Yûsuf: «–Size yedirilecek bir yemek gelmeden önce ben onun ne olduğunu muhakkak size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ki ben, Allâh’a inanmayan bir kavmin dîninden uzaklaştım. Onlar, âhireti de inkâr edenlerin tâ kendileridir.» dedi.” (Yûsuf, 36-37)

    Bu iki gencin zindana atılmaları husûsunda şöyle bir rivâyet vardır:

    Mısır’ın ileri gelenlerinden bir kısım insanlar, Melik Reyyân bin Velid’i zehirleterek öldürmek ve yerine aralarından belirledikleri bir kimseyi getirmek istiyorlardı. Bunun için Melik’in sofrasını hazırlayan biri aşçı biri şerbetçi olan iki kişiyi çeşitli vaadlerle kandırdılar. Onları, Melik’in yemeğine ve içeceğine zehir katmaları hususunda iknâ ettiler.

    Şerbetçi bu işin kötülüğünü anladı, zehir katmaktan vazgeçti. Aşçı ise bu kötü fiili irtikâb etti. Vaktâki sofra konup Melik elini uzatınca şerbetçi:

    “−Ey Melik! Sakın yeme, çünkü o yemek zehirlidir.” dedi.

    Aşçı da:

    “−Ey Melik! Sakın içme, çünkü o içecek zehirlidir.” dedi.

    Bunun üzerine Melik şerbetçiye sofradaki içeceği içmesini emretti. O da tereddüt etmeden içti.

    Sonra aşçıya dönüp yemekten yemesini emretti. Fakat aşçı yemedi. Yemeği bir hayvana yedirdiklerinde hayvan hemen orada ölüverdi.

    Bunun üzerine ikisi de zindana atıldılar. Zindanda, âyette bahsedilen rüyâları gördüler. (Kurtubî, el-Câmî, IX, 189)

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Tebliği
    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, aynı zindanı paylaştığı bu iki gence tevhîd akîdesini tebliğ etmek istedi. Onların rüyâlarını tâbir etmeden evvel, kendisinin hak din üzere bulunduğunu, sâhip olduğu ilmin Cenâb-ı Hak tarafından bahşedildiğini ve Mısırlıların yanlış yolda olduklarını bildirdi. Onları tevhîde hazırlayarak hak dîni kendilerine tebliğ etti.

    Burada ibret alınacak husus, bir mü’minin en zor şartlar altında dahî emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmayı ihmâl etmemesinin lüzûmudur.

    İşte bu ve bundan sonraki üç âyet, Hazret-i Yûsuf’un tebliğiyle alâkalıdır:

    “Atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu tevhîd inancı, Allâh’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsânıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nîmete şükretmezler.

    Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir sürü düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip, gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allâh mı?

    Allâh’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allâh hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allâh’a âittir. O, size, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 38-40)

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYALARI TABİR ETMESİ

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine rüyâlarının tâbirini soran iki zindan arkadaşını tevhîd inancına dâvet ettikten sonra onlara dedi ki:

    “Ey hapis arkadaşlarım, gelelim rüyâlarınızın tâbirine: İlk soran, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte tâbirini istediğiniz iş böylece hâlledilmiştir.” (Yûsuf, 41)

    “Onlardan kurtulacağını zannettiği arkadaşına: «–Efendine benden bahset, (suçsuz olduğumu hatırlat).» dedi. Fakat şeytan ona, bunu efendisine söylemeyi unutturdu. Böylece Yûsuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yûsuf, 42)

    Netîce, aynen Yûsuf -aleyhisselâm-’ın tâbir ettiği gibi oldu. Şerbetçi, zindandan kurtulup eski vazîfesine döndü. Aşçı ise îdâm edildi.

    Bazı müfessirlere göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Rabbinden başka birinden yardım istemesi, gayretullâha dokundu. Bu hâl, peygamberler için “zelle” olmaktadır. Bu zellesinden ötürü Hazret-i Yûsuf, beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece hapis süresi oniki yıla çıkmış oldu.

    Rivâyete göre zindandan çıkanlar sık sık gelir Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ziyâret eder, onunla oturup uzun uzun sohbet ederlerdi. Birgün zindancıbaşı Yûsuf -aleyhisselâm- ile sohbet ederken şöyle dedi:

    “−Ey Yûsuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.”

    Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle dedi:

    “−Bana olan sevginden Allâh’a sığınırım!”

    Zindancıbaşı:

    “−Niçin?” diye sorunca Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-:

    “−Babam beni çok sevdi, kardeşlerim kuyuya attılar; Züleyhâ sevdi, zindana attılar, şimdi bir de sen seversen kim bilir nereye atarlar!?” dedi.

    En Güzel Vekil Allah’'tır
    Mâlik bin Dinar’dan rivâyet edilir ki:

    Yûsuf -aleyhisselâm- şarabdâra:

    “–Beni efendinin yanında an!” deyince Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

    “–Ey Yûsuf! Benden gayri vekîl edindin. Ben de senin hapsini uzatacağım!”

    Bunun üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- ağlamaya başladı ve dedi ki:

    “–Ey Rabbim! Hüzün ve belâların çokluğundan kalbime kasvet gelmiş; artık bundan sonra benden böyle bir kelime sudûr etmez!”

    Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu rivâyeti her okudukça ağlar ve şöyle derdi:

    “Başımıza bir iş gelince insanlara koşuyoruz. Bu hâlimizle âkıbetimiz ne olacak?!”

    Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır:

    “Allâh, kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin! O şarabdâra: «Beni efendinin yanında an!» demeseydi, zindanda beş seneden sonra yedi sene daha kalmayacaktı.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 264)

    Ancak Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere ve velîlere vermiş olduğu iptilâ, sıkıntı ve çeşitli meşakkatler, onlara cezâ olarak değil, hediye olarak verilmiştir.

    FİRAVUN’UN RÜYASI

    Âyet-i kerîmede kıssanın devâmı şöyle anlatılır:

    “Melik dedi ki: «–Ben yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Siz rüyâ tâbir ediyorsanız, benim bu rüyâmı da açıklayın!» (Çevresindeki kâhinler) «–Bu gördükleriniz karışık rüyâlardır. Biz böyle karışık rüyâların tâbirini bilemeyiz.» dediler.

    O iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra Yûsuf’u hatırlayıp dedi ki: «–Rüyânın tâbirini size ben bildireceğim. Hele siz beni zindana bir gönderin.»

    Zindana gidip: «Ey Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! Şu müşkil rüyâ hakkında bize bir çözüm bildir: Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve yedi kuru başağın mânâsı ne olabilir? Ümid ederim ki isâbetli tâbirini öğrenip insanlara aktarırım. Böylece onlar da doğruyu öğrenirler.»” (Yûsuf, 43-46)

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Rüya Yorumu
    Yûsuf -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’nın kendisine bahşettiği ilimle rüyâyı şöyle tâbir etti:

    “Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, depolarsınız. Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki, halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol bol meyveler sıkacaklar.” (Yûsuf, 47-49)

    Hazret-i Yûsuf’un tâbiriyle rahatlayıp sevinen hükümdar, onu mükâfatlandırmak istedi:

    “Hükümdar dedi ki: «Getirin bana onu!» Elçi gelince Yûsuf: «Sen önce dönüp efendine o ellerini kesen kadınların meselesi neymiş, bir sor bakalım. Zâten benim efendim, o kadınların hîlelerini pek iyi bilir.»” (Yûsuf, 50)

    Hazret-i Yûsuf, burada Züleyhâ’nın ismini edeben söylemedi. Bir de onun düşmanlığın zirvesinde olduğuna inandığı için yeni bir hîle yapmasından sakındı. Hükümdar o kadınları toplayıp:

    “«–Yûsuf’u elde etmeye çalıştığınızda dâvânız ne idi?» diye sordu. Onlar da: «–Hâşa! Allâh için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiç bir kötülüğü bilmiş, görmüş değiliz.» dediler. İşte o sırada vezirin eşi: «–Şimdi hak meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sâdık ve doğru insanlardandır.» diye îtiraf etti.” (Yûsuf, 51)

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu hareketinin sebebini îzah sadedinde şöyle buyurdu:

    “Maksadım, kendisine arkasından ihânet etmediğimi, Allâh’ın hâinlerin hîlelerini muvaffâkıyete erdirmeyeceğini onun (vezirin) bilmesidir.” (Yûsuf, 52)

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) FİRASETİ

    Yûsuf -aleyhisselâm-, Melik hakîkate iyice vâkıf olmadan, mes’elenin aslı iyice anlaşılmadan ve haksız yere hapse atıldığı herkesçe kabûl edilmeden evvel zindandan çıkmak istemedi. Aklını kullanarak, sabırlı ve vakarlı bir tavır göstererek kendisine hased edenlerin işi daha fazla karıştırmalarına da mânî oldu. Kendisine yapılan bütün isnadların yalan ve iftirâ olduğunu ispat edip töhmetten tamamen kurtulunca, zindandan çıkmayı kabûl etti.

    Bu sebeple her Müslüman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu firâsetli hareketinden ibret alarak, üzerinden töhmeti atmak ve töhmet yerlerinden sakınmak husûsunda son derece dikkatli ve titiz davranmalıdır.

    İslâm âlimleri de, mü’minlerin töhmet[10] mahallerinden sakınması gerektiğini söylemişlerdir.

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın töhmetten kurtulma husûsunda gösterdiği hassâsiyetin bir benzerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin örnek hayâtında da müşâhede etmekteyiz. Mü’minlerin annesi Safiyye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-, Allâh Rasûlü ile yaşadığı bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

    Töhmete mâruz kalmaktan sakınma husûsunda olduğu gibi, töhmet etmekten de son derece ictinâb etmenin lüzûmuna dâir, Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de biz kullarını şöyle îkâz buyurmaktadır:

    “Hakkında kesin mâlûmâtın olmayan bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, (yâni) bütün bunlar, yaptıkları şeylerden suâl olunacaklardır.” (el-İsrâ, 36)

    Kendisinin tamâmen suçsuz olduğunu ispatlayıp halkın töhmetinden kurtulan Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, yine de nefsin hîlesinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak dedi ki:

    “(Bununla beraber) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı bir şekilde (olanca şiddetiyle) kötülüğü emreder. Meğer ki Rabbim merhamet edip korumuş ola! Şüphesiz Rabbim hatâları örten ve çok merhamet edendir.” (Yûsuf, 53)[11]

    Bir başka âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “…Eğer üstünüzde Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allâh, dilediğini arındırır. Allâh hakkıyla işitir ve bilir.” (en-Nûr, 21)

    Bu bakımdan kula düşen, istiğfâr, ilticâ ve tazarrûya sarılmak sûretiyle nefsin şerrinden muhâfaza olunmayı ve âhirete yüz akıyla varabilmeyi Rabbinden niyâz etmektir.

    ALLAH KÖLEYİ SULTAN EDER

    Nihâyet Hazret-i Yûsuf’taki ince siyâset, zekâ ve fevkalâdeliği fark eden Melik, onu yüksek bir makâma getirmek istedi. Bu hâl âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:

    “Melik: «–Getirin O’nu bana! O’nu kendime husûsî bir müsteşâr edineyim.» dedi. Onunla konuşunca da: «–Sen bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sâhibi ve tam îtimâd edilen bir müsteşârsın.» dedi.” (Yûsuf, 54)

    Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkarken kapısına şunları yazdı:

    “Burası belâlar menzili, diriler kabri, düşmanların hasımları aleyhine sevinerek güldüğü ve dostların imtihân edildiği mahaldir.”

    Ardından gusledip yeni elbiselerini giydi. Zindandakiler için de şöyle duâ etti:

    “Allâh’ım sâlihlerin kalblerini onlara meylettir ve dostlarının haberlerini onlardan gizleme!”

    Melik’in huzûruna girince de:

    “Allâh’ım! Bundan gelecek hayırdan evvel ve daha ziyâde Sen’den hayır beklerim. Bunun şerrinden Sen’in izzet ve kudretine sığınırım.” dedi.

    Bu hükümdar, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın almış olan Azîz değildir. Züleyhâ’nın kocası olan Azîz, rivâyete göre Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkmadan ölmüştü. Burada bahsedilen hükümdar, Arabistan’dan gelerek dörtyüz yıl Mısır’da hüküm süren sülâleden, fazîletli bir zât idi. Çok lisân bilirdi. Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kendinden daha fazla lisân bildiğini görünce çok şaşırdı. Daha sonra rüyâsının tâbirini bir de Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bizzat kendisinden dinlemek istedi. Hazret-i Yûsuf ise daha evvel anlattıklarını tekrar anlattı. Bu güzel tâbir karşısında hayran kalan Melik, nasıl bir tedbîr almak gerektiğini sordu.

    Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle cevapladı:

    “–Bolluk yıllarında çok ekin ekerek stok yapmalı. Böylece kıtlık yıllarında hem kendi geçiminizi te’min etmiş, hem de ihrâcat yaparak hazîneye gelir sağlamış olursunuz.”

    Bu sefer Melik:

    “–Peki, bu işi kim yapacak?” diye sorunca, Hazret-i Yûsuf:

    “«Beni ülkenin hazîneleri üzerine tâyin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işleri iyi bilirim.» dedi.” (Yûsuf, 55)

    Bu âyetten anlaşıldığına göre, adâleti ve dînin hükümlerini ikâme etmeye muktedir bir kimsenin, idârî bir vazîfeyi taleb etmesi câizdir. Ancak müslümanların kendi aralarında böyle isteklerin peşinde koşmaları câiz değildir.

    Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

    Amcamın oğullarından ikisiyle Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna girmiştim. Onlardan biri:

    “–Yâ Rasûlallâh! İdâresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazîfelerden birine bizi âmir tâyin et!” dedi. Öteki amca oğlu da benzeri bir şey söyledi.

    Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Vallâhi biz isteyeni veya vazîfe hırsı bulunan kimseyi idâreci yapmıyoruz.” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15)

    Bu hadîs-i şerîften de anlaşılacağı üzere, vazîfe verecek mevkîde bulunan kimseler işi mutlakâ ehline vermeli, vazîfeye tâlip olan insanların şahsî talep, arzu ve isteklerine değil, liyâkatlerine îtibâr etmelidirler.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idârî bir vazîfeye tâlib oluşunu bildiren yukarıdaki âyet-i kerîme, aynı zamanda Allâh’ın emrini hâkim kılıp bâtılı defetmek ve Hakk’ın bütün kudret ve varlığıyla zuhûr etmesi için başka çârenin kalmadığı zamanlarda, idâreyi kâfirin ve zâlim sultânın elinden almanın vâcib olduğuna da delâlet etmektedir. Ancak bu vazîfe ağırdır ve mes’ûliyeti pek büyüktür. Dolayısıyla lâyık olanlara âittir. İşte Yûsuf -aleyhisselâm- da, bu husustaki bütün şartları kendisinde yüksek derecede taşıdığı için ıslâh-ı âlem maksadıyla ve vaziyetin gerekli kılması sebebiyle mâliye nezâretini üzerine almış oldu.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “İşte Biz böylece Yûsuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki (kudret ve şeref) verdik. Biz rahmetimizi kime dilersek, ona nasîb ederiz. Ve güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmeyiz.

    Îmân edip takvâ yolunu tutanlar (kötülüklerden sakınanlar) için ise âhiret mükâfâtı elbette daha hayırlıdır.” (Yûsuf, 56-57)

    Melik, kendi selâhiyetlerini kullanmasına dahî müsâade ederek bütün Mısır’ı Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idâre ve tasarrufuna verdi. Bir peygambere göstermiş olduğu şu izzet ve îtimad dolayısıyladır ki, Melik, Allâh’ın lutfu ile Yûsuf -aleyhisselâm-’ın huzûrunda îmân etti. Beraberindeki birçok insan da onunla birlikte îmân ettiler. Çünkü Yûsuf -aleyhisselâm- onlara peygamber olarak gönderilmişti ve kendilerini tevhîde dâvet ediyordu.

    Bilinmelidir ki, lutuf ve kerem, ezelî saâdete bir vesîledir. Bu güzellikler, bir kâfirden bile gelse, mü’min kimse, böyle bir anda onu, -gönlündeki yumuşama ve cömertlik hasletinden istifâde ederek- îmân ve tevhîde dâvet etmekten gaflet etmemelidir. Zîrâ bu vesîleyle o kâfirin kurtuluşa ereceği ümîd edilir.

    Kendisine Mısır’ın idâre ve tasarrufu verilen Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, bu vazîfeye başlar başlamaz tarıma ehemmiyet verdi. Üretimi artırdı. İhtiyaç fazlası olan ürünleri stok etti. Kıtlık yılları gelince de, bu stok edilmiş olan mahsulleri hem kendi ülkesinin ihtiyaçları için kullandı, hem de ihraç ederek hazîneye gelir sağladı. İnsanlar her taraftan gelerek kendisinden erzak satın almaya başladılar.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) ZÜLEYHA İLE EVLENMESİ

    Bu sıralarda Züleyhâ, elindeki her şeyini dağıtmış ve hiçbir şeyi kalmamıştı. Yûsuf’a olan aşkından dolayı gözleri kurumuş ve bedeni çökmüştü. İhtiyar bir kadından farksızdı. Nihâyet Yûsuf’un yolu üzerinde bir harâbeye çekildi. Başından geçen hâdiseleri düşünerek hakîkati anladı ve tapmakta olduğu putun karşısına geçip:

    “–Yazıklar olsun
  • Hz. Yakup (a.s.) kimdir? Yakup Peygamber’in babası kimdir? Hz. Yakup (a.s.) nerede doğdu? Hz. Yakup’un (a.s.) eşleri ve çocukları kimlerdir? Hz. Yakup (a.s.) ne zaman peygamber oldu? Hz. Yakup (a.s.) hangi kavme gönderildi? Hz. Yakup’un (a.s.) imtihanı nasıl oldu? Muhabbet ve hasretle kavrularak sabırda abideleşen Hz. Yakup’un (a.s.) hayatı ve kıssası.

    Peygamber oğlu ve peygamber babası Hz. Yakup’un (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Yakup Peygamber Kimdir?

    Yakup Aleyhisselam’ın adı Kur’an-ı Kerim’de 16 defa geçer. Kur’an’da kendisinden hem Yakup hem de İsrail diye bahsedilmektedir.

    Medyen’de veya Şam’da doğduğu ve zayıf yapılı, ağır başlı, uzun boylu, güzel yüzlü bir kişi olarak rivâyet edilir.

    Hazret-i İshak’ın oğlu olan Yakup Aleyhisselam Filistin civarında Kenan diyarında yaşayan İsrailoğulları’na gönderilen bir peygamberdir. Yusuf Peygamber’in de babasıdır. İsrailoğulları onun soyundan gelmektedir.

    Kur’an-ı Kerîm’de Yakup Peygamber’in güçlü bir iradeye, keskin bir zekâya sahip, salih, hayırlı, dürüst ve temiz zürriyetli bir insan olduğundan bahsedilir.

    Yakup Aleyhisselam’ın neslinden birçok peygamber gelmiştir. Hazret-i Musa, Hazret-i Harun, Hazret-i Davud, Hazret-i Süleyman, Hazret-i Zekeriya, Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa Aleyhimüsselam neseben Hazret-i Yakup’a bağlıdırlar.

    Hazret-i Yakup’un 12 çocuğu olmuş, en sevdiği oğlu olan Hazret-i Yusuf kardeşleri tarafından kıskanılmış ve kuyuya atılmıştır.

    Yakup Aleyhisselam evlat acısı ile evlat ihaneti ile imtihan edilmiştir. Oğlu Yusuf Aleyhisselam’ın acısı dolayısıyla gözleri kapanmış, kırk sene sonra ona kavuşmasıyla yeniden açılmıştır.

    Yusuf Peygamber’i kuyudan çıkaran kişiler onu köle olarak satmış ve ardından da zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştır. Fakat sonunda babası Hazret-i Yakup ile birleşmişlerdir.

    Yakup Aleyhisselam oğlu Yusuf Aleyhisselam ile buluştuktan sonra ailesi ile Kenan diyarından Mısır’a hicret etmiştir.

    Rivâyete göre, Hazret-i Yakup Mısır’da oğlu Yusuf Aleyhisselam’ın yanında 24 sene kaldıktan sonra vefat etmiş ve vasiyeti üzerine naaşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshak Aleyhisselam’ın yanına gömülmüştür. Başka bir rivâyete göre 147 yaşında vefat eden Yakup Peygamber vasiyeti gereği Filistin el-Halil’de Makpela, İbrahim Aleyhisselam ve karısı Sâre, İshak Aleyhisselam ve karısı Rebeka ile kendi karısı Lea’nın bulunduğu yere defnedilmiştir.

    Evladı Hz. Yusuf (a.s.) ile imtihan edilen ve 40 yıl gözyaşı döken Hz. Yakup’un (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) HAYATI - Yakup Aleyhisselam Kimdir?

    İshâk -aleyhisselâm-’ın oğlu olan Yakup -aleyhisselâm-, Kenan diyârında yaşayan insanlara gönderilen bir peygamberdir. O’nun Medyen’de veya Şam’da doğduğu rivâyet edilir. Hazret-i Yakup, Iys adlı kardeşiyle ikiz olarak doğmuş ve Iys’tan sonra dünyâya geldiği için de kendisine “tâkib eden” mânâsında Yakup denilmiştir.

    YAKUP NE DEMEK?

    Yakup, diğer bir mânâda “saffetullâh” (Allâh’ın sâf ve temiz kıldığı kulu) demektir. Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın lâkabı “İsrâîl”dir. Bu da, Allâh’ın kulu mânâsına gelmektedir.

    Yakup -aleyhisselâm-’ın neslinden birçok peygamber gelmiştir. Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Hârûn, Hazret-i Dâvûd, Hazret-i Süleyman, Hazret-i Zekeriyyâ, Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhimüsselâm-, neseben Hazret-i Yakup’a bağlıdırlar. Çünkü babası Hazret-i İshâk, “zürriyetinden enbiyâ ve melikler gelmesi” için duâ etmiştir.

    Her nebîye kendine mahsus bir duâ verilmiştir ki, muhakkak kabûl olunur. Her peygamber onu dünyâda iken yapmış, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, onu kıyâmet gününe bırakmıştır. Onunla, şefâat-i uzmâsı gerçekleşecektir.[1]

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) EŞLERİ

    Annesi, oğlu Yakup’u dayısının yanına gönderdi. Dayısının iki kızı vardı. Büyüğünün ismi Lâyâ, küçüğünün ismi Rahîl idi. Ya’kûb -aleyhisselâm- dayısına yedi sene hizmet etti ve onun büyük kızı Lâyâ ile evlendi. Ardından yedi sene daha dayısının hizmetinde bulunarak küçük kızı Rahîl’i de nikâhladı. Yakup -aleyhisselâm-’ın tâbî bulunduğu şerîatte iki kız kardeşi bir nikâh altında bulundurmak câizdi.

    Dayısı, kızlarını Yakup’a verirken, onlara hizmetçi olmak üzere her birine birer câriye verdi. Birinin adı Zülfe, diğerinin Belhe idi. Ayrıca iki câriye de Yakup’a hibe etti.

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) KAÇ ÇOCUĞU OLDU?

    Hazret-i Yakup’un Lâyâ’dan altı, câriyelerden dört, Rahîl’den de iki oğlu oldu. Rahîl’den uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti ve ona Yûsuf bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.

    Yakup -aleyhisselâm- Hazret-i Yûsuf’un doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.

    Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

    “...O’na (İbrâhîm’e) İshâk ve Yakup’u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onlar için dillerde (ve dinlerde) yüksek ve güzel bir nam bıraktık.” (Meryem, 49-50)

    “(Ey Rasûlüm! Dinde, ibâdette ve Allâh’ın emirleri husûsunda) kuvvet ve basîret sâhibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Yakup’u da yâd et! Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin, sâlih kimselerdendir.” (Sâd, 45-47)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu peygamberlerin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

    “Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Yakup oğlu Yûsuf’tur.” (Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12/1)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, daha küçük yaşlarından itibâren babasının büyük bir sevgisine mazhar olmuştu. Her hâliyle kardeşlerinden farklıydı. Nitekim babası Yakup -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’ta kendisindeki husûsiyetleri görmüştü. Bu sebeple O’na olan meyli, diğer evlâdlarından fazla idi. O’nu çok sever, bütün oğullarından azîz tutar ve yanından ayırmazdı.

    KARDEŞLERİNİN HASEDİ

    Yakup -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.

    Yakup -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır. Meselâ Nûh -aleyhisselâm-, kâfirlerin helâki için bedduâ ettiği hâlde, müşrik olan oğlunun da suya gark olduğunu görünce sabredemeyip:

    “…Ey Rabbim! şüphesiz oğlum da âilemdendir…” (Hûd, 45) demişti.

    Nûh -aleyhisselâm-’ın bu niyâzına Cenâb-ı Hak şu şekilde karşılık verdi:

    “Ey Nûh! O kesinlikle senin ehlinden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan (kötü, çirkin) bir amelin sâhibidir…” (Hûd, 46)

    SİNSİ PLAN

    Kardeşleri, Yûsuf hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:

    “İçlerinden biri: «Yûsuf’u öldürmeyin! Eğer mutlakâ (birşey) yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın da (bari) geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün)!» dedi.” (Yûsuf, 10)

    Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf’un kuyuya atılmasını tavsiye etti.

    Nihâyet Yûsuf’un birâderleri, yapmış oldukları sinsi plânla babalarına geldiler.

    “Dediler ki: «Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun! Oysa biz O’nun koruyucularıyız (O’nun iyiliğini istemekteyiz).»

    «Yarın O’nu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin (içsin); oynasın! Biz O’nu mutlakâ muhâfaza ederiz.»” (Yûsuf, 11-12)

    BELA AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE BAĞLIDIR

    “Babaları: «Onu götürmeniz beni hakîkaten üzer ve siz farkında olmadan, onu bir kurdun yemesinden korkarım.» dedi.” (Yûsuf, 13)

    Yûsuf’un birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:

    “Onlar! «Vallâhi biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, o zaman biz hüsrâna uğrayanlardan oluruz (yazıklar olsun bize!)» dediler.” (Yûsuf, 14)

    KARDEŞLERİNİN İHANETİ

    “Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında, Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: «Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacaksın.»” (Yûsuf, 15)

    Âyette geçen «Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik» ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.[2]

    Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğullarının kardeşleri Yûsuf’u sahrâya götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf’un da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf’u omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf’u yere attılar ve dediler ki:

    “–Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!”

    Ardından da Yûsuf -aleyhisselâm-’ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:

    “–Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.

    Rivâyete göre Robil, Yûsuf’u kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf, kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:

    “–Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:

    “–O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.

    Onlar da:

    “–Evet!” dediler.

    Bunun üzerine Yehûda:

    “–Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUYA ATILMASI

    Diğerleri de Yehûda’nın teklifine «Pek iyi!» deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.

    Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.

    Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf, kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.

    Nitekim Yûsuf’un kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

    “Yûsuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Yakup: «Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, (ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allâh’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!» dedi.” (Yûsuf, 18)

    Rivâyete göre, Yûsuf’un kana bulanmış olan gömleği Yakup -aleyhisselâm-’a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:

    “–Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.

    Böylece gözyaşı döken Yakup -aleyhisselâm-’a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:

    “«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)

    YAKUP PEYGAMBER’İN OĞULLARINI MISIR’A GÖNDERMESİ

    Kıtlık sebebiyle Yakup -aleyhisselâm- da Yûsuf’un öz kardeşi olan Bünyamin’i yanında alıkoyarak, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.

    Âyet-i kerîmelerde bu hâdise de şöyle anlatılır:

    “Yûsuf’un kardeşleri gelip O’nun huzûruna girdiler. (Yûsuf) onları hemen tanıdı. Kardeşleri ise onu tanıyamadılar. (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: «–Sizin baba bir erkek kardeşinizi de getirin! Görmüyor musunuz, size tam ölçek veriyorum. Ben misâfirperverlerin en hayırlısıyım. Eğer onu bana getirmezseniz, artık benden bir ölçek dahî alamazsınız ve bir daha bana yaklaşmayın!” (Yûsuf, 58-60)

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gelmeyen kardeşini de istemesi şu sebepledir: Kıtlık sebebiyle erzak, ihtiyaç kadar veriliyordu. Yardım alacak şahsın bizzat bulunması gerekiyordu. Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri, gelemeyen baba ve kardeşleri için de birer hisse isteyince, Yûsuf -aleyhisselâm-, ihtiyar babayı mâzur sayarak, bir defaya mahsus erzak verdi. Fakat bir dahaki sefere öbür kardeşin de gelmesini şart koştu. Bu vesîleyle kardeşini görmeyi ve ondan haber almayı da istiyordu. Kardeşleri:

    “«–Onu babasından istemeye çalışacağız, herhâlde (bunu) yaparız.» dediler.

    (Yûsuf) emrindeki gençlere:

    «–Sermâyelerini yüklerinin içine koyun! Olur ki âilelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine (buraya) dönerler.» dedi.

    Bu şekilde babalarına döndükleri zaman dediler ki:

    «–Ey babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimiz (Bünyamin)’i bizimle berâber gönder de (onun sâyesinde) zahîre alalım. Biz O’nu mutlakâ koruyacağız!»

    Ya’kûb dedi ki:

    «–Daha önce kardeşi Yûsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sâdece Allâh’a emânet ediyorum.) Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 61-64)

    Ya’kûb -aleyhisselâm-:

    “Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” deyince, Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

    “İzzet ve celâlim hakkı için, mâdem ki Sen, Bana bu şekilde tevekkül ediyorsun, Ben de Sen’i iki evlâdına birden kavuşturacağım!”

    Yakup -aleyhisselâm-’ın oğulları, Bünyamin’i de yanlarına alıp Mısır’a giderek erzak alabilmek için babalarına türlü diller döküyor ve O’nu râzı etmeye çalışıyorlardı:

    “Eşyâlarını açtıklarında ödemiş oldukları bedelin kendilerine iâde edildiğini gördüler. Dediler ki:

    «–Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermâyemiz de iâde edilmiş. (Onunla yine) âilemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla (zahîre) alırız. Çünkü bu (aldığımız) az bir miktardır.»” (Yûsuf, 65)

    Nihâyet Hazret-i Yakup, Bünyamin’i göndermeye râzı oldu.

    “Dedi ki:

    «–Etrafınız kuşatılıp çâresiz kalmadıkça onu bana mutlakâ getireceğinize dâir Allâh adına sağlam bir söz vermediğiniz sürece onu sizinle göndermem!»

    Ona (istediği şekilde) teminat verdiklerinde dedi ki:

    «–Söylediklerimize Allâh şâhittir.»

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) OĞULLARINA NASİHATİ

    Sonra da şöyle dedi:

    «–Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin! Ama Allâh’tan (gelecek) hiçbir şeyi (kazâyı) üzerinizden gideremem. Hüküm Allâh’tan başkasının değildir. Ben ancak O’na güvenip dayandım. Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanmalıdırlar.»” (Yûsuf, 66-67)

    Yakup -aleyhisselâm-’ın, oğullarına Mısır’a değişik kapılardan girmelerini emretmesi, onların gösterişli ve güzel giyimli olmaları, ayrıca daha önceki gelişlerinde Melik’ten kimsenin görmediği izzet ve ikrâmı görmeleri sebebiyle idi. Bu sebeple evlâdlarının kötü niyetli kimselerin kuracakları bir tuzaktan zarar görmelerini istemiyordu. Ayrıca herkesin hayret dolu nazarları onların üzerine dikilmişti. Beraber şehre girmeleri hâlinde başlarına bir kötülük gelebilirdi.

    Yakup -aleyhisselâm-’ın bu nasîhatlerini dinleyen oğulları erzak almak üzere tekrar yola çıktılar.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girdiklerinde (bu tedbir) Allâh’ın kendileri hakkındaki takdîri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sâdece Ya’kûb’un içinden geçirdiği bir isteğin yerine getirilmesi oldu. O, şüphesiz bir ilim sâhibi idi. Çünkü kendisine Biz öğretmiştik. (Bunun içindir ki “Allâh’tan gelecek takdîri önleyemem” demişti.) Fakat insanların çoğu bu hakîkati bilmezler.” (Yûsuf, 68)

    BEN SENİN KARDEŞİN YUSUF’UM

    “Birâderleri Yûsuf’un yanına girince, Yûsuf öz kardeşi (Bünyamin’i) kendi yanına aldı ve: «–Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!» dedi.” (Yûsuf, 69)

    Rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf, kardeşlerine yemek verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kalınca ağladı ve dedi ki:

    “–Kardeşim Yûsuf sağ olsaydı, o da benimle beraber otururdu.”

    Yûsuf -aleyhisselâm- da onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini yine ikişer ikişer evlere misâfir olarak dağıttı. Bünyamin yine yalnız kalmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf dedi ki:

    “–Bunun ikincisi yok! Öyleyse bu da benimle kalsın!”

    Böylece Bünyamin onun yanında geceledi.

    Hazret-i Yûsuf ona dedi ki:

    “–Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabûl eder misin?”

    Bünyamin cevâben:

    “–Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir? Fakat Sen, babam Ya’kûb ile annem Rahîl’in evlâdından değilsin.” deyince, Hazret-i Yûsuf ağladı ve kalkıp Bünyamin’in boynuna sarıldı. Sonra gerçeği söyledi:

    “–Ben senin kardeşin Yûsuf’um! Onların bize yapmış oldukları şeylere aldırma!”

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Bünyamin’e: “Onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!” demesinde, Allâh’ın, hased edenlerin hîlelerini muvaffâkıyete eriştirmeyeceğine işâret vardır. Nitekim kardeşleri, Yûsuf’a neler yaptılar, ne hasedler ettiler ve nice ezâlar çektirdiler, fakat emellerine nâil olamadılar. Allâh Teâlâ önce iki kardeşi, sonra da babasıyla evlâdını birbirine kavuşturdu.

    Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için Allâh’ın emriyle firâset nümûnesi olan güzel bir plân hazırladı. Nakledildiğine göre plânını kardeşine de anlatıp onun da tasdiğini aldı.

    MÜKAFAT KAPISINI AÇAN ÇİLE

    “(Babaları Ya’kûb):

    «–Hayır, hayır! Korkarım yine nefisleriniz size bir işi câzip gösterip (ayağınızı kaydırmıştır). Ne yapayım? Bu hâle (karşı sükûnet ve ümit içinde) güzelce sabretmekten başka yapacak şey yok. Ümid ederim ki Allâh bütün kaybettiklerimi bana lutfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir.” (Yûsuf, 83)

    Yûsuf’un kardeşleri daha önce babalarına yalan söyledikleri için, bu sefer de söyledikleri doğru söze babaları inanmak istemedi. Onlara:

    “–Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp böyle büyük bir işe sürüklemiş, yoksa bizim şerîatimizde hırsızın esîr olarak yakalanacağını azîz ne bilirdi?” dedi.

    “Onlardan yüz çevirdi de: «Ah Yûsuf’um ah!» diye sızlandı ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Kederini içine gömdü.” (Yûsuf, 84)

    HZ. YAKUP (A.S.) NASIL AMA OLDU?

    Yûsuf’u kaybettiği günden beri Yakup -aleyhisselâm-’ın, gözüne uyku girmedi. O zaman yeryüzünde Allâh indinde Ya’kûb’dan şereflisi yoktu. Nihâyet ağlaya ağlaya Ya’kûb’un gözlerine ak indi. Bunun bir hikmetinin de, diğer oğullarını görüp hüzün ve kederinin daha fazla ziyâdeleşmemesi için olduğu söylenir.

    HZ. YAKUP (A.S.) KIRK SENE AĞLADI

    Yakup -aleyhisselâm- kırk sene ağlamıştır.

    ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ

    “(Oğulları, Hazret-i Ya’kûb’a) şöyle dediler:

    «–Ömrün geçti gitti, hâlâ Yûsuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallâhi “Yûsuf!” diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin.»

    (Hazret-i Ya’kûb): «–Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allâh tarafından (vahiy yolu ile) biliyorum.» dedi.” (Yûsuf, 85-86)

    Daha sonra Ya’kûb -aleyhisselâm- oğullarına şöyle dedi:

    “–Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf ve kardeşini iyice araştırın! Allâh’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allâh’ın rahmetinden ümid kesmez!” (Yûsuf, 87)

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) MISIR AZİZİ’NE (OĞLU YUSUF’A) MEKTUBU

    İşte bu minvâl üzere Ya’kûb -aleyhisselâm- da ümîdini yitirmeyerek Mısır Azîzi’ne, yâni Yûsuf’a oğullarıyla bir mektup gönderdi. Yakup -aleyhisselâm- o zamanlar oğlu Yûsuf’un Mısır Azîzi olduğunu bilmiyordu. Mektupta şöyle diyordu:

    “Bismillâhirrahmânirrahîm!

    Halîlullâh İbrâhîm oğlu İshâk’ın oğlu İsrâîl Ya’kûb’dan Mısır Azîzi’ne:

    Biz, başına bir çok belâlar gelmiş bir sülâleyiz. Ceddim İbrâhîm, Nemrûd’un ateşiyle mübtelâ kılındı; sabretti. Allâh da onu selâmete ulaştırdı. Babam da başka iptilâlarla imtihân edildi; sabretti. Allâh ona da mükâfât verdi. Bana gelince, ben de oğlum Yûsuf’u kaybettim. O’nun ayrılığından ağlaya ağlaya gözlerim görmez oldu, belim büküldü. Yanında rehin tuttuğun oğlumla kendimi tesellî ediyordum. Onun hırsızlık ettiğini söylemişsin. Bizim neslimizden olan hırsızlık yapmaz. Biz hırsız doğurmayız. Onu bana iâde edersen edersin, eğer etmezsen, sana öyle bir bedduâ ederim ki, yedi batın evlâdına tesir eder!”

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) BABASINA YAZDIĞI CEVAP

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu mektubu alınca ağladı ve O da şu cevâbı yazdı:

    “Bismillâhirrahmânirrahîm!

    Mısır Azîzi’nden, İsrâîl Yakup’a;

    Ey yaşlı kimse! Mektubun geldi. Okudum ve muhtevâsını anladım. Orada sâlih babalarından bahsedip her birinin belâlara dûçâr olduklarını ve sabrettiklerini yazıyorsun. Onlar nasıl iptilâlara sabrettilerse, sen de öyle sabret! Vesselâm!”

    Yakup -aleyhisselâm- bu cevâbı alınca:

    “–Allâh’a yemîn ederim ki, bu bir melik mektubu değil, bir peygamber mektubudur. Ve bunu yazan, olsa olsa Yûsuf’tur.” diyerek oğullarını mes’elenin aslını öğrenmeleri için tekrar Mısır’a gönderdi. Oğulları da hemen yola çıktılar:

    “Onlar Mısır’a varıp Yûsuf’un huzûruna girdiklerinde dediler ki:

    «–Ey Azîz! Bizi de, çoluk çocuğumuzu da kıtlık bastı, biz bu sefer pek az bir meblâğ getirebildik. Lütfen bize tahsîsâtımızı yine tam ölçek ver, ayrıca sadaka da ihsân eyle. Şüphesiz ki Allâh tasadduk edenleri fazlasıyla mükâfatlandırır.»

    (Yûsuf) dedi ki:

    «–Siz, câhilliğiniz döneminde Yûsuf ile kardeşine yaptığınız muâmeleyi elbette biliyorsunuz, değil mi?” (Yûsuf, 88-89)

    Tefsîrlerde ifâde edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri, en küçük kardeşleri olan Bünyamin’e de dâimâ hakâret ve eziyet ederlerdi.

    DASİTANİ BİR AF

    “(Kardeşleri):

    «–Yoksa sen, gerçekten Yûsuf musun?» dediler.

    O da:

    «–(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşim!.. Allâh bize lutuflarda bulundu. Çünkü kim Allâh’tan korkar ve (belâlara katlanıp) sabrederse, şüphesiz Allâh güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmez!» dedi.

    (Kardeşleri) dediler ki:

    «Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allâh Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâ etmişiz.»

    (Yûsuf) dedi ki:

    «–Bugün size hiç başa kakma ve ayıplama yok; Allâh sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 90-92)

    Gömleğimi Babamın Gözlerine Sürün

    Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşlerine sabah-akşam ziyâfet veriyordu. Kardeşleri ise daha önce O’na yaptıklarını hatırlayarak onun bu izzet ü ikrâmı karşısında son derece mahcûb oluyorlardı. Hazret-i Yûsuf’a bir adam göndererek dediler ki:

    “–Sen, bizi sabah-akşam ziyâfete dâvet ediyorsun! Fakat biz, sana karşı yaptıklarımızdan dolayı Sen’den utanıyoruz!”

    Yûsuf -aleyhisselâm- da onlara şöyle cevap verdi:

    “–Mısırlılar, şimdiye kadar bana hep ilk gördükleri gözlerle bakıyorlar ve «–Yirmi dirheme satılmış bir köleyi bu mertebeye yükselten Allâh’ı tenzîh ederiz!» diyorlardı. Şimdi ise sizin sâyenizde şeref kazandım. Çünkü benim, sizin kardeşiniz ve İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi büyük bir peygamberin torunu olduğumu anladılar.”

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu sözlerini fahretmek için değil, kardeşlerinin gönlünü almak, onları rahatlatmak ve mahcûbiyetlerini hafifletmek için söylüyordu. Bu hâl, O’nun affedicilik ve kerem sıfatlarının enginliğini ortaya koymaktaydı.

    Kardeşlerini böylesine engin bir merhametle affeden Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, babasının gözlerinin şifâ bulması için ona gömleğini gönderirken kardeşlerine şöyle dedi:

    “Benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne sürün! O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra da bütün âilenizi bana getirin!” (Yûsuf, 93)

    “Kâfile (gömleği götürmek üzere Mısır’dan) ayrılınca, babaları (yanındakilere:)

    «–Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ki şimdi Yûsuf’un kokusunu alıyorum!» dedi.

    (Onlar da):

    «–Vallâhi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın!» dediler.” (Yûsuf, 94-95)

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) GÖZLERİNİN AÇILMASI

    “(Fakat) müjdeci gelip de gömleği onun yüzüne koyar koymaz derhal eskisi gibi görmeye başladı.

    (O zaman Ya’kûb):

    «–Ben size, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allâh tarafından (vahiy ile) muhakkak biliyorum, demedim mi?» dedi.” (Yûsuf, 96)

    Gömleği getiren bu müjdeci Yehûda idi. Onun:

    “–Kanlı gömleği babama ben götürmüş ve onu kedere boğmuştum. Şimdi de bu gömleği yine ben götüreyim de sevincine sebep olayım!” diyerek Mısır’dan Kenan iline kadar büyük bir heyecan içinde, başaçık, yalınayak yürüdüğü rivâyet edilir.

    Bu gömlek, İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılacağı zaman Cebrâîl -aleyhisselâm- tarafından cennetten getirilmiş olan gömlekti.

    “(Oğulları) dediler ki:

    «–Ey babamız! (Allâh’tan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkâr olduk.»

    (Ya’kûb da):

    «–Sizin için bir müddet sonra Rabbimden af dileyeceğim. Hakîkaten çok bağışlayan ve çok merhamet eden ancak O’dur.» dedi.” (Yûsuf, 97-98)

    Yakup -aleyhisselâm- «Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim!» demek sûretiyle, önce mazlum tarafından affedilmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. Nitekim onlar için istiğfârı da, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile görüştükleri zamana kadar ertelemiştir.

    Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın bu tavrını, duâ ve istiğfârı daha makbul olduğu bir vakte bıraktığı şeklinde îzâh edenler de bulunmaktadır.

    Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “Hazret-i Yakup, oğulları için istiğfâr etmeyi Cuma gecesine tehir etmiştir.” (Tirmizî, Deavât, 114) buyrulmaktadır.

    VUSLAT VE GERÇEKLEŞEN RÜYA

    Hazret-i Yûsuf’la beraber hükümdar ve bütün halk, Hazret-i Ya’kûb ve âile efrâdını karşılamaya çıkmışlar, saf tutmuşlardı. Karşı karşıya geldiklerinde Hazret-i Ya’kûb, Hazret-i Yûsuf ve orada bulunanlar atlarından indiler ve iki peygamber birbirini hasretle kucakladı.

    Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “(Hep beraber Mısır’a gidip) Yûsuf’un yanına girdikleri zaman O, ana ve babasını kucakladı. (Onları yanına aldı ve):

    «–Allâh’ın irâdesi ile hepiniz emniyet içinde Mısır’a girin!» dedi.” (Yûsuf, 99)

    Büyük mükâfâtlar, dâimâ büyük sabırların, musîbetlerin ve iptilâların arkasından gelir.

    Hazret-i Yakup -aleyhisselâm- bu kavuşmanın hemen ardından ellerini kaldırıp Allâh’a şükrederek şöyle duâ etti:

    “Allâh’ım! Yûsuf için feryâdlarımı, onun ayrılığından dolayı sabrımın azlığını ve oğullarımın kardeşlerine yaptıklarını mağfiret eyle!”

    Hazret-i Yûsuf da büyük bir şükür ve hamd hâlindeydi:

    “Anne ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi O’na kavuştukları için secdeye kapandılar.

    (Yûsuf) dedi ki:

    «–Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyânın tahakkukudur. Gerçekten Rabbim onu doğru çıkardı. Hakîkaten Rabbim bana (çok şey) lutfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim, dilediğine lutfedicidir. Şüphesiz ki O, çok iyi bilendir, hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 100)

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, Allâh’ın kendisine lutfettiği nîmetlerin kemâle erdiğini görünce, bu dünyânın karar kılınacak mekân olmadığını, burada bulunan her şeyin fânî olduğunu ve kemâlden sonra zevâlin geleceğini anlamıştı. Kendisine lutfedilen büyük nîmetleri zikrederek Rabbi’ne gücü nisbetinde şükür ve niyazda bulunmaya devâm etti:

    “Ey Rabbim! Mülkten bana (nasîbimi) verdin ve bana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirini de öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyâda da âhirette de benim sâhibimsin! Benim cânımı müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)

    Dikkat edilirse bu âyet-i kerîmelerde Yûsuf -aleyhisselâm-, bütün mü’minlere örnek teşkil edecek güzel davranışlar sergilemektedir. Canına kastederek kendisini kuyuya atan kardeşlerinden intikam alabilecek kuvvet ve iktidar sâhibi olduğu hâlde onlara gösterdiği âlicenaplık, nezâket, olgunluk ve müsâmaha, ahlâkî kemâlâtın zirvelerine işâret etmektedir. O, kölelikten sultanlığa yükselişini hep Allâh’ın lutfuna bağlamış ve nefsine en ufak bir pay dahî çıkarmamıştır. Kardeşleri tarafından şahsına karşı yapılan en kötü hareketi bile te’vîle gayret etmiş ve hatâyı şeytana nisbet ederek kusurlarını yüzlerine vurmamıştır. Sonunda Cenâb-ı Hakk’a yaptığı ilticâsı da O’nun Allâh Teâlâ ile nasıl bir maiyyet içerisinde bulunduğunu ve dâimâ “son nefes” endişesi taşıdığını göstermektedir. Tasavvufun en esaslı düsturlarından biri olan “sâlihlerle beraber olma” hassâsiyetinin en bâriz bir misâlini Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu duâsında görmekteyiz.

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) VEFATI VE DEFNEDİLMESİ

    Rivâyete göre, Hazret-i Yakup -aleyhisselâm- Mısır’da oğlu Yûsuf -aleyhisselâm-’ın yanında yirmidört sene kaldıktan sonra vefât etti. Vasiyeti üzerine nâşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshâk -aleyhisselâm-’ın yanına gömüldü.

    Dipnotlar:

    [1] Bkz. Buhârî, Deavât, 1.

    [2] Allâh Teâlâ Yahyâ ve Îsâ -aleyhimesselâm-’a vahyi bülûğ çağlarından itibâren göndermiştir. Bunun gibi bazı kullarını önceden hazırlayıp dilediği vakit kendilerine nübüvvet kapılarını açmıştır. Allâh -celle celâlühû- bazı kullarına da, daha küçük yaşlarındayken velâyet kapısını açar. Velîlerden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî bunlardandır. Bu da gösteriyor ki velâyet ve nübüvvet için bülûğ çağına veya kırk yaşına gelme şartı yoktur. Ancak enbiyânın ekserîsine sünnetullâh îcâbı kemâl devresi olan kırk yaşından sonra nübüvvet verilmiştir. Böylece tebliğ vazifesi umûmiyetle kırk yaşından sonra başlamıştır.

    [3] Cenâb-ı Hak, zaman ve mekândan münezzehtir. Bu yüzden hâdîs-i şerîfteki “dünyâ semâsına iner” beyânı müteşâbihâttan kabûl edilmiş ve insanlara keyfiyeti meçhûl bir şekilde mânen yaklaşmayı ifâde sadedinde olduğu bildirilmiştir.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş. Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları
  • Zülkarneyn nedir? Zülkarneyn peygamber mi? Hz. Zülkarneyn (a.s.) ne zaman yaşadı? Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) özellikleri nelerdir? Hz. Zülkarneyn (a.s.) doğu-batı seferlerini neden yaptı? Zülkarneyn Aleyhisselam kıssasında ne anlatılır? Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) vasiyeti neydi? Tevhîd sancağını maşrıka ve mağribe taşıyan Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    Adı Kur’an’da zikredilen peygamberlerden Zülkarneyn Aleyhisselam’ın kısaca hayatı.

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) KISACA HAYATI - Zülkarneyn Peygamber Kimdir?

    Zülkarneyn “iki asır sâhibi” anlamına gelir. Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) peygamber mi yoksa velî mi olduğu ihtilâflıdır. Hz. Zülkarneyn (a.s.) İbrahim Aleyhisselam zamanında yaşadı. Onunla haccetti ve duasını aldı. Kur’an’da doğu ve batıya yaptığı seferleri zikredilir. Yeryüzünün tamamına hakim olan dört kişiden biri olduğu rivayet edilir.

    Zülkarneyn Aleyhisselam teyzeoğlu Hızır Aleyhisselam’a ordusunda kumandanlık vazifesi verdi. Kâfirlerle savaştı. Yecuc ve Mecuc kavmine karşı bakır ve demir karışımı bir set yaptı. Allah’ın dînini, tevhîd akîdesini yaydı; insanlara hakkı ve hakîkati tebliğ etti. Medîne ile Şam arasında “Dûmetü’l-Cendel” denilen yerde vefat etti. Mekke civarında “Tihame” dağlarına defnedildi.

    Kur’an’da doğu ve batıya yaptığı seferlerle zikredilen Zülkarneyn Peygamber’in hayatı.

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) HAYATI - Zülkarneyn Aleyhisselam Kimdir?

    Zülkarneyn kelimesi “iki asır sâhibi” mânâsına gelmektedir. Dünyânın şark ve garbını dolaşması, Allâh’ın kendisine nûr ve zulmeti Mûsâhhar kılması (emrine vermesi) gibi sebeplerle O’na Zülkarneyn lâkabı verildiği nakledilmektedir.

    HZ. ZÜLKARNEYN (A.S.) PEYGAMBER Mİ?

    Hazret-i Zülkarneyn’in Peygamber mi yoksa velî mi olduğu husûsunda ihtilâf vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de doğuya ve batıya yaptığı seferleri zikredilmiştir. Hazret-i Nûh’un oğlu Yâfes’in soyundandır. Asıl ismi İskender’dir. Ancak Hazret-i Zülkarneyn, Makedonyalı İskender ile karıştırılmamalıdır. Târihteki Büyük İskender, M.Ö. III. asırda Makedonya’da dünyâya gelmiş, Hindistan’a kadar gitmiştir. Aristo’nun talebesidir.

    HZ. ZÜLKARNEYN (A.S.) NE ZAMAN YAŞADI?

    İskender-i Zülkarneyn -aleyhisselâm- ise, Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- zamanında yaşamıştır. Hattâ onunla haccetmiş, duâsını almıştır.

    Makedonyalı İskender’in seferleri, Hazret-i Zülkarneyn’in seferleri gibi, doğu ve batıdaki fetihler olarak değerlendirilemez. Yine Makedonyalı İskender, tarihî bilgilere göre herhangi bir sed inşâ etmemiştir. Şunu da söyleyebiliriz ki, Makedonyalı İskender Allâh’a îmân eden bir kimse değildi. Mağlup ettiği milletlere karşı da şefkat ve adâletle davranmamıştı. Bütün hayâtı kayda geçirilen bu İskender ile Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın hâlleri arasında en küçük bir benzerlik mevcud değildir. Buna ilâveten Makedonyalı İskender’in “Zülkarneyn” vasfını hâiz olabilecek bir husûsiyeti de yoktur.

    Rivâyete göre Zülkarneyn -aleyhisselâm-, teyzeoğlu Hızır -aleyhisselâm-’a ordusunda kumandanlık vazifesi verdi. Kâfirlerle savaştı. Ye’cûc ve Me’cûc kavmine karşı bakır ve demir karışımı bir set yaptı. Allâh’ın dînini, tevhîd akîdesini yaydı; insanlara hakkı ve hakîkati tebliğ etti.

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) KABRİ NEREDE?

    Medîne-i Münevvere ile Şam arasında “Dûmetü’l-Cendel” denilen yerde vefât etti. Mekke civârında “Tihâme” dağlarına defnedildi.

    YERYÜZÜNE HAKİM OLAN 4 KİŞİ

    Kurtubî’nin tefsîrinde rivâyet edildiğine göre yeryüzünün tamamına sâdece dört kişi hâkim olabilmiştir. Bunların ikisi mü’min, ikisi kâfirdir. Mü’min olanlar, Zülkarneyn ile Süleyman -aleyhimesselâm-; kâfir olanlar ise, Nemrûd ve Buhtünnasr’dır. Hükmünü bütün dünyâya icrâ edecek beşinci bir şahıs da bu ümmetten olacaktır. O da; “Allâh, İslâm’ı bütün dinlere üstün kılacaktır.” (et-Tevbe, 33) âyeti mûcibince Mehdî -aleyhisselâm-’dır. (Kurtubî, Tefsîr, XI, 47-48)

    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın yeryüzünün doğularına ve batılarına ulaşmaya nasıl güç yetirebildiği sorulunca şu cevâbı vermiştir:

    “Bulutlar boyun eğdirilir, lâzım olan her şey emrine verilir, nûrlar ona açılır da gece ile gündüz kendisi için müsâvî olurdu.” (İbn-i İshâk, Sîret, s. 185)

    ZÜLKARNEYN KİMDİR?

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekke’de yaşamış olan eski kavimlerin başından geçen ibretli hâdiseleri anlatırken Yahûdîler ve İranlılar, geçmiş ümmetlerin hikâyelerini kendilerine göre anlatmaya başladılar. Medîne’de, Âhirzaman Peygamberi’nin kendi içlerinden çıkacağına inanan Yahûdîler vardı. Bunlar, Mekkeli müşriklere:

    “Orada bir peygamber çıkmış, eğer o hakîkî bir peygamberse kendisine Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve rûhun mâhiyeti hakkında mâlumat sorun! Şâyet Ashâb-ı Kehf ile Zülkarneyn için tam, rûhun mâhiyeti hakkında da kısmen cevap verirse, hakîkaten peygamberdir; kendisine tâbî olun! Fakat o, bu üç şeyden haber veremezse, yalancıdır!” dediler.

    Mekkeli müşrikler de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek:

    “Ashâb-ı Kehf ve doğu ile batıya sefer yapan Zülkarneyn kimdir? Rûhun mâhiyeti nedir?” diye sordular.

    Bunun üzerine Kehf Sûresi nâzil oldu. Bu sûrede Zülkarneyn -aleyhisselâm-’dan bahisle şöyle buyruldu:

    “Bir de Sana Zülkarneyn’den suâl ediyorlar. De ki: «Size O’nun haberlerinden bir kısmını nakledeceğim.» Gerçekten Biz, O’nu yeryüzünde iktidar sâhibi kıldık ve O’na, ulaşmak istediği her şeyi elde etmenin bir yolunu verdik.” (el-Kehf, 83-84) (Âlûsî, Tefsîr, XVI, 24; Vâhidî, s. 306)

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) ÖZELLİKLERİ

    Allâh Teâlâ Zülkarneyn -aleyhisselâm-’a güç verdi. O da doğuya ve batıya seferlerde bulundu, Sedd-i Zülkarneyn’i yaptı. Bu sed, bakırla karıştırılmış demirden idi.
    Bulutlar ve başka vâsıtalar Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın emrinde idi.
    Kendisine ilim ve kudret verildi. Böylece müstesnâ bir tasarruf ve hâkimiyet sâhibi oldu.
    O’na beyaz ve siyah sancak ihsân edildi. Gündüz giderken, siyah sancağı arkasına koyunca, ardını karanlık basıyordu. Böylelikle gelen düşman, kendisini bulamıyor ve yolunu kaybediyordu. Karanlıklar içinde kalarak mağlûb oluyordu. Geceleyin ise, beyaz sancağı önüne alıyor, kendisi ve askerleri için gündüz gibi bir aydınlık teşekkül ediyor ve düşmana karşı büyük zaferler kazanıyordu.
    Zülkarneyn -aleyhisselâm-, âdil, tebaasına karşı merhametli bir hükümdardı. Fethettiği bölgelerdeki insanlara:
    “Aranızda suçsuz olanlar için endişeye mahal yok, iyilik yapanlar bunun karşılığını görür.” diyerek, gösterdiği merhamet, müsâmaha ve anlayışla insanların gönlünde taht kurardı. İnsanlığın hayrına olan her şeyi severdi.

    Hırsına mağlup bir insan değildi. İnsanlar sed yapması için kendisine mâlî yardımda bulunmayı teklif ettiklerinde: “Allâh ihsanda bulunduğu şeylerle beni sizden müstağnî kılmıştır. Siz bana bizzat çalışarak beden kuvvetinizle yardım edin.” demişti.
    Cömert bir kimseydi. Diğer hükümdarlar gibi servet peşinde koşmazdı. İkrâmı bol, affetmeyi seven, hilm ve şefkat sâhibi bir hükümdardı.
    Tevâzû sâhibi, vakur ve hikmet ehli bir kimseydi. Esas gâyesi insanlığa hizmet ve mazlumlara adâlet götürmekti. O, servetin, hükümdarların refâhı için değil, halka hizmet için olduğunu düşünürdü.
    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) TEVHÎDE DAVET SEFERLERİ

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-, memleketinin sınırlarını genişletip devletini güçlendirdi. Allâh’ın emir ve nehiylerini dünyâya tebliğ etmeye başladı. Mü’minlerden meydana gelen ordusu ile ilk önce batıya yürüdü. Her yerde kâfirleri tevhîd akîdesine dâvet etti. Batının son noktasına kadar ilerledi. Artık karalar bitmiş, engin denizlerin kıyılarına ulaşmıştı. Güneş, sanki kara bir çamur pınarına batıyor gibiydi. Orada kâfir bir kavme rastladı. Onların bir kısmı îmân etti. Îmân etmeyenlerle harb ederek hepsini mağlûb etti. Sonunda onlar da tevbe edip topluca tevhîd akîdesini kabûl ettiler. Âyet-i kerîmede bu durum şöyle anlatılır:

    “O da (batıya doğru) bir yol tuttu. Nihâyet güneşin battığı yere vardığı zaman güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Orada bir kavme rastladı. Biz ona dedik ki: «Ey Zülkarneyn! Onları ister cezâlandırırsın, istersen onlar hakkında iyi davranırsın.” (el-Kehf, 85-86)

    Kendisine bu şekilde selâhiyet verilen Hazret-i Zülkarneyn -aleyhisselâm-, ilâhî ölçülere göre hareket ederek:

    “O da demişti ki: «Kim haksızlık ederse muhakkak ona azâb ederiz; sonra Rabbine geri döndürülür, O da onu görülmemiş bir azâb ile cezâlandırır. Fakat her kim de îmân edip sâlih ameller yaparsa buna da mükâfat olarak en güzel âkıbet vardır ve ona emrimizden kolay, güzel ve yumuşak sözler söyleriz.»” (el-Kehf, 87-88)

    Böylece Zülkarneyn -aleyhisselâm-, insanları dâimâ îmâna dâvet etti. Kendisine tâbî olanlar kurtuluşa erdiler, îmân etmeyenler, cezâlarını gördüler.

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-, batıdan sonra doğuya sefer yaptı. Güneşin doğduğu yere vardı. Âyette şöyle buyrulur:

    “Sonra yine bir yol tuttu. Güneşin doğduğu yere varınca, onun, kendilerini sıcaktan koruyacak bir siper nasîb etmediğimiz bir halk üzerine doğduğunu gördü. İşte Zülkarneyn, böyle yüksek bir hükümranlığa sâhip idi. Onun yanında ne var ne yoksa Biz hepsini ihâta etmiştik, biliyorduk.” (el-Kehf, 89-91)

    Hazret-i Zülkarneyn’in, arka arkaya ülkeler fethederek doğu tarafına ilerlediği, nihâyet medenî yaşayışın sona erdiği, ibtidâî (çıplak, evsiz barksız) şekilde yaşayan insanların bulunduğu en uzak bir doğuya ulaştığı anlaşılıyor.

    Buranın insanları, güneş vurunca mağaralara veya denize girerlerdi. Ancak güneşin şiddetli sıcağı geçince ihtiyaçlarını karşılamak üzere mağaralarından dışarı çıkarlar, geçimlerini temin için çalışırlardı. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, onları da hak dîne dâvet etti.

    Daha sonra kuzeye sefer yaptı. Yabancı dille konuşan bir kavim vardı. Tercüman vâsıtası ile konuşuyorlardı. Allâh Teâlâ buyurur:

    “Sonra yine bir yol tuttu. Nihâyet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu.” (el-Kehf, 92-93)

    Hazret-i Zülkarneyn’in karşılaştığı bu insanlar, Zülkarneyn -aleyhisselâm-’a Ye’cûc ve Me’cûc isimli yaratıkların kendilerini rahatsız ettiklerinden şikâyet ettiler. O’ndan kendilerini bu zararlı yaratıklardan koruyacak bir set yapmasını istediler. Bunun üzerine “Sedd-i Zülkarneyn” yapıldı. Bu kavim de, hidâyet yolunu seçip müslüman oldu. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

    “«Ey Zülkarneyn!» dediler, «Ye’cûc ve Me’cûc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Bizimle onlar arasında sed yapman için sana bir vergi vermeyi teklif ediyoruz, ne dersin?»

    O da şöyle cevap verdi: «Rabbimin bana verdiği imkânlar, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana beden kuvvetiyle yardımcı olun da sizinle onlar arasında sağlam bir sed yapayım. Demir kütleleri bana getirin.»

    Zülkarneyn iki dağın arasını demir kütleleriyle doldurtup dağlarla aynı seviyeye getirince:

    «Körükleyin!» dedi. Onu ateş hâline getirince,

    «Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim» dedi. Artık o Ye’cûc ve Me’cûc’ün ne seddi aşmaya ne de onda delik açmaya güçleri yetmedi. Zülkarneyn şöyle dedi: «Bu, Rabbimden bir rahmettir, bir lutuftur. Rabbimin tâyin ettiği vakit gelince, bunu yerle bir eder. Rabbimin va‘di mutlakâ gerçekleşir.»” (el-Kehf, 94-98)

    Zülkarneyn seddinin yıkılması, kıyâmet alâmetlerindendir. Bu sed, bugünkü Çin Seddi’nden farklıdır. Mekânı hakkında ihtilâf vardır. Kıyâmete yakın yıkılacak, Ye’cûc ve Me’cûc kavimleri yeryüzüne yayılarak fesat çıkaracaklardır.

    YE’CÛC VE ME’CÛC KAVMİ

    Rivâyetlere göre, Ye’cûc ve Me’cûc, kötü ve belâlı iki millettir. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısa, sayıları çoktur. Kıyâmete yakın yeryüzüne yayılacaklardır. Ye’cûc ve Me’cûc kavminde ânî doğumlar olacak, böylece birden bire artacaklardır. Nasıl sinekler teressübât üzerinde birden çoğalıyorlarsa, onlar da öyle çoğalacaklardır. Şu an bulundukları yer Hak Teâlâ’nın ilminde gizlidir.

    Vakti geldiği zaman, Sedd-i Zülkarneyn dümdüz olacak ve bu kavim yeryüzüne yayılacaktır. Ancak Mekke-i Mükerreme, Medîne-i Münevvere ve Kudüs-i Şerîf’e giremeyeceklerdir. Bu mübârek beldelerin dışındaki her yere gireceklerdir. Geçtikleri yerlerde yiyip içip her şeyi kurutacaklar ve etraflarını fesâda uğratacaklardır. Çekirgeler gibi olacaklar, haşerât gibi zulüm yapacaklardır. Nihâyet Allâh onları helâk edecektir.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “(Ye’cûc ve Me’cûc, Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın yaptığı seddi) her gün oyarlar. Tam delecekleri sırada başlarında bulunan reis:

    «–Bırakın artık, delme işini yarın yaparsınız.» der. (Onlar bırakıp gidince) Allâh seddi daha sağlam bir şekilde eski hâline getirir. Böylece günler geçer, kendilerine takdîr edilen müddet dolar ve onların insanlara Mûsâllat olmalarının murâd edildiği vakit gelir. O zaman başlarındaki reis:

    «–Haydi dönün! Yarın inşâallâh seddi deleceksiniz.» der -ve ilk defa inşâallâh tâbirini kullanır-.”

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devamla şöyle buyurdu:

    “O gün dönüp giderler. Ertesi gün geldikleri vakit seddi ne hâlde bırakmışlarsa öyle bulurlar ve (o günkü çalışma sonunda) delerler. Açılan delikten insanların üzerine boşanırlar. (Önlerine çıkan) suları içip kuruturlar. İnsanlar onlardan korkup kaçar. Ye’cûc ve Me’cûc göğe bir ok atar. Bu ok kana bulanmış olarak kendilerine geri döner. Bunun üzerine şöyle derler:

    «−Yeryüzünde olanları ezim ezim ezdik, semâda olanları da alçaltıp alt ettik.»

    Allâh onları enselerinden yakalayacak bir kurtçuk gönderir. Bu kurt, onları toptan helâk edip, herbirini parçalanmış hâlde yere serer. Muhammed’in nefsini elinde tutan Zât’a yemin ederim ki, yeryüzünde bütün hayvanlar onların etinden yiyerek canlanır, sütlenir ve semirir.” (Tirmizî, Tefsîr, 18/6; İbn-i Mâce, Fiten, 33/4080)

    Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- anlatıyor:

    “Mîrâc gecesinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i İbrâhîm, Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Îsâ ile karşılaştı. Aralarında kıyâmeti müzâkere ettiler. Önce Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan başlayıp ona kıyâmetten sordular. Onun kıyâmet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a sordular. Kıyâmet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a geldi. O:

    «–Kıyâmetin kopmasına yakın zuhûr edecek şeyler (alâmetler) hakkında bana bilgi verildi. Ama kıyâmetin kopma vaktini Allâh’tan başka hiç kimse bilemez.» dedi. Sonra (kıyâmetin alâmetlerinden biri olarak) Deccal’in çıkmasını anlattı ve şunları söyledi:

    «−Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk memleketlerine dönecek. Bu defa onların karşısına Ye’cûc ve Me’cûc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edeceklerdir. Onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt-üst edecekler. Bunun üzerine halk feryat ederek Allâh’tan yardım dileyecek. Ben de Ye’cûc ve Me’cûc’ü öldürmesi için Allâh’a duâ edeceğim ve yer onların kokusu ile çok pis kokacak. Ben yine Allâh’a duâ edeceğim. Allâh Teâlâ da bir su gönderecek ve o su, onları taşıyıp denize atacaktır. Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yayılıp genişletildiği gibi yayılıp genişletilecek. İşte söylenen bu hâl vukû bulunca, kıyâmetin insanlara, tıpkı ne zaman doğum yapacağı bilinemeyen hamile kadının durumu gibi yakın (yâni her an başlarına gelmesi muhtemel) olacağı bildirildi.»”

    Hadîsin râvîlerinden el-Avvâm, bu hakîkatlerin Kur’ân-ı Kerîm’deki:

    “Nihâyet Ye’cûc ve Me’cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman...” (el-Enbiyâ, 96) âyet-i kerîmesiyle de sâbit olduğunu söylemiştir. (İbn-i Mâce, Fiten, 33/4081)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ye’cûc ve Me’cûc’ün helâkinden sonra insanların selâmet bulacağını ve ibâdetlerine devam edeceklerini şöyle beyân eder:

    “Bu Beyt’e (Kâbe’ye) Ye’cûc ve Me’cûc’den sonra da hac ve umre yapılacaktır.” (Buhârî, Hacc, 47)

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir diğer hadîs-i şerîflerinde bu zâlim kavmin cehenneme atılacağını haber vermektedir.

    Ebû Saîd -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

    “Azîz ve Celîl olan Allâh kıyâmet günü:

    «–Ey Âdem!» diye seslenir.

    Âdem -aleyhisselâm-:

    «–Buyur Rabbim! Emrindeyim, bütün hayırlar Sen’in elindedir!» der.

    Âdem -aleyhisselâm-’a şöyle bir nidâ ulaşır:

    «–Allâh sana, cehennem ehlini çıkarmanı emrediyor!»

    Âdem -aleyhisselâm- sorar:

    «–Ey Rabbim! Cehennem ehli ne kadardır?»

    «–Her binden dokuzyüz doksandokuzu!»

    İşte hamilelerin çocuğunu düşürdüğü, çocukların ihtiyarladığı, insanların sarhoş olmadıkları hâlde azâbın şiddetinden sarhoşa döndüklerini göreceğin zaman bu zamandır.”

    Bu haber ashâb-ı kirâma çok ağır geldi. Öyle ki yüzlerinin rengi değişti. Efendimiz şöyle devam etti:

    “Ye’cûc ve Me’cûc’dan binde dokuzyüz doksandokuz, sizden ise (binde) bir (cehenneme girecektir). Şunu da bilin ki: Siz insanlar arasında, beyaz bir öküzde siyah bir kıl veya siyah bir öküzde beyaz bir kıl kadarsınız.” (Buhârî, Tefsir, 22/1; Enbiyâ 7)

    Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetini bütün fitnelere karşı uyarmış, husûsiyle de Ye’cûc ve Me’cûc belâsına karşı îkâz etmiştir.

    Zeyneb bint-i Cahş -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatıyor:

    “Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, birgün korkulu bir vaziyette odaya girdi. Şöyle diyordu:

    «Lâ ilâhe illâllâh, yaklaşan bir belâdan Arab’ın vay hâline! (Baş parmağı ile şehâdet parmağını halka yaparak gösterdi ve:) Bugün Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddinden şöyle bir gedik açıldı.» dedi. Ben:

    «–Ey Allâh’ın Rasûlü, yâni içimizde sâlih kimseler olduğu hâlde toptan helâk mi olacağız?» dedim.

    «–Evet, fenâlıklar artarsa öyle olur!» buyurdu.” (Buhârî, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten, 1/2880)

    Hadîs-i şerîfte, “Yaklaşan bir belâdan Arab’ın vay hâline!” buyrularak “Arab” isminin zikredilip diğer milletlerin isimlerinin zikredilmemesinin hikmeti, o gün için müslümanların hemen hemen tamâmını Araplar’ın teşkîl etmesi gerçeğidir. Bu bakımdan buradaki ifâde, bütün toplulukları içine almaktadır. Bir kısım ulemâya göre, “yaklaşan belâ” ifâdesiyle de, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın öldürülmesiyle beraber ümmet için başlayacak olan fitneler kastedilmektedir. Ve bu fitneler, Ye’cûc ile Me’cûc’un seddinde maddî ve mânevî bir gediğin açılmasına sebep olarak kabûl edilmektedir.

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) İBRET VE HİKMET DOLU KISSALARINDAN

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-, yaptığı seferlerden birinde, ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı. Oradaki insanların dünyâ serveti nâmına altın, gümüş gibi hiçbir şeyleri yoktu. Rızıklarını sebzeden te’mîn ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes, kendi mezarını kazar, her gün onu temizler ve ibâdetlerini burada yapardı. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, bunların hükümdarlarını çağırttı. Hükümdar:

    “–Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir!” dedi. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:

    “–Ben seni dâvet ettim, niye gelmedin?” diye sordu. Hükümdar:

    “–Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Zülkarneyn -aleyhisselâm-:

    “–Bu hâliniz nedir? Sizdeki bu hâli kimsede görmedim!” deyince, Hükümdar:

    “–Evet biz, altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki bir kimsenin eline bunlardan bir miktar geçince, bu sefer daha fazlasını isteyerek huzûru bozuluyor... Onun için dünyâlık peşinde değiliz.” dedi.

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-:

    “–Bu mezarlar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibâdetlerinizi burada yapıyorsunuz?” diye sordu.

    Hükümdar:

    “–Dünyâlık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz.” dedi.

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-:

    “–Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz; sütünden, etinden istifâde etseniz olmaz mı?” dedi.

    Hükümdar:

    “–Mîdelerimizin hayvanlara mezar olmasını istemiyoruz. Bitkilerle geçimimizi sağlıyoruz. Zâten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiçbirinin tadını alamayız!” diye cevap verdi.[1]

    ZÜLKARNEYN ALEYHİSSELAM KISSASI

    Hazret-i Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın diğer bir ibretli kıssası da şöyledir:

    Birisi Zülkarneyn -aleyhisselâm-’a:

    “–Bana îmânımı ve yakînimi[2] kuvvetlendirecek bir şey öğret!” dedi.

    O da:

    “–Gazap edip kimseye kızma! Zîrâ şeytanın insana en çok hulûl edeceği ân gazap ânıdır. Sakın acele etme! Acele ettiğin zaman, nasîbini zâyî edersin. Yakın ve uzağa karşı mülâyim ol! İnatçı, inkârcı ve zâlim olma!” diye cevap verdi.

    ZÜLKARNEYN PEYGAMBERİN VASİYETİ

    Zülkarneyn -aleyhisselâm- ölmeden evvel şöyle vasiyet etmiştir:

    “–Beni yıkayın, kefenleyin! Sonra bir tabuta koyun! Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın! Hizmetkârlarım arkamdan gelsin! Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişamlı bir saltanat ve dünyâ mülküne rağmen eli boş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyâda kalarak benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyâya aldanmasın!..”

    Söyledikleri aynen yapıldı. Âlimler bu vasiyeti şöyle tefsîr ettiler:

    “Arkamdan gelen ordular ile doğu ve batıya hâkim oldum. Maiyyetimde birçok hizmetçi ve sayısız asker vardı. Hiçbiri emrimden dışarıya çıkmadı. Dünyâ, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhip oldum. Fakat dünyâ nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi mezarıma eli boş gidiyorum! İşte dünyâ malı dünyâda kaldı. Sizler âhirette faydalı olan işleri yapın!..”

    Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hazret-i Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın vasiyetiyle işâret ettiği hakîkati şöyle beyan buyurmuşlardır:

    “Ölüyü (kabre kadar) üç şey tâkip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı döner, ameli (kendisiyle) kalır.” (Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5)

    ZÜLKARNEYN PEYGAMBERİN İNFAKI

    Hazret-i Zülkarneyn, zırh yapıp satar, elinin emeği ile geçinirdi. İhtiyacından fazlasını da infâk ederdi.

    Dipnotlar:

    [1] Hakikatte Allâh Teâlâ’nın helâl kıldığı hayvanların etinden yemenin hiçbir mahzuru yoktur. Burada bahsedilen, o kavmin kendisine mahsus bir tercihidir.

    [2] Ya­kîn: Şüp­he­den kur­tul­muş, doğ­ru, sağ­lam, kuvvetli ve ke­sin bil­gi; mut­lak ka­na­at ve tam bir it­mi’nân.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları
  • Hz. Lut (a.s.) kimdir? Lut Peygamber’in babası kimdir? Lut Peygamber nerede yaşadı? Lut Peygamberin eşleri ve çocukları kimlerdir? Lut Peygamber hangi kavme gönderildi? Lut Kavmi’nin özellikleri nelerdir? Lut Aleyhisselam’ın Kavmi nasıl helak oldu? Azgınlık ve ahlâksızlıkta her türlü bedbahtlığa sürüklenen kavmini hidâyete çağıran Hz. Lut’un (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    Kavmi helak olan peygamberlerden Hz. Lut’un (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. LUT’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Lut Aleyhisselam Kimdir?

    Hz. Lut (a.s.) İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kardeşi Harân’ın oğludur. Hz. İbrahim’e (a.s.) iman etmiş ve onunla hicret etmiş kişilerdendir. Lut (a.s.) ibâdet ehli, cömert, sabırlı, müttakî, misâfirperver bir zât idi.

    Kur’an-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kur’ân-ı Kerîm’de ona hüküm ve ilim verildiği, sâlihlerden olduğu ve ilâhî rahmete kabul edildiği bildirilmektedir.

    Sodom ve Gomore şehirlerinde yaşayan Lut Kavmi’ne peygamber olarak gönderildi. Sodomlular, azgın ve ahlâksız bir kavimdir. Putlara tapar, livâta gibi cinsî sapıklıklarda bulunuyorlardı. Homoseksüellik ve eşcinsellik gibi geçmiş milletlerde görülmeyen her türlü ahlâksızlığı işleyen bir topluluktu.

    Sodom, Filistin, Ürdün civarın dünyanın en alçak yeri olan Lût Gölü’nün (Ölü Deniz) bulunduğu yerdir. Bu Kavim tahminen M.Ö. 1800 yıllarında yaşadı.

    Lût -aleyhisselâm- çok ağır şartlar altında, bir nakle göre 40 sene mücâdele verdi fakat kavminin yaptığı zulüm ve ahlâksızlıkları sona erdiremedi. Yıllarca kavminin saâdet ve hidâyeti için çalıştı fakat kendisine iki kızıyla birlikte çok az kimse îmân etti. Hanımı dahî, azgın kavmin tarafını tuttu.

    Hz. Lut’u (a.s.) insan kılığında ziyarete gelen iki meleğe bile sapıklık yapmaya çalıştılar ve bu fiili işleme çalışanların hepsi bir anda kör oldular.

    Lût Kavmi, homoseksüellik gibi iğrenç bir günâhı işledikleri için Allâh Teâlâ, onlara önce korkunç bir ses duyurmuş, sonra memleketlerinin altını üstüne getirdi, daha sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır ve hepsi yerin dibine girip helak olmuşlardır. Hz. Lut’un (a.s.) karısı da helak oldu.

    Hz. Lut’un (a.s.) kavmi helak olduktan sonra, ne kadar yaşadığı, nerede vefat ettiği bilinmemektedir. Bir rivayete göre Hz. Lut’un (a.s.) kabri Filistin’de el-Halîl’in doğusunda Benî Naîm köyü yakınındadır.

    Eşiyle birlikte hicret eden, Sodom Kavmi’nin peygamberi Hz. Lut’un (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. LUT’UN (A.S.) HAYATI - Lut Peygamber Kimdir?

    Hz. Lut (a.s.) İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kardeşi Harân’ın oğludur. İsmi, Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi yedi defa zikredilmektedir.

    Hazret-i Lût -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a ilk îmân eden, Allâh yolunda onunla birlikte hicret etme şerefine nâil olan, Hazret-i İbrâhîm’in yolunda ve şeriatinde, ibâdet ehli, cömert, sabırlı, müttakî, misâfirperver bir zât idi.

    HZ. LUT’UN (A.S.) MESLEĞİ

    Çiftçilik yapar ve elinin emeği ile geçinirdi.

    Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “Lût’a gelince, O’na da hüküm (hâkimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zîrâ o (memle­ketin halkı), gerçekten fenâ işler yapan kötü bir kavimdi. O’nu (Lût’u) rahmetimize kabûl ettik; çünkü O, sâlihlerden idi.” (el-Enbiyâ, 74-75)

    “İsmâîl, Elyesa’, Yûnus ve Lût’u da (hidâyete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.” (el-En’âm, 86)

    LUT PEYGAMBER HANGİ KAVME GÖNDERİLDİ?

    Lût -aleyhisselâm-, peygamberlik vazîfesini îfâya Sodom’da başladı. Onları Cenâb-ı Hakk’a kulluğa çağırdı.

    LUT KAVMİ’NİN ÖZELLİKLERİ

    Sodomlular, azgın ve ahlâksız bir kavimdi. Bu kavim, geçmiş milletlerde görülmeyen her türlü ahlâksızlığı işleyen bir topluluktu. İğrenç ve çirkin ahlâksızlıkları pervâsızca işlemeyi ve hattâ daha öteye gitmeyi âdeta meslek hâline getirmişlerdi. Kendilerine mânî olmak isteyenleri ise susturuyorlar ve:

    “Temizler aramızdan çıksın!” diyorlardı.

    Bu kavimde iffet, hayâ ve nâmus unutulmuş, hayvan topluluklarında bile rast­lanmayan bir denâet (alçaklık, âdîlik) baş göstermiş ve Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulan “bel-hüm edall: hayvandan daha aşağı” bir seviyeye düşülmüştü.

    İşte Lût -aleyhisselâm- böylesine bedbaht bir kavmi hidâyete dâvetle vazîfe­liydi. Gece gündüz onların intibâhı için çırpınıyordu. Âyet-i kerîmelerde O’nun bu gayretleri şöyle beyân edilmektedir:

    “Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: «(Allâh’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Artık Allâh’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin! Buna karşı ben sizden hiçbir ücret de talep etmiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinde erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!»” (eş-Şuarâ, 161-166)

    Sodom halkı Lût -aleyhisselâm-’ı hemen yalanladı. Dâvetine uymadı. Bunun üzerine Lût -aleyhisselâm-, onlara yaptıkları ahlâksızlığın vehâmetini duyurdu:

    “(Onlara:) «Dünyâda sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?» dedi.” (el-A’râf, 80)

    Yaptıkları kötü fiillerin kendilerini felâkete götüreceğini bildirdi. Onlar da Lût -aleyhisselâm-’ı ülkesinden kovmaya kalkıştılar:

    “Kavminin cevâbı: «Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!» demelerinden başka bir şey ol­madı.” (el-A’râf, 82)

    Temiz kalmak, nâmuslu ve iffetli yaşamak, böyle azgın ve ahlâksız bir kavme göre suçtu. Kendilerinin mânevî gıdâları teressübât (pislik) olduğu için temiz insan­lardan rahatsızlık duyuyorlar ve:

    “–Ey Lût! (Bu dâvâdan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden ola­caksın!” (eş-Şuarâ, 167) diyerek tehdîd ediyorlardı.

    Hazret-i Lût, onlara Allâh’ın azâbını hatırlattı:

    “And olsun ki Lût, onları bizim şiddetli azâbımızla uyardı. Fakat onlar bu tehd­îdleri şüpheyle karşıladılar.” (el-Kamer, 36)

    Başlarına gelecek felâketin dehşetini kavrayamadıkları için ilâhî tehdîdi mühimsemediler. Sefîl bir şekilde ve büyük bir cür’etle Lût -aleyhisselâm-’a:

    “…Şâyet doğru söyleyenlerden isen bize Allâh’ın azâbını getir!” (el-Ankebût, 29) diye cevap verdiler. Sapıklıklarından vazgeçmeye yanaşmadılar.

    SODOM KAVMİ’NİN HELAKI

    Lût -aleyhisselâm- çok ağır şartlar altında, bir nakle göre 40 sene mücâdele verdi. Fakat kavminin yaptığı zulüm ve ahlâksızlıklar artık dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. Sodom halkı azâb-ı ilâhîye dahî bîgâne kalıp, üstelik bir de onu istemekle şiddetli bir azâba müstehak olmuşlardı. Lût -aleyhisselâm- bu perişan vaziyet karşısında Rabbine sığındı ve O’ndan yardım istedi. Allâh Teâlâ’ya yalvararak:

    “Rabbim! Beni ve âilemi, onların yapageldiklerinden kurtar!” (eş-Şuarâ, 169)

    “«Şu fesatçılar gürûhuna karşı bana yardım eyle Rabbim!» dedi.” (el-Ankebût, 30)

    Yıllarca kavminin saâdet ve hidâyeti için çalışmış fakat kendisine iki kızıyla birlikte çok az kimse îmân etmişti. Hanımı dahî, azgın kavmin tarafını tutmuştu. Dolayısıyla bu duâ, Lût -aleyhisselâm- için son çâre idi. Allâh -celle celâlühû- Lût kavmini helâk etmek için melekleri gönderdi. Genç erkekler sûretinde gelen bu melekler bile azgın kavmin eşcinsellikten doğan kötü arzularını uyandırmıştı. Nitekim onlara sarkıntılığa yeltendiler. Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde anlatılır:

    “Elçilerimiz Lût’a gelince, (Lût), onlar(a sapık kavminin musallat olmasın)dan endişeye düştü, onlar adına içi daraldı ve: «Bu, çetin bir gündür.» dedi.” (Hûd, 77)

    Meleklerin genç delikanlılar şeklinde geldiğini gören Lût -aleyhisselâm- onları insan sanmış ve kavminin onlara tecâvüz etmesinden korkmuştu. Çünkü A’râf Sûresi’nin 80 ve 81. âyetlerinde bildirildiğine göre Lût’un inkârcı kavminde cinsî sapıklık çok yaygın idi.

    “Lût’un kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar. (Lût:) «Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir. Allâh’tan korkun ve misâfirlerimin önünde beni rezil et­meyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?!» dedi.” (Hûd, 78)

    Bâzı tefsircilere göre Hazret-i Lût’un halkına evlenmelerini tavsiye ettiği kız­larından maksat, kendi öz kızları değil, kavminin kızlarıdır. Çünkü O’nun sadece iki kızı vardı. Her peygamber kendi kavminin büyüğü ve mânevî babası sayıldığın­dan Hazret-i Lût: «İşte bunlar kızlarımdır.» demiştir. Fakat gözü dönmüş olan Sodomlular:

    “Dediler ki: «Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim ne istediğimizi de elbette bilirsin.» (Lût:) «Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim!» dedi.” (Hûd, 79-80)

    Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Lût’un kavmine karşı söylediği bu sözünden bahsettikten sonra şöyle bir îzahta bulunmuştur:

    “Allâh Lût’a rahmet etsin. O çok sağlam bir yere (Rabbine) sığınıyordu… Allâh Lût’un bu duâsı bereketiyle O’ndan sonra gelen bütün peygamberlere, kendisine destek verecek hısım ve akrabâlar ihsân etmiştir.” (İbn-i Hibbân, XIV, 86)

    “(Melekler) dediler ki: «Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana aslâ do­kunamazlar. Sen gecenin bir kısmında âilenle (yola çıkıp) yürü! Hanımından başka, sizden hiçbiri geride kalmasın! Çünkü onlara gelecek olan (azâb) şüphesiz ona da isâbet edecektir. Onlara va’dolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah vakti de yakın değil mi?” (Hûd, 81)

    Sapık güruh son bir kez Lût -aleyhisselâm-’ın kapısına yüklendilerse de bir anda hepsinin gözleri kör ediliverdi. Âyet-i kerîmede bu hakîkat şöyle haber verilmektedir:

    “Celâlime yemin olsun ki (kavmi) Lût’tan, misâfirlerinden (murâd almak üzere) talepte bulundular; bunun üzerine Biz de onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azâbımı ve îkazlarımı (mühimsememenin cezâsını) tadın!» dedik.” (el-Kamer, 37)

    Kadı Beydavî ve Fahreddîn-i Râzî’nin beyânlarına göre meleklerden birisi Cebrâîl -aleyhisselâm- idi. Topluluk kapıyı kırıp içeri girdiklerinde, bir hareketle hepsinin gözünü kör etti. Panik içerisinde kapıyı dahî bulup kaçamadılar. Hattâ, Lût -aleyhisselâm- onları kollarından tutarak dışarı çıkarmıştı.

    “Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişiri­lip istif edilmiş taşlar yağdırdık. (O taşlar) Rabbin katında işâretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zâlimlerden uzak değildir.” (Hûd, 82-83)

    Lût kavmine azâb-ı ilâhînin gelişi ve helâk oluşları Hicr Sûresi’nin 58-77. âyet-i kerîmelerinde de farklı bir üslupla anlatılmaktadır.

    Kur’ân-ı Kerîm’de, bu topluluğun yaşadığı beldeden; altüst olan anlamında “el-mü’tefike” diye bahsedilmektedir.

    Lût kavmi, homoseksüellik gibi iğrenç bir günâhı işledikleri için Allâh Teâlâ, onlara önce korkunç bir ses duyurmuş, sonra memleketlerinin altını üstüne getir­miş, daha sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır ki, bir milletin yok olup târih sahne­sinden silinmesi için bundan daha şiddetli felâket olamaz!

    Cenâb-ı Hak onları daha sonra gelecek insanlar için bir ibret kıldığını şöyle haber verir:

    “İşte bunda ibret alanlar için işâretler vardır. Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler. Hakîkaten bunda îmân edenler için bir ibret vardır.” (el-Hicr, 75-77)

    Ankebût Sûresi’nin 35. âyet-i kerîmesinde de bu ahlâksız kavmin helâkiyle ilgili olarak, arkadan gelen ümmetlere ibret olması için birtakım alâmetler bırakıldığı bildirilir:

    “And olsun ki Biz, aklını kullanacak bir kavim için orada apaçık bir ibret ni­şânesi bırakmışızdır.”

    Bu nişâne, helâk edilen kavmin başına gelenlerle ilgili hikâyeler, harâb olan yurtlarının kalıntıları, gökten yağdırılan taşlar ve kapkara akan nehirler şeklinde tefsîr edilmiştir.

    Fahreddîn-i Râzî, Lût kavmini anlatan ayet-i kerîmelerin Mekke müşriklerine hitâben indirildiğini hatırlatarak ve “Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler.” ayet-i kerîmesinden yola çıkarak; “Mekkeliler ticâret için ekseriyetle Şam şehrine giderlerdi. Şam yolu, Lût Gölü’nün tam güneyinden geçerdi. Bu sebeple Lût kavminin kalıntılarını burada aramak gerekir.” diye bir îzahta bulunmuştur.

    HZ. LUT’UN (A.S.) EŞLERİ VE ÇOCUKLARI

    Lût -aleyhisselâm-, peygamber olarak vazîfelendirildiği zaman, kendisine îmân eden Fevât isminde bir hanımı vardı. Bu hanım yirmi sene sonra vefât etti. Onun vefâtından sonra Lût -aleyhisselâm-, Vâhile isminde Sodomlu bir kadın ile evlendi. Fakat Vâhile münâfık bir kadındı. Kavmin îmânsızlık ve ahlâksızlıklarına karşı sessiz kalıyordu. Hattâ kavmini, Lût -aleyhisselâm-’a karşı gizliden gizliye destekliyordu.

    Bir akşam vakti, kavmini helâk etmekle vazîfeli melekler, güzel yüzlü insanlar sûretinde evlerine gelince Vâhile, bunu hemen gidip kavmine haber verdi; Lût -aleyhisselâm-’a ihânet etti. Böylece o da kavmi ile beraber helâk oldu.

    Lût -aleyhisselâm-’ın iki mü’mine kızı vardı. Lût kavminin helâk edilmesi es­nâsında babaları ve îmân edenler ile birlikte Sodom’dan çıkıp azâb-ı ilâhîden kurtul­muşlardı.

    Daha sonra bunlar, babaları ile birlikte İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın yanına gitti­ler. İbrâhîm -aleyhisselâm- da, bu iki kızı kendi kavminden iki mü’minle evlendirdi. Yüce Allâh, Lût’un neslini bereketlendirdi. Medyen halkı onlardan hâsıl oldu.

    LUT KAVMİ’NİN HELAK OLMA SEBEPLERİ

    1. Putlara tapmak.

    2. Livâta yapmak (erkeğin erkeğe yaklaşması).

    İbn-i Abbâs’tan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “Lût kavminin çirkin işini yapanı görürseniz, fâili de (yapanı da) mef’ûlü de (yapılanı da) öldürünüz!” (Tirmizî, Hudûd, 24/1456; Ebû Dâvûd, Hudûd, 28/4462)

    İbn-i Abbâs’tan diğer bir rivâyete göre Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem- üç kere:

    “Lût kavminin işini (livâta) yapan mel’ûndur (lânetlenmiştir).” (Tirmizî, Hudûd, 24/1456) buyurdular.

    Mâlik bin Dînâr buyurdular:

    “Geçmiş ümmetlerin hiçbirinde livâta işitilmedi. Ancak bu çirkin fiil Lût kavmi arasında görüldü. Onlara da bu fiili şeytan öğretmişti. Ve insanlar, yaratılış­larına zıd olan bu fiili işleyince, ilâhî gazab ve azâba sürüklendiler.

    Allâh Teâlâ, insana şehveti neslin çoğalması için vermiştir. Onu, veriliş gâye ve hikmetinin dışında kullanarak gâfilâne hareket etmek, insanın cehâlet ve azgınlı­ğındandır. Bu da, insanlık şeref ve haysiyetini ayaklar altına alarak hayvanlardan da aşağı bir seviyeye düşmektir.”

    3. Livâta ile öldürmek.

    Lût kavminin azgınları, bir kimseyi öldürmek istedikleri zaman, ona livâta yapılmasını emreder, bu şekilde eziyet ettikten sonra öldürürlerdi.

    4. Sodomlular, iffetsizliklerini alenî işlerlerdi. İffetli kimseleri de ayıplarlardı. O kadar alçalmışlardı ki, yellenmelerini bile alenî bir eğlence vâsıtası yapar­lardı.

    Lût kavmi de, kötü işlerinde o kadar aşırı gitmişlerdi ki, iffetli yaşa­yıp kendilerine nasîhatte bulunanları istemezlerdi. Lût -aleyhisselâm-’a:

    “–Ey Lût! Bu sözlerden (bu nasîhatlerden) vazgeçmezsen, mutlaka (memleketimizden) kovulacaksın!” derlerdi.

    5. Yol kesmek; çakıl taşlarını yoldan geçenlerin üzerine atmak.

    Onlar, yol üzerine oturur, yanlarına çakıl taşları alırlardı. Yabancı birisi geçer­ken de onun üzerine taş atarlar ve onunla alay ederlerdi.

    6. Koğuculuk (söz taşımak).

    7. Cimrilik.

    Hasan-ı Basrî’den gelen bir rivâyete göre Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Lût kavminin helâk sebeplerini saydıktan sonra hadîsin devamında şöyle buyurmuşlardır:

    “Bir de ümmetim bu ahlâksızlıklara şunu da ilâve eder ki, o da, kadın kadına münâsebette bulunulmasıdır (yâni eşcinsellik)…” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 51)

    LUT KAVMİ’NİN HELAK OLDUĞU YER

    Allâh Teâlâ Lût kavminin helâkinden ibret alınmasını emretmekte ve helâk olan kavimlerin kalıntılarının insanlık târihine bir ibret olarak bırakıldığını bildirmektedir.

    Lût Gölü’nün taşıdığı “apaçık âyetler” gerçekten son derece ilginçtir. Lût Gölü etrafında yaşanan hâdiseler kadar, arâzinin jeolojik durumu da dikkat çekici­dir. Göl, Akdeniz’in yüzeyinden dörtyüz metre alçaktadır. Gölün en derin yeri de dörtyüz metredir. Yâni Akdeniz’in yüzeyinden sekizyüz metre alçaktadır. Lût Gölü civârı hâricinde dünyânın deniz seviyesinden en alçak yeri ise, ancak yüz metredir. Sanki arâzinin yapısı dahî, Lût kavminin denâetini (alçaklığını) göstermektedir.

    Ayrıca Rûm Sûresi’nin 3. âyet-i kerîmesinde bu bölgeye işâret edilerek “edne’l-ard: yeryüzünün en alçak yeri” ifâdesi kullanılmıştır. Bu ifâdeye Arapların yaşadığı bölgeye yakınlığından hareketle “en yakın yer” olarak mânâ verilmişse de, kelimelerin asıl mânâsı “yeryüzünün en alçak yeri” şeklindedir. Nitekim modern çağın gelişmiş teknik imkânlarıyla Dünyâ’nın en alçak yeri araştırıldığında, onun, âyet-i kerîmede işâret edilen Lût Gölü havzası olduğu ortaya çıkmıştır. Böyle bir jeolojik gerçeğin, Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemin insanları tarafından bilinmesi mümkün olmadığı için, bu hakîkat, Kur’ân-ı Kerîm’in Allâh kelâmı olduğunun yakın zamanda ortaya çıkmış ilmî delillerinden biridir.

    Lût Gölü’nün diğer bir özelliği de, tuz oranının yüzde otuz olmasıdır. Bu se­beple gölde balık ve bitki yaşamaz. Bu yüzden göle “bahru’l-meyyit” (ölü deniz) de denir. Bu lânetli mekânda hayvanların bile yaşamaması ayrı bir ibrettir. Zift renginde olan göl, iğrenç kokular neşreder. Sanki bu göl, civârında işle­nen günahları, bu manzaraları ile insanlığa arz etmektedir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan bu mel’ûn kavimle ilgili hâdiseler, tahminen M.Ö. 1800 yıllarında vukû bulmuştur. Helâkin meydana geldiği Sodom ve Gomore bölgesinde o zamandan kalma tuz yoğunluğu sebebiyle konserve hâlinde kalmış ağaçlara rastlanmıştır. Şehir kalıntıları ise ilâhî azâbın tesiri ile yerin dibine batmış­tır.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 1, Erkam Yayınları
  • Hz. İbrahim (a.s.) kimdir? İbrahim Peygamber nerede doğdu? Hz. İbrahim’in (a.s.) babası kimdir? Hz. İbrahim (a.s.) nerede yaşadı? Hz. İbrahim’in (a.s.) eşleri ve çocukları kimlerdir? Hz. İbrahim (a.s.) hangi zalim hükümdar zamanında yaşadı? İbrahim Aleyhisselam tevhid inancına nasıl ulaştı? Hz. İbrahim’e (a.s.) kaç suhuf gönderildi? Hz. İbrahim (a.s.) hangi kavme gönderildi? Hz. İbrahim’e (a.s.) niçin Halilullah denildi? Hz. İbrahim (a.s.) kaç yıl yaşadı? Hz. İbrahim’in (a.s.) kabri nerede? Hz. İbrahim (a.s.) ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Nemrud’un zulüm ve tehditlerine meydan okuyan, ateş yığınlarını gül bahçelerine çeviren Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    Kur’an’da duası en çok nakledilen peygamber ve Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerden Hz. İbrahim’in (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) KISACA HAYATI - İbrahim Aleyhisselam Kimdir?

    Hz. İbrahim (a.s.) Babil’in doğusunda Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki bölgede dünyaya geldi. Babasının adı Taruh’tur. Hz. İbrahim’in (a.s.) orta boylu, ela gözlü, güzel ve güler yüzlü, açık alınlı, ayak izlerine varıncaya kadar şekil ve şemailce Hz. Muhammed’e (s.a.v) en çok benzeyen insan olduğu nakledilir.

    Hz. İbrahim (a.s.) “Halilullah” yani Allah’ın dostu olarak anılır. Hz. İbrahim’in (a.s.) diğer bir sıfatı da “Ebu’l-Enbiya” yani Peygamberler Babası’dır.

    Oğulları Hz. İsmail’in (a.s.) soyundan Peygamber Efendimiz; Hz. İshak’ın (a.s.) soyundan da Benî İsraîl peygamberleri geldi.

    Hanımları, Hz. İsmail’in (a.s.) annesi Hacer, Hz. İshak’ın (a.s.) annesi Sare validemizdir.

    Hz. İbrahim’in (a.s.) dinin adı Hanif’tir ve Müslüman olarak adlandırılır. Hz. İbrahim’e (a.s.) 10 sayfa suhuf indirildi. İbrahim Aleyhisselam Keldanî kavmine gönderildi.

    Hz. İbrahim (a.s.) kendi heykelini yaptırıp taptıran Babil hükümdarı Nemrut’u Allah’ın dinine davet etti. Bu daveti kabul etmeyen Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat ateş kendisini Allah’ın izni ile mucize olarak yakmadı.

    Ateşe atılma hadisesinden sonra îman edenlerin rahat ibadet etmeleri, ayrıca Nemrut ve Keldanî kavminin üzerine gönderilecek azaptan muhafaza için İbrahim Aleyhisselam Babil’e, oradan da kardeşinin oğlu Lût, hanımı Sare ve bir mü’min topluluğu ile birlikte Urfa’nın güneyinde bir kasaba olan Harran’a hicret etti.

    Keldani kabilesi toz halinde sivrisinek sürülüleri ile helak oldular. Nemrut ise bir sineğin beynine girmesi ile helak oldu.

    Hz. İbrahim (a.s.) oğlu İsmail (a.s.) ile kurban imtihanından geçti ve insanlık kurban kesmeyi ondan öğrendi. Oğlu İsmail (a.s.) ile birlikte Kabe’yi inşa etti. Kabe’nin inşası sırasında Hz. İbrahim’in (a.s.) üzerine çıkıp duvar ördüğü ve üstünde insanları hacca davet ettiği kabul edilen taş veya onun bulunduğu yere Makam-ı İbrahim denildi.

    Hz. İbrahim (a.s.) Kabe’nin inşasını tamamlayınca Cebrail (a.s.) gelip kendisine hac farîzasının nasıl yapılacağını öğretti. O da insanları hac ibadetine davet etti. Oğlu ile birlikte ilk hac farîzasını yerine getirdi ve insanlar hac yapmayı onlardan öğrendi. İnsanlık tarihinde ilk vakfı İbrahim Peygamber kurdu.

    Hz. İbrahim’in (a.s.) adı Kur’an-ı Kerim’de 69 defa geçer. Kur’an’da 14. Surenin adı İbrahim Suresi’dir. Kur’an’da duası en çok nakledilen peygamber İbrahim Aleyhisselam’dır. Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerdendir.

    Hz. İbrahim’in (a.s.) 200 veya 175 yaşında vefat ettiği ve Kabe’de Makam-ı İbrahîm ile Zemzem arasındaki yerde defnedildiği rivayet edilir. Başka bir rivayete göre kabri Filistin’in el-Halil şehrinde Hz. Sare’nin yanındadır.

    “Halilullah” yani Allah’ın dostu ve “Ebu’l-Enbiya” yani Peygamberler Babası diye anılan Hz. İbrahim’in (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HAYATI - İbrahim Peygamber Kimdir?

    Hazret-i İbrâhîm, Bâbil’in doğusunda Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki bölgede dünyâya geldi.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) BABASI KİMDİR?

    Bir rivâyete göre, babası hâlis bir mü’min olan Târuh’tur. Târuh ve­fât edince, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi, Târuh’un kardeşi olan Âzer ile ev­lenmiştir. Dolayısıyla, bir putperest olan Âzer, O’nun üvey babasıdır. Diğer bir rivâyette ise Taruh, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babasının eski ismi­dir. Putperest olunca ismi Âzer olmuştur. İmâm-ı Süyûtî -rahmetullâhi aleyh- ise, İbn-i Abbâs’tan gelen bir rivâyete göre, Âzer’in, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babası değil amcası olduğunu bildirmek­tedir.

    HZ. İBRAHİM (A.S.) HANGİ KAVME GÖNDERİLDİ?

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Keldânî kavmine gönderilmiştir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonra insanların en fazîletlisidir. Hak Teâlâ O’nu «Halîlim» (Dostum) diye taltîf buyurmuştur. Bu sebeple “Halîlu’r-Rahmân” olarak da anılır.[1]

    HZ. İBRAHİM’E (A.S.) KAÇ SUHUF GÖNDERİLDİ?

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’a on suhuf indirilmiştir. Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den naklettiğine göre bu sahîfelerde şu nasihatler ve ibretli sözler yer almaktaydı:

    “Ey saltanat verilen, imtihan edilen ve aldanan kral! Ben seni dünyayı birbiri üzerine yığasın diye göndermedim, fakat mazlumun duâsını Ben’den geri çeviresin, mazlumu bana yalvarmak zorunda bırakmayasın diye gönderdim. Çünkü Ben, mazlumun duâsını kâfir de olsa geri çevirmem.”

    “Akıl sâhibinin belli saatleri olmalı:

    - Vaktinin bir bölümünü Rabbine duâ ve münâcâta,

    - Bir kısmını Yüce Allâh’ın san’at ve kudreti üzerinde tefekküre,

    - Bir kısmını geçmişte işlediklerinden ve gelecekte işleyeceklerinden kendisini hesâba çekmeye,

    - Bir kısmını da helâlinden maîşetini kazanmaya ayırmalıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 167; İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 124)

    Hazret-i İbrâhîm’in diğer bir sıfatı da “Ebu’l-Enbiyâ” (Peygamberler Babası)’dır. Oğulları İsmâîl -aleyhisselâm- ve İshâk -aleyhisselâm-’dır. İsmâîl -aleyhisselâm-’ın soyundan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; İshâk -aleyhisselâm-’ın so­yundan da Benî İsrâîl peygamberleri gelmiştir.

    İBRAHİM İSMİ KUR’AN’DA GEÇİYOR MU?

    Hazret-i İbrâhîm’in ismi Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi beş sûrede altmış dokuz defa geçmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de O’nu metheden muhtelif isim ve sıfatlar yer almaktadır. Bu sıfatlardan bâzıları:

    Evvâh (çok âh eden, niyâz eden),

    Halîm (hilm sâhibi, yumuşak huylu),

    Munîb (Allâh’a gönülden yönelen),

    Hanîf (şirk ve dalâletten uzak durup tevhîd dînine sımsıkı sarılan),

    Kânit (Allâh’a kulluk eden) ve

    Şâkir (çok şükreden)’dir.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, maîşetini te’mîn maksadıyla kumaş ve elbise ticâretiyle uğraşmış, hicretinden sonra da çiftçilik yapmıştır.

    NEMRUD NEDİR?

    Keldânî kabîlesinin hükümdârı olan Nemrûd, ilk zamanlarda âdil ve insaflı bir kimse idi. Kavmi, yıldızlara ve putlara tapardı. Daha sonraları Nemrûd, saltanatı genişleyince kibre kapıldı ve heykellerini yaptırarak kavmine:

    “–Ben de tanrıyım. Bana da tapın!” dedi.

    Rivâyet edildiğine göre Nemrûd, birgün rüyâsında, gökte bir nûrun parladı­ğını ve onun, güneş ile ayın nûrunu söndürdüğünü gördü. Diğer bir rivâyette ise, rüyâsında bir kişinin gelerek kendisini tahtından indi­rip yere çarptığını görmüştü. Uyanınca telâşlandı. Müneccimleri saraya çağırarak rüyâsını anlattı. Onlar da:

    “–Yeni bir din gelecek. O dîni getiren kimse de senin tahtını yerle bir edecek. O’na karşı tedbîrini al!” dediler.

    Bunun üzerine Nemrûd’un şûrâsı, bu hâle mânî olmak için doğan erkek ço­cuklarının katline karar verdi. Bu sebeple o sırada yeni doğmuş bulunan yaklaşık yüz bin çocuk öldürüldü.

    İşte o vakit İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi de İbrâhîm’e hâmileydi. Doğum yaklaşınca kocası Âzer’e:

    “–Sen puthâneye git ve orada bana duâ et! Eğer erkek doğurursam, sana getiririm. Kendin Nemrûd’a götürürsün. O da çocuğunu katleder. Böylece senin, onun yanında îtibârın artmış olur.” dedi.

    Âzer puthâneye gittikten sonra İbrâhîm -aleyhisselâm- doğdu. Annesi hemen gizlice O’nu bir mağaraya yerleştirdi. Âzer eve dönünce de, ona çocuğun çok zayıf doğduğunu ve bu yüzden öldüğünü bildirdi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi, Âzer evden gidince hemen çocuğun yanına gitti. O’nu emzirdi. Bundan sonra da fırsat buldukça hep böyle yaptı. Bâzen Hazret-i İbrâhîm’in parmaklarını emdiğini görürdü. Zîrâ Cebrâîl -aleyhisselâm-, O’nun parmaklarının arasından yağ, bal, süt ve hurma şırası akıtırdı.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın çocukluk devresinin mağarada geçtiği, mağaradan çıktığında ise tevhîd inancını teblîğe başladığı rivâyet edilir.

    Âyet-i kerîmede:

    “Biz İbrâhîm’e daha önce rüşdünü vermiştik...” (el-Enbiyâ, 51) buyrul­maktadır.

    Rüşd, hayrı ve doğru yolu bulmak, doğruyu eğriden ayırmak, hak yolunda sağlam ve sabırlı olmak, tam bir isâbetle dosdoğru gitmektir.

    İbrâhîm -aleyhisselâm- “Allâh’tan başka ilâh yoktur, O benim Rabbimdir, O her şeyin Rabbidir.” dedikçe annesi ve babası Nemrûd’dan korkarak ağlarlar ve İbrâhîm’i ihtâr ederlerdi. Onların bu endişelerine karşılık Hazret-i İbrâhîm:

    “–Benim hakkımda Nemrûd’dan hiç korkmayınız. Beni küçüklüğümde koruyan Allâh Teâlâ, büyüklüğümde de muhâfaza eder.” derdi. (İbn-i İyâs, Bedâyiu’z-Zuhûr, s. 84)

    RABBİM ALLAH’TIR

    Âzer, put yapıp satar ve onunla geçinirdi. Âzer’in diğer oğulları da, putları överek satarlardı. Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, kendisine satması için Âzer’in verdiği putu, boynuna ip bağlayarak pazara götürür:

    “Ne zarar ne de fayda veremeyen bu putları alan var mı?” diyerek alaylı bir şekilde seslenir, hiç kimse kendisinden put almazdı. Hakâret olsun diye onları yerlerde sürüklerdi. Sonra putun başını suya sokar:

    “–Haydi çok susadın, biraz da sen iç!” derdi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh’ın verdiği rüşd sâyesinde hiçbir kimsenin tâlim ve terbiyesi altına girmeden nice büyük ilâhî hakîkatlerin âşinâsı ve tevhîd yolunun kı­lavuzu oldu. O’nun genç yaşlarda başlayan Rabbini tanıma ve bunu kavmine teblîğ etme husûsiyeti, âyet-i kerîmelerde şöyle anlatılır:

    “Gecenin karanlığı O’nu (İbrâhîm’i) kaplayınca O bir yıldız gördü. «Rabbim budur!» dedi. Yıldız batınca «Ben batanları sevmem!» dedi. (Daha sonra) Ay’ı doğarken görünce (yine) «Rabbim budur!” dedi. O da ba­tınca «Rabbim bana doğru yolu göstermezse, elbette yoldan sapanlardan olurum.» dedi. Güneş’i doğarken görünce de «Rabbim budur! Zîrâ bu daha büyük.» dedi. O da batınca dedi ki: «Ey kavmim! Ben sizin (Allâh’a) ortak koştuğunuz şey­lerden uzağım! Benim Rabbim, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh’tır! Ben hanîf[2] olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allâh’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.»” (el-En’âm, 76-79)

    Bu âyet-i kerîmelerde ifâde edilen hakîkat; İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Allâh’tan başkasına tapan zavallılara, gittikleri yolun yanlış ve inançlarının bâtıl ol­duğunu göstermesidir. Nitekim Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- bir yıldız görerek: “Bu benim Rabbim olacak ha!” dedi. Evvelâ bir yıldızın, Rab olabileceğini uzak görerek etrafındakilere bir târizde bulundu. Çok geçmeden o yıldız batınca: “Ben, batanları sevmem.” diyerek ilâhlık ve kullukta sevginin en mühim esas olduğunu ve buna mukâbil batmanın ilâhlık delili değil, bilâkis yaratılmışlık ve yok olma delili olduğunu ifâde etmiştir. Bu sebeple de böyle varlıkları ilâh zannetmenin, sonu boşa çıkacak bir sapıklık olduğunu, Rabb’in zevâlden berî olan bir yaratıcı kudret olması gerektiğini anlatmıştır.

    Ayrıca bu misâl, her akıl sâhibi kimsenin, tefekkür yoluyla kendisini yaratan Allâh’ın varlığı ve birliği hakkında gerekli bilgi ve îmâna kavuşabileceğini ortaya koymaktadır. Bu sebeple ehl-i sünnet ulemâsından bir kısmı, İslâm’ın ulaşmadığı insanların da kurtuluşa erebilmeleri için Allâh’ın varlığına ve birliğine inanmakla mükellef olduk­larını, ancak amel işleme yönünden mes’ûl tutulmayacaklarını ifâde etmişlerdir.

    TEVHİDE DAVET

    İlâhî hakîkatleri idrâk ederek Rabbini bulan ve kendisine taraf-ı ilâhîden her­kese verilmeyen bir ilim bahşedilen Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, tevhîde dâvete babası Âzer’den başladı. Ona yumuşak bir ta­vırla şöyle dedi:

    “–Babacığım! İşitemeyen, göremeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere ni­çin tapıyorsun? Babacığım! Bana, sana verilmeyen bir ilim verildi. Bana tâbî ol; seni sırat-ı müstakîme ulaştırayım. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü şeytan, Rahmân’a isyân etmiştir. Ey babacığım! Doğrusu ben sana Rahmân’dan bir azap dokunup da şeytana dost olmandan korkuyorum!” (Meryem, 42-45)

    Âzer ise kızarak:

    “«–Ey İbrâhîm! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, and olsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl; git!» dedi.” (Meryem, 46)

    Fakat İbrâhîm -aleyhisselâm-, Âzer’e yine yumuşak bir üslûbla mukâbele etti:

    “İbrâhîm: «Sana selâm olsun! Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lutufkârdır.» dedi.” (Meryem, 47)

    Ve babasının affı için duâ etti. Ancak duâsı kabûl edilmedi. Çünkü babası Allâh düşmanıydı. İbrâhîm -aleyhisselâm- bunu iyice anladığında duâ etmekten hemen vazgeçti. Zîrâ kâfirlerin affı için değil, ancak hidâyetleri için duâ edilirdi. Kur’ân-ı Kerîm bu husûsu şöyle bildirir:

    “Cehennem ehli oldukları açıkça belli olduktan sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allâh’a) ortak koşanlar için af dilemek, ne peygambere yaraşır, ne de mü’min­lere! İbrâhîm’in babası için af dilemesi (ise), sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Onun Allâh düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan (hemen) uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi. (et-Tevbe, 113-114)

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babası ve kavmi ile mücâdelesi, onlara gittikleri şirk yolunun yanlışlığını anlatması ve onları aklî ve mantıkî delillerle tevhîd inancına ısrarla dâvet etmesi, Kur’ân-ı Kerîm’de tekrar tekrar ifâde edilmektedir. Bunlardan birinde Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, îmân etmeyen babası ve kavmi ile şöyle konuştuğu beyân olunmaktadır:

    “O, babasına ve kavmine: «–Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?» dedi. Onlar: «–Biz, babalarımızı bunlara tapan kimseler olarak bulduk.» dediler. (İbrâhîm:) «–Doğrusu siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesi­niz.» dedi. Kavmi ise: «–Bize gerçeği mi getirdin, yoksa oyunbazlardan biri misin?» dediler. (Bunun üzerine İbrâhîm): «–Hayır, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhidlik edenlerdenim.» dedi.” (el-Enbiyâ, 52-56)

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) PUTLARI KIRMASI

    Keldânî kabîlesi senede bir gün toplanır, bayram yapardı. Âzer, Hazret-i İbrâhîm’e:

    “–Sen de bugün bayram yapmak için bizimle gel!” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, yolda hastalığını mâzeret göstererek geri döndü. Puthâneye gitti. Orada gümüş, bakır ve ağaçtan yapılmış putlar vardı. Önlerine de, bereketlenmesi için yemekler konmuştu. En iri put, altından yapılmış bir tahtın üzerine oturtulmuştu. Sırma elbiseler giydirilip başına tâc konmuştu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, büyük putun dışındaki putların hepsini balta ile kırdı. Sonra da baltayı büyük putun boynuna astı. Akşam olunca Keldânî kabîlesi, bayram yerinden puthâneye döndüklerinde, gördükleri manzara karşısında büyük bir şaşkınlığa düştüler. Tahmin yürüterek:

    “–Bu işi yapsa yapsa ancak İbrâhîm yapar!” dediler. Ardından hemen İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı bularak sordular:

    “–Bu işi sen mi yaptın?”

    İbrâhîm -aleyhisselâm- şöyle cevâp verdi:

    “–Büyük put, kendisinden başkasına tapınılmasını istemiyordu. Bu sebeple diğerlerine kızgındı. Sonunda hepsini balta ile parçalayıp baltayı da omuzuna asmış olabilir. İsterseniz bir de kendisine sorun! Durumu size o anlatsın!”

    Putperest halk:

    “–Putlar konuşmaz!” dedi.

    Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm- onlara:

    “–O hâlde, nasıl olur da kendilerini bile koruyamayan şu âciz varlıklar, sizi korur? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.

    Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

    “O (İbrâhîm), gizlice onların tanrılarına sokuldu: «Yemez misiniz?» dedi. (Cevap gelmeyince) «Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?» dedi ve gizlice üzerlerine yürüyüp sağ eliyle onlara kuvvetli bir darbe indirdi.” (es-Sâffât, 91-93)

    “Sonunda (İbrâhîm) onları paramparça etti. Yalnız en büyüğünü, belki ona mürâcaat ederler diye bıraktı. (Putları kırılmış gören halk:) «–Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o, zâlimlerden biridir.» dediler. (Bir kısmı:) «–Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhîm denilirmiş.» dediler. «–O hâlde O’nu hemen insanların gözü önüne getirin; belki şâhidlik ederler.» dediler. (Sonra İbrâhîm’i oraya getirtip:) «–Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?» dediler. (O da:) «–Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi eğer konuşuyorlarsa onlara sorun!» dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «–Zâlimler, siz­lersiniz sizler!»[3] dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: «–Sen bunların konuş­madığını pek âlâ biliyorsun!» dediler. İbrâhîm: «–Öyleyse, Allâh’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar veremeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?» dedi. Size de, Allâh’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıl­lanmaz mısınız?” (el-Enbiyâ, 58-67)

    Putperest halk, Hazret-i İbrâhîm’in bu ifâdelerinden putları O’nun kırdığına iyice kanâat getirdi. Bedbaht putperestler, yapılan işi hazmedemediler ve şu taş parçalarının âcizliklerini görüp Hakk’a yöneleceklerine, Hazret-i İbrâhîm’e ateş püskürdüler:

    “(Bir kısmı:) «Eğer bir şeyler yapacaksanız, onu yakın ve böylece tanrılarınıza yar­dım edin!» dediler.” (el-Enbiyâ, 68)

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) ATEŞE ATILMASI

    Putperestler durumu Nemrûd’a bildirdiler. Bunun üzerine Nemrûd, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı çağırttı.

    Nemrûd’un huzûruna giren herkes, evvelâ ona secde ederdi. İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, secde etmedi. Nemrûd, merak ve hiddetle sebebini sorunca da:

    “–Seni ve beni yaratandan başkasına secde etmem!” dedi.

    Nemrûd:

    “–Senin Rabbin kim?” deyince, İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Benim Rabbim, dirilten ve öldüren Allâh’tır.” dedi.

    Nemrûd:

    “–Ben de diriltir ve öldürürüm.” dedi. Zindandan iki kişi getirtti. Birini öldürdü, diğerini ise serbest bıraktı. Sonra da:

    “–Bak, ben de bu işi yapıyorum.” dedi.

    Lâkin akılsız Nemrûd, diriltmenin rûh vermek; öldürmenin ise rûh almak ol­duğunu bilmiyordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Benim Rabbim, güneşi doğudan doğdurur. Gücün yetiyorsa sen de batıdan doğdur!” dedi.

    Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyrulur:

    “Allâh’ın kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) vermesi sebebiyle şıma­rıp Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışmaya gireni (Nemrûd’u) görmedin mi! İşte o zaman İbrâhîm: «Rabbim hayat veren ve öldürendir!» demişti. O da: «Ben de hayat ve­rir ve öldürürüm.» demişti. İbrâhîm: «Allâh güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir!» dedi. Bunun üzerine kâfir şaşırıp cevap veremez hâle geldi. Allâh zâ­limler topluluğunu hidâyete erdirmez.” (el-Bakara, 258)

    Bu âyet-i kerîmede Nemrûd’un nankörlüğü, azgınlığı ve Cenâb-ı Hakk’a karşı îlân-ı harb ederek başkaldırışı bildirilmektedir. İmâm Beyzavî, yeryüzünde ilk ilâhlık iddiâ eden ahmağın Nemrûd olduğunu bildirmektedir. O, Allâh’ı inkâr etmiş, kendisine verilen mal-mülk karşısında şükredeceği yerde nankörlük etmiştir.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Nemrûd’la görüşmesi husûsunda iki rivâyet vardır:

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, putları kırınca O’nu hapsettiler. Ateşe atılmak üzere Nemrûd’un huzûruna getirdiler.
    Bir sene kıtlık olmuştu. Nemrûd, halkına gıdâ dağıtıyordu. Gıdâ verdiği kimseye de:
    “–Rabbin kim?” diye soruyordu. Sıra İbrâhîm -aleyhisselâm-’a gelince O:

    “–Benim Rabbim dirilten, hayat veren ve öldürendir!” dedi.

    Nemrûd, bu söze öfkelendi. Hazret-i İbrâhîm’e yiyecek vermedi. Ayrıca O’na nasıl bir cezâ verileceği husûsunda avanesini toplayıp onlarla istişâre etti. Henûn[4] adında bedbaht birisi:

    “–O’nu büyük bir ateşte yakalım!” dedi.

    Bu teklif kabûl edildi. Ateş için hazırlıklar başlatıldı. Bir ay odun taşındı. Câhil ve ahmak halk:

    “–Bu insan, bizim putlarımıza karşı çıkıyor!” diye odun taşıma işinde seferber oldular. Dağ gibi odun yığıldı. Yakılan ateşin alevleri semâlara çıkıyordu. Harâretinden dolayı, kuşlar yakınından bile geçemiyordu.

    Bütün hazırlıklar bitince halk, ateşin başına toplandı. İbrâhîm -aleyhisselâm- elleri kelepçeli ve ayakları prangalı bir şekilde oraya getirildi. Ancak o büyük peygamber “Halîl” olduğu için çok zor bir durumda olmasına rağmen büyük bir teslîmiyet ve tevekkül içinde idi. Gönlünde en ufak bir korku ve endişe yoktu.

    Nemrûd ve cemâati, O’nun ateşe nasıl atılacağını müzâkere ettiler. Nihâyet, mancınıkla atılmasına karar verdiler.

    Yerdeki ve gökteki melekler, hayret içinde:

    “–Aman yâ Rabbî! Sen’i en çok zikreden İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılıyor! O Sen’i bir an bile unutmayan bir peygamberdir! O’na yardım etmek için bize izin verir misin Allâh’ım?” diye yalvardılar.

    Allâh Teâlâ’nın izin vermesi üzerine bir melek İbrâhîm -aleyhisselâm-’a geldi:

    “–Rüzgârlar emrime verildi. Arzu edersen ateşi darmadağın edeyim!” dedi.

    Diğer bir melek:

    “–Sular emrime verildi. İstersen ateşi bir anda söndüreyim!” dedi.

    Bir başka melek:

    “–Toprak emrime verildi. Dilersen ateşi yere batırayım!” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, bu meleklere:

    “–Dost ile dostun arasına girmeyin! Rabbim ne dilerse ben ona râzıyım! Kurtarır ise, lutfundandır. Eğer yakar ise, kusûrumdandır. Sabredici olurum inşâal­lâh!” diye mukâbelede bulundu.

    Mancınığa konup ateşe atılmak üzere iken de İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “Allâh bize yeter, o ne güzel vekîldir.” diyordu.

    Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyet ettiğine göre İbrâhîm -aleyhisselâm- bu sözü, ateşe atılırken söylemiştir.

    Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu sözü, “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çâresine bakınız!” denildiğinde söylemiştir. Bunun üzerine Müslümanların îmânları artmış ve hep birlikte: “Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir!” diyerek, Allâh’a karşı eşsiz bir teslîmiyet örneği sergilemişlerdir. (Buhârî, Tefsîr, 3/13)

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- tam ateşe atılmak üzereyken Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve:

    “–Bir dileğin var mı?” diye sordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Evet, bir talebim var, fakat senden değil!” cevâbını verdi.

    Cebrâîl -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a hayretle:

    “–Niçin Allâh’tan kurtuluş istemiyorsun?” dedi.

    O da:

    “–Hâlimi O biliyor! Ateş kimin emri ile yanıyor? Yakma kimin işidir?” diye cevap verdi. Şâir bu cevâbı; “Âgâh olunca hâle, hâcet mi kalır suâle!” şeklinde mısrâya dökmüştür.

    Allâh Teâlâ, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın meleklerden bile müstağnî davranıp bütün talebini Hakk’a yöneltmesinden râzı olmuş, O’nu Kur’ân-ı Kerîm’de:

    “Sözünün eri olan (ahdine vefâ gösteren) İbrâhîm.” (en-Necm, 37) âyet-i kerîmesiyle senâ etmiştir.

    Yine Cenâb-ı Hak, O’nu:

    “Rabbi O’na «Teslîm ol!» deyince, derhal «(Bütün varlığımla) Âlemlerin Rabbine teslîm oldum!» dedi.” (el-Bakara, 131) âyet-i kerîmesi ile de, teslîmiyet timsâli olarak takdîm ve taltîf etmiştir.

    İbrâhîm Halîlullâh’ın bu yüce teslîmiyeti ve yalnız Hakk’a tevekkülü üzerine, O daha ateşin içine düşmeden Allâh Teâlâ, ateşe emretti:

    “…Ey ateş! İbrâhîm’e serin ve selâmet ol!” (el-Enbiyâ, 69)

    Bu emirle birlikte İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın düştüğü yer bir anda gülistâna döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmaya başladı. Bir rivâyete göre, Cennet’ten bir gömlek indirildi ve Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’a giydirildi. Bu gömlek, daha sonra İshâk -aleyhisselâm-’a, O’ndan Yâkûb -aleyhisselâm-’a, O’ndan da Yûsuf -aleyhisselâm-’a intikâl etti. Yâkûb -aleyhisselâm-’ın gözleri âmâ olduğu zaman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gönderip de gözlerinin açılmasına vesîle olan gömlek, işte bu gömlek idi.

    Rivâyete göre ateşe: “Ey ateş! İbrâhîm’e serîn ve selâmet ol!” emri geldiği zaman, yeryüzünde bütün ateşler belli bir müddet serin hâle gelmiştir.

    Bu durum üzerine Nemrûd şaşırdı ve heyecanlandı:

    “–Ey İbrâhîm! Gördüm ki senin ilâhın pek büyükmüş ve kendisinin kudret ve izzeti de seni zarardan koruyacak derecede imiş. Ey İbrâhîm! Senin Rabbin ne güzel bir Rabdir! Senin ilâhına şimdi dört bin sığır kurban edeceğim!” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm- da:

    “–Sen sapıklıktan dönüp tevhîde gelmedikten sonra, kurbanlarının hiçbir kıymeti yoktur!” dedi.

    Ancak Nemrûd:

    “–Mülkümü ve saltanatımı fedâ edemem! Fakat yine de kurban keseceğim!” dedi.

    Hakîkaten dört bin sığır kesti. İbrâhîm -aleyhisselâm- ile mücâdelesinden de vazgeçti. Lâkin hubb-i riyâset (baş olma sevdâsı), kibir, gurur ve inâdından dolayı îmân etmedi, bedbahtlardan oldu. Bir grup putperest ise, bu alenî mûcize karşısında îmân edip kurtuluşa erenlerden oldu.

    Allâh Teâlâ’nın yardımıyla Nemrûd’un ateşinden sağ-sâlim kurtulan İbrâhîm -aleyhisselâm-, îmân etmeyenlere azâb-ı ilâhîyi hatırlattı:

    “Dedi ki: «Siz, sırf aranızdaki dünyâ hayâtına has muhabbet uğruna Allâh’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü (gelip çattığında ise) birbiri­nizi tanımamazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehen­nemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.” (el-Ankebût, 25)

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HİCRETİ

    Ateşe atılma hâdisesinden sonra Allâh -celle celâlühû- İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın ve O’na îmân edenlerin rahat ibâdet etmeleri, ayrıca Nemrûd ve Keldânî kabîle­sinin üzerine gönderilecek olan ilâhî azaptan da muhâfaza olunmaları için hicret et­melerini emir buyurdu. İbrâhîm -aleyhisselâm- ve kendisine tâbî olan mü’minler, kavimlerinden ayrılıp hicret etmeye karar verdiler. Cenâb-ı Hak onların bu durumunu methederek şöyle buyurmaktadır:

    “İbrâhîm’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: «Doğrusu biz sizden ve Allâh’tan başka tapmakta olduklarınızdan uzak kimseleriz. Sizi (bâtıl dîninizi) inkâr ettik, artık siz sâdece Allâh’a îman edinceye kadar sizinle bizim aramızda ebedî olarak düşmanlık ve kin başlamıştır…»” (el-Mümtehine, 4)

    Allâh Teâlâ böylece Halîli’ni ve mü’minleri selâmete çıkardı. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “Lût da O’na îmân etmişti ve (İbrâhîm:) «Ben Rabbime (O’nun emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sâhibidir.» dedi.” (el-Ankebût, 26)

    “Biz O’nu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ül­keye taşıdık.” (el-Enbiyâ, 71)

    Lût Peygamber, Hazret-i İbrâhîm’in kardeşinin oğludur. Peygamber olduğu dikkate alındığında, O’nun daha önce küfürde olup, sonra da îmân ettiği düşünüle­mez. Dolayısıyla Hazret-i Lût’un Hazret-i İbrâhîm’e îmân ettiğini bildiren âyette, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı ilk tasdîk edenin Lût -aleyhisselâm- olduğuna işâret edilmek­tedir.

    Hz. İbrahim (a.s.) Kimlerle Hicret Etti?
    İbrâhîm -aleyhisselâm- Bâbil’e, oradan da Lût, Sâre ve bir mü’min topluluğu ile birlikte Urfa’nın güneyinde bir kasaba olan Harran’a[5] hicret etti. Lût -aleyhisselâm- O’nun yeğeni, Sâre ise amcasının kızıydı.

    Rabbinin emri mûcibince İbrâhîm -aleyhisselâm-, Sâre ile evlendi. Hazret-i Sâre, ahlâk-ı hamîde sâhibi sâliha bir kadındı. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a karşı son derece itaatkâr idi.

    HZ. İBRAHİM (A.S.) VE FİRAVUN

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, daha sonra yine emr-i ilâhî üzerine zevcesi Sâre ile Şam’a, oradan da Mısır’a geçtiler. Lût -aleyhisselâm- da, peygamber olarak Sodom’a göç etti. (Sodom, Lût Gölü’nün bulunduğu yerdir. Altı üstüne çevrildiği için âyet-i kerîmede “mü’tefike” denilmiştir.)

    Mısır’ı Firavun âilesi idâre ediyordu. Bunlar zâlim ve kibirli kimseler idi. Hududdan, yabancı ve güzel bir kadın şehre girdiği zaman hemen Firavun’a bildiri­lirdi. Evli ise kocası öldürülür, eğer erkek kardeşi var ise, kadın ondan istenirdi. İbrâhîm -aleyhisselâm-, yanında Sâre vâlidemiz olduğu hâlde hududdan ge­çince, yine saraya haber gitti. Cemâl sâhibi bir kadının Mısır’a girdiği bildirildi. Sâre vâlidemiz, İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan soruldu. O da “dîn kardeşi” mânâsına “kardeşimdir” dedi. Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm-’a dokunmadılar. Sâre’yi alıp saraya götürdüler. Bu hususla alâkalı olarak Buhârî’de geçen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “Sâre saraya girince, hemen abdest alıp iki rekât namaz kılmak üzere huzûr-ı ilâhîye durdu. Namazı bitirince Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etti:

    «Ey Allâh’ım! Ben Sana ve Sen’in peygamberine inanmış, iffetimi de zevcimden başkasına karşı titizlikle korumuş bir kulun isem şu kâfiri bana musallat etme!»” (Buhârî, Buyu’, 100)

    Firavun, Sâre’nin yanına yaklaşmak istedi. Birden nefesi kesildi. Felç oldu. Çünkü Allâh, Sâre’yi onun şerrinden korumaktaydı.

    Firavun, korkusundan onu serbest bıraktı. Câriyesi Hacer’i de hediye olarak ona verdi. Buna hayret eden etrâfına:

    “–Bu kadın bir cinnîdir. Benimle biraz daha kalsa, neredeyse helâk olacaktım. Zararından korunmak için ona Hacer’i verdim!” dedi.[6]

    Cenâb-ı Hak biz kullarına sâlih amellerimizle kendisine tevessül etmemizi ve kendisinden sabırla yardım talep etmemizi emrederek şöyle buyurur:

    “Ey îmân edenler, namaz ve sabırla Allâh’tan yardım isteyiniz!..” (el-Bakara, 153)

    Nitekim Sâre vâlidemiz de, namaz ve sabırla Allâh Teâlâ’ya yaptığı ilticâsının neticesinde kurtuluşa ermiştir.

    Firavun’un kızı Hurya, Hazret-i Sâre’yi çok sevmiş ve ona bir miktar mücevherat hediye etmişti. İbrâhîm -aleyhisselâm- bunları görünce:

    “–Bunları götür, geri ver, bunlar bize gerekmez.” dedi. Sâre onları geri götürdü. Hurya durumu babasına anlatınca Firavun buna şaşakaldı ve:

    “–Muhakkak ki bunlar üstün ve şerefli bir kavimdirler. Temiz ve asâletli bir soydan gelmektedirler.” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Sâre ve Hacer ile birlikte Mısır’dan Filistin’e döndü­ler. Seb’ denilen ıssız, sessiz bir yerde konakladılar. İbrâhîm -aleyhisselâm- bir kuyu kazdı. Oradan berrak, şeffaf bir su çıktı. Bir müddet sonra yiyecekleri kal­madı. İbrâhîm -aleyhisselâm- şehre doğru yol almaya başladı. Biraz gittikten sonra yolda dü­şündü. Parası olmadığı için geri döndü. Sâre ve Hacer, birdenbire ümitsizliğe ka­pılmasınlar diye çuvalına kum ve çakıl doldurdu. Konakladığı yere bu şekilde döndü. Çok yorulmuştu. Çuvalı bırakıp hemen uyuyuverdi.

    Sâre Hacer’e:

    “–Çuvalı aç!” dedi.

    Çuvaldakiler buğday olmuştu. Hemen onu öğütüp un yaptılar, ekmek pişirdi­ler. İbrâhîm -aleyhisselâm- uyandığında buna çok şaşırdı ve Rabbine şükretti.

    Zamanla Seb’ beldesinde bereket arttı, Allâh’ın nîmetleri bollaştı. Gelip geçenler burada iskân ettiler ve kalabalıklaştılar. Fakat sonunda nankörlük ederek İbrâhîm -aleyhisselâm-’a, kendi açtığı kuyudan su vermek istemediler. Halîlullâh buna çok incindi. Bir peygamber gönlünün bu şekilde kırılması üzerine sular çe­kildi. Büyük bir susuzluk başladı. Zavallı gâfiller, bu durumu görünce çok pişman oldular. Gafletlerinden dolayı İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan özür dilediler. Affedilmeleri için duâ etmesini ricâ ettiler. Çok halîm bir peygamber olan İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, onların bu isteklerini kabûl edip de Hakk’a ilticâ etmesi üzerine rahmet-i ilâhî ile sular yeniden bollaştı.

    NEMRÛD VE KELDÂNÎ KABÎLESİNİN HELÂKI

    İbrâhîm -aleyhisselâm- Bâbil’e hicret ettikten sonra, gurur ve kibre kapılarak îmân etmeyen Keldânî kavmi üzerine toz hâlinde sivrisinek sürüleri indi. Putperestlerin kanlarını emdiler. O bedbahtlar, kurumuş insanlar hâline gelerek he­lâk oldular. Bir sinek de, Nemrûd’un burnundan girerek beynine geçti. Mağrûr Nemrûd, ağrısından dolayı durmadan başına tokmak vurdurdu. Nihâyet, hızla gelen bir tokmakla başı parçalandı.

    Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    “O’na (İbrâhîm’e) bir tuzak kurmak istemişlerdi; fakat biz onları, daha çok hüsrâna uğrayanlar hâline getirdik.” (el-Enbiyâ, 70)[7]

    Nitekim dünyâ saltanatı ile kibir ve gurûra sürüklenen Nemrûd ve bedbaht kavim, bütün insanlığa ibret olmak üzere toz hâlindeki sinekler tarafından kanları emilerek “insan kuruları” hâline geldiler.

    Kuşların Canlanması

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “Yâ Rabbî, ölüleri diriltmekteki kudret tecellîni dünyâ gözü ile görmeyi arzu ediyorum!” diye ilticâ etmişti.

    Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

    “İbrâhîm Rabbine: «–Ey Rabbim, ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti. Rabbi O’na: «–Yoksa inanmadın mı?» buyurdu. İbrâhîm: «–Hayır! İnandım, fakat kalbi­min mutmain olması için (görmek istedim.)» dedi. Bunun üzerine Allâh Teâlâ: «–Öyleyse dört tane kuş yakala, onları kendine alıştır, sonra (onları kesip parçala), her dağın başına onlar­dan bir parça koy! Sonra da onları kendine çağır; (bak nasıl) koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.» buyurdu.” (el-Bakara, 260)

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, ölen bir canlının yeniden nasıl dirileceğini merak et­miş ve bunu kendisine göstermesini Rabbinden istemiştir. Allâh Teâlâ O’na âyette geçtiği gibi maddî bir misâlle cevap vermiş, ancak dirilişin mâhiyetini îzâh etmemiştir. Çünkü insanın bilgi kapasitesi, yeniden dirilme gerçeğini lâyıkıyla kavramaya elverişli değildir. Bundan önceki âyetlerde de geçtiği gibi peygamberlere verilen bu örnekler birer mûcizedir. Mühim olan, Allâh’ın bütün canlıları, özellikle insanı mutlaka diriltip hesâba çekeceğine kesinlikle îmân etmektir.

    Şu da var ki, her şeye gücü yeten Allâh Teâlâ, bizzat kendisi dilediği şekilde dirilttiği ve hayat verdiği gibi, bunu kulları eliyle de gerçekleştirebilir. İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın elinde tahakkuk eden bu hâdise buna örnek olarak verilebilir. Şüphe yok ki,

    “…Benim Rabbim hayat verir ve öldürür…” (el-Bakara, 258) diyen Hazret-i İbrâhîm “Ey Rabbim!” dediği zaman, “Ey hayat vermeye ve öldürmeye gücü yeten Rabbim!” demiş oluyor, “Ölüleri nasıl diriltirsin?” demekle de bir bakıma, “Bilirim Sen ölüleri diriltirsin, fakat bunu nasıl yaptığını bilmediğimden, acabâ Sen’in diriltme vasfın benim vâsıtamla da tahakkuk edebilir mi? Bana bunu göstermeni niyâz ediyorum.” demiş oluyordu. Cenâb-ı Hakk’ın “Ey İbrâhîm, yoksa inanmadın mı?” îkâzı üzerine Hazret-i İbrâhîm: “Hayır yâ Rabbî! Bilakis îmân ettim, Sen dilediğin zaman hayatı bana, bende gösterdiğin gibi diriltmeyi de gösterirsin, ancak kalbimin rahat etmesi için, o îmanın verdiği şevk ile kalbime düşen ümit heyecanını dindirmek, îmandan yakînî (kesin) bilgiye, ondan da müşâhedeye geçmek için istiyorum.” dedi ve asıl maksadının, her türlü leke ve kusurlardan temizlenmiş bir kalb elde etmek olduğunu ve bu şekilde “makâm-ı hullete” (gönülden muhabbet ve dostluk makâmına) erip sonsuza dek Halîlullâh (Allâh’ın dostu) olarak kalmaktan ibâret bulunduğunu ortaya koydu.

    Aklın ilk vazîfesi, Allâh’a îman etmektir. Fakat akıl her durumda bir kaynak, bir başlangıç noktası ve bir dayanak arar. Onu Hakk’ın izzetine teslîm edip O’nun sağlam kulbuna yapışmak ve hikmetine uymak gerekir.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, Cenâb-ı Hakk’ın ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istemesine dâir birkaç rivâyet daha vardır. Saîd bin Cübeyr’in haber verdiğine göre Allâh Teâlâ İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı “Halîl” edinince, Cebrâîl -aleyhisselâm- bunu kendisine müj­deledi. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Bunun alâmeti nedir?” diye sorunca, Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    “–Allâh Teâlâ senin duânı kabûl eder. Duân ile ölüleri diriltir.” dedi. Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “Yâ Rabbî, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” diye niyâz etti.

    Tefsîr-i Hâzin’de de şu açıklama mevcuttur:

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, dere kenarında bir hayvan ölüsü gördü. Onu, dere içinde iken su hayvanları yiyor, bir dalga ile sâhile vurunca da kara hayvanları yi­yordu. Halîlullâh bu karışık durumda, şu dağılmış parçaların nasıl toplanacağını dü­şündü. Bunun üzerine bu hâdise meydana geldi.

    Ebussuûd Efendi’nin tefsîrinde ise şöyle anlatılır:

    Nemrûd, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a:

    “–Rûhları vermek sûretiyle diriltmeyi ve rûhları alıp kabzetmeyi gözünle gör­dün mü?” diye sormuştu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, sükût etmiş, hemen ardından kendisine bu ibretli hâdise gösterilmişti.

    Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu vechile İbrâhîm -aleyhisselâm-, birer adet tavus, karga, güvercin ve horoz aldı. Dördünü de kesip parçaladı. Hepsini birbiriyle har­man etti. Dört parça hâlinde dört tepeye koydu. Sonra hepsini çağırdı. Onlar da he­men uçarak kendisine geldiler.

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında da diriltmeyi in­kâr eden Ubey bin Halef çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonra Rasûlullâh’a dönerek:

    “–Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” de­mişti.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

    “–Evet, Allâh seni tekrar diriltecek ve cehenneme koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, XV, 58; Vâhidî, s. 379)

    Ardından şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

    “İnsan görmez mi ki, biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misâl getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. De ki: «Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yarat­mayı gâyet iyi bilir.»” (Yâsîn, 77-79)

    Müfessir Beyzavî’nin beyânına göre bu dört nevî kuşun seçilmesinin hikmeti de şudur:

    Dünyâ süsüne ve zevklerine karşı muhabbeti azaltmak ve nefsin şehvetini kırmak lâzım geldiğine işâret için tâvus kuşu seçilmiştir. Şiddetli hücum, saldırganlık ve heyecâna sebep olan gazap kuvvetini dizginlemek gerektiğine işâret için kendisinde öfke sıfatı gâlip olan horoz tercih edilmiştir. Haset ve haysiyetsizlik gibi mezmum sıfatların önüne geçmek lâzım geldiğine işâret için bu hususta darb-ı mesel olan karga seçilmiştir. Nefsin hevâ ve hevesini izâle etmenin lüzûmuna işâret için de güvercin tercih edilmiştir. Dolayısıyla bu kıssada ebedî hayat ile ihyâ olmak isteyen bir kimsenin nefsinin arzularını terbiye etmesi, onları hayra istikâmetlendirmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın rızası yolunda kullanması gerektiği bildirilmektedir.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HACER VALİDEMİZ İLE EVLENMESİ

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Sâre vâlidemizden çocuğu olmadı. Yaşları da hayli ilerliyordu. Sâre vâlidemiz, câriyesi olan Hacer’i âzâd edip İbrâhîm -aleyhisselâm-’la evlendirdi. Bu izdivacdan Hazret-i İsmâîl dünyâya geldi. Ve Muhammedî nûr İsmâîl -aleyhisselâm-’a intikâl etti. Sâre vâlidemiz ise, bu nûrun kendisinden intikâl edeceğini düşünmekteydi. Buna çok üzüldü. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a Hacer vâli­demizi başka bir beldeye götürmesini söyledi. İbrâhîm -aleyhisselâm- da Allâh’ın emri ile Hacer vâlidemizi ve oğlu Hazret-i İsmâîl’i ıssız bir belde olan Mekke’ye götürdü. Cebrâîl -aleyhisselâm- ona rehberlik yapıyordu. Mekke’nin bulunduğu yere geldiklerinde:

    “–Ey İbrâhîm âileni buraya iskân et!” dedi.

    Hazret-i İbrâhîm:

    “–Burası ne ziraate ne de hayvancılığa elverişlidir.” deyince Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    “–Evet öyledir fakat burada senin oğlunun neslinden Ümmî Peygamber çıkacak ve «el-kelimetü’l-ulyâ: en yüce söz olan tevhîd» onunla tamamlanacaktır.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 164)

    Bu hususta İmâm Buhârî Hazretleri’nin İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’dan rivâyeti şöyledir:

    “İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hacer vâlidemizi ve henüz onun emzirmekte olduğu İsmâîl -aleyhisselâm-’ı Mekke’ye götürdü. İleride fışkıracak olan «zemzem» kuyu­sunun yanında bir ağacın altına bıraktı. Yanlarına içi hurma dolu bir sepet ve içi su dolu bir testi koydu. Sonra geriye döndü. Hacer vâlidemiz arkasından seslendi:

    «–Bizi buraya bırakmanı Allâh mı emretti?»

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    «–Evet!» diye cevap verdi.

    Hacer vâlidemiz büyük bir tevekkül ve teslîmiyetle:

    «–Öyleyse Rabbim bizi korur! Zâyî etmez!» dedi. İsmâîl -aleyhisselâm-’ın yanına döndü.

    Hacer vâlidemiz ve İsmâîl -aleyhisselâm- gözden kaybolunca İbrâhîm -aleyhisselâm- ellerini açtı ve şöylece Rabbine yalvardı:

    «Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Sen’in Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında ziraat yapılmayan bir vâ­diye yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki, bu nîmetlere şükrederler.» (İbrâhîm, 37)” (Buharî, Enbiyâ, 9)

    “«Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap! Halkından Allâh’a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle rızıklandır!» (İbrâhîm’in duâsını kabûl eden) Allâh bu­yurdu ki: «İnkâr edene gelince, onu (dünya nîmetlerinden) az bir süre faydalandırır, sonra da onu cehennem azâbına sürüklerim. Varılacak ne kötü bir yerdir orası!»” (el-Bakara, 126)

    Allâh, inkâr edenleri de dünyâda rızıklandırmakta, dünyâ nîmetlerinden dile­dikleri gibi istifâde etmelerine imkân vermektedir. Şu hâlde dünyâ nîmetine nâiliyet, dindarlığa bağlı değildir. O, mü’mine de kâfire de verilir. Dünyâ nîmetleri, birer imtihan vesîlesidir. Hayırlı olup olmadıkları, neticesine bağlıdır. Servet ve iktidar, eğer kulluğa vesîle olmuş ise, o zaman bu, iki cihân saâdetidir. Fakat azgınlık ve sapıklığa sebep olmuş ise, ebedî hayâtı mahvetmiş, saâdet ye­rine felâket getirmiş olur.

    Allâh -celle celâlühû- İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın yapmış olduğu duâyı kabûl etti. Bu duâ vesîlesiyledir ki, hac ve umre yapan mü’minlerin gönülleri bu beldeye karşı muhabbetle dolmakta ve rûhlar da, huzûr ve sükûna kavuşmaktadır. Bu belde-i tay­yibe, bereket olarak da hurmanın ve diğer meyvelerin çeşitleri ile dolup taşmaktadır.

    ZEMZEM SUYU HİKAYESİ

    Ayrıca İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın bu niyâzı, oradan “zemzem” suyunun çık­masına da vesîle olmuştur:

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın getirdiği bir testi su bitmişti. Hacer vâlidemiz Safâ ve Merve tepeleri üzerinde yedi sefer koştu. Bu iki tepe arası dörtyüz metre kadar­dır. Hacer vâlidemiz bir taraftan koşuyor, bir taraftan da Hazret-i İsmâîl’e bakı­yordu. Orada değil bir insan, uçan bir kuş dahî yoktu. Hiçbir yerde hayat belirtisi gözükmüyordu. Hacer vâlidemiz, Merve tepesi üzerinde iken:

    “–Sus ve iyice dinle!” diye bir ses işitti. Bu Cebrâîl’in sesi idi. Hacer vâlidemiz hemen sesin geldiği tarafa döndü. Cebrâîl -aleyhisselâm- devamla:

    “–Siz herşeye kâdir olana emânetsiniz! Sakın mahvoluruz diye korkma! İşte şurası Beytullâh’ın yeri. O beyti şu çocukla babası yapacaklardır. Allâh -celle celâ­lühû- bu beytin sâhibini zâyî etmez!” dedi.

    Hacer vâlidemiz bu hitâb üzerine oğlu İsmâîl’in yanına gitti. Gördü ki, İsmâîl -aleyhisselâm-’ın ayağının dibinden su fışkırıyordu. Büyük bir sevinç içerisinde Rabbine şükretti. Bitecek korkusu ile kumdan bir havuz yaptı. Suya da “Dur, dur!” mânâsına gelen “Zem, zem!” dedi.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

    “Allâh, İsmâîl’in annesi Hacer’e rahmet eylesin! Eğer o zemzemi kendi hâline bırakıp suyun etrafını çevirmeseydi muhakkak ki zemzem, devamlı akan bir kaynak olurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 9)

    Bir tevekkül ve teslîmiyetin semeresi olarak fışkıran bu su, kıyâmete kadar ümmete şifâ olarak devâm edecektir.

    Böylece İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hacer vâlidemiz, teslîmiyetlerinin netîce­sinde büyük bir bereket elde etmiş oldular. Ayrıca bu bereketin diğer bir tezâhürü de, Hacer vâlidemizin “Safâ ile Merve” arasında yapmış olduğu “sa’y”in kıyâmete kadar yapılacak bütün hac ve umre ibâdetlerinde bir rükün olarak devâm etmesidir.

    Ana-oğul, kurak ve ıssız olan bu beldede hayatlarına devâm ediyorlardı. Oradan geçen Cürhüm kabîlesi, bir kuşun sürekli bir yere doğru indiğini ve sonra tekrar havalandığını gördü. Bunun bir hayat emâresi olabileceğini düşünerek oraya iki kişi gönderdiler. Gelenler zemzem suyunu görünce, Hacer vâlidemizden:

    “–Buraya yerleşebilir miyiz?” diye izin istediler.

    Hacer vâlidemiz, “suya mülkiyet iddiâ etmemek” şartı ile izin verdi. Böylece Mekke’ye ilk yerleşen kabîle, Cürhümîler oldu.

    KURBAN İMTİHANI

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Bâbil’den Şam’a giderken:

    “«Ben Rabbime gidiyorum;[8] O bana doğru yolu gösterecek! Rabbim, bana sâ­lihlerden bir evlâd ver!» demişti.” (es-Sâffât, 99-100)

    Burada, kalbden, yâni iç âlemden en yüce dosta doğru bir vuslat yolculuğu­nun yapıldığına işâret vardır. Devam eden âyet-i kerîmelerde Hazret-i İsmâîl’in müjdelenmesi ve kurban edilmesi hâdi­sesi şöyle anlatılır:

    “İşte o zaman, biz O’na hilim sâhibi bir oğul müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (babası): «Yavrucuğum, rüyâda seni kurban ettiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin?» dedi. O da cevâben: «Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulur­sun!» dedi. Her ikisi de teslîm olup, (İbrâhîm) onu alnı üzerine yatırınca: «Ey İbrâhîm, rüyâyı gerçekleştirdin. Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu gerçekten çok ağır bir imtihandır.» diye seslendik. Biz oğluna bedel O’na büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında O’na (iyi bir nam) bıraktık: «İbrâhîm’e selâm olsun!» dedik. (İşte) Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâ­fâtlandırırız. Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 101-111)

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hacer vâlidemiz ile İsmâîl -aleyhisselâm-’ı Mekke’ye bıraktıktan sonra, Sâre vâlidemizin yanına dön­müştü. Arada bir onların yanına uğruyordu. Bir seferinde Mekke’de bir rüyâ gördü. Rüyâsında, âyette buyrulduğu gibi İsmâîl -aleyhisselâm-’ı kurban edi­yordu. İbrâhîm -aleyhisselâm- rüyâ şeytânî mi, Rabbânî mi diye şüphelendi. Ancak aynı rüyâ üç gün devam etti. Bu günler, hac mevsiminin tevriye, arefe ve bayramın birinci günü idi.

    Bir rivâyette İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Allâh, bana bir oğul verirse, onu kurban edeceğim!” demişti. İşte bu sözü sebebiyle imtihâna tâbî tutulmuştu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Rabbinden gelen ilâhî emir üzerine Hacer vâlidemize, oğlu İsmâîl’i yıkamasını ve güzel kokular sürmesini; O’nu bir dostuna götüreceğini söyledi. Hazret-i İsmâîl’e de yanına bir ip ve bıçak almasını tenbih etti ve:

    “–Oğlum, Allâh rızâsı için kurban keseceğim!” dedi.

    Arafatta hacıların vakfeye durduğu yere doğru yol almaya başladılar. Bu sı­rada şeytan, insan kılığında Hacer vâlidemizin yanına geldi ve O’na:

    “–İbrâhîm, oğlunu nereye götürüyor biliyor musun?” dedi.

    O da:

    “–Dostuna götürüyor.” cevâbını verdi.

    Şeytan:

    “–Hayır, kesmeye götürüyor.” dedi.

    Hacer vâlidemiz:

    “–O oğlunu çok sever!” diye mukâbele etti.

    Şeytan devamla:

    “–Allâh emrettiği için boğazlayacakmış!” deyince Hacer vâlidemiz:

    “–Eğer Allâh -celle celâlühû- emretti ise güzel bir şeydir. Tevekkül ederiz.” dedi.

    Şeytan, Hacer vâlidemizi aldatamayınca İsmâîl -aleyhisselâm-’ın yanına gitti. Bu sefer de O’na sordu:

    “–Baban seni nereye götürüyor biliyor musun?”

    İsmâîl -aleyhisselâm-:

    “–Dostuna ziyârete.” dedi.

    Şeytan:

    “–Hayır, seni kesmeye götürüyor. Rabbinin kendisine böyle emrettiğini zan­nediyor!” dedi.

    Bunun üzerine Hazret-i İsmâîl:

    “–O emretmiş ise, bunu seve seve yerine getiririz!” diyerek şeytanı kovdu. Onu taşladı.

    Şeytan İsmâîl -aleyhisselâm-’ı da kandıramamıştı. Bu sefer İbrâhîm -aleyhisselâm-’a döndü:

    “–Ey ihtiyar! Oğlunu nereye götürüyorsun? Şeytan seni rüyâda kandırmış! O rüyâlar şeytânîdir.” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Sen şeytansın! Hemen yanımızdan uzaklaş!” dedi. Eline yedişer tane taş aldı ve şeytanı üç ayrı yerde taşladı. İşte hacda kıyâmete kadar rükün olarak devâm edecek olan şeytan taşlama, bu şekilde başladı. Bu hâl, onların tevekkül ve teslîmiyetlerinin bir nişânesi olarak üm­mete nümûne oldu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, İsmâîl -aleyhisselâm-’la birlikte Mina’dan Arafat’a doğru giderlerken semâdaki melekler oldukça heyecanlandılar. Hayretle birbirlerine:

    “Sübhânallâh! Bir peygamber bir peygamberi kurban etmeğe götürüyor!” dediler.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, oğlu Hazret-i İsmâîl’e bu işin hakîkatini anlattı:

    “–Ey oğlum! Rüyâmda seni kurban etmekle emrolundum.” dedi.

    İsmâîl -aleyhisselâm-:

    “–Babacığım, bunu sana Allâh mı emretti?” diye sordu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Evet!” dedi. Bunun üzerine İsmâîl -aleyhisselâm-:

    “–Babacığım! Sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulacaksın!” dedi. Canını fedâ etmeye hazır olduğunu bildirdi. Babasını ferahlatan bu ifâdelerden sonra da:

    “–Ey babacığım! Nemrûd seni ateşe attığı zaman sabrettin. Allâh -celle celâ­lühû- senden râzı oldu. Ben de kurban edilmeye râzıyım. İnşâallâh beni sabredici bulacaksın. Senden ayrılınca Rabbime; dünyâ nîmetlerinden ayrılınca Cennet’e ka­vuşacağım! Benim üzüntüm, elinle kurban edeceğin evlâdının acısını hayat boyu unutamamandır. Ey babacığım! Keşke daha evvel bildirseydin de annemle de vedâ­laşsaydık!” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Oğlum, annenin îtirâzından çekindim!” dedi.

    O sırada İsmâîl -aleyhisselâm-, henüz yedi veya onüç yaşlarındaydı.[9]

    Rivâyet edildiğine göre:

    “Allâh Teâlâ, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a yer ve gökleri gösterdiği vakit, İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh’a karşı isyân etmekte olan birini gördü. Ve Allâh’a onu helâk etmesi için duâ etti. Allâh Teâlâ, onu helâk etti. Başka bir âsîyi gördü. Onun için de bedduâ etti. O da helâk oldu. Bir başka isyânkârı daha gördü; onun da helâk olmasını diledi; o da helâk oldu. Böylece birkaç kişi helâk edildi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a şöyle vahiy buyurdu:

    “–Ey İbrâhîm! Muhakkak Sen duâsı müstecâb bir kimsesin! Kullarımın helâki için Bana duâ etme! Zîrâ onların benim yanımda üç husûsiyeti vardır:

    Kul, yaptıklarına belki tevbe eder; Ben de tevbesini kabûl ederim.
    Veya onun zürriyetinden Beni zikredecek bir nesil çıkar.
    Yahud da kıyâmet günü istersem onu affederim, istersem cezâlandı­rırım.”
    Beyân edilir ki, Allâh Teâlâ’nın İbrâhîm -aleyhisselâm-’a oğlunu kurban et­mesini emir buyurmasının bir sebebi de, yukarıdaki hâdisede olduğu gibi Hazret-i İbrâhîm’in âsî kullara karşı galîz olup, onlar hakkında az merhametli bulunmasıdır.

    Diğer bir rivâyette şöyle zikrolunur:

    “Böylece Biz, İbrâhîm’e semâvât ve arzın hükümranlı­ğını, acâib ve garâibini gösterdik.” (el-En’âm, 75) buyrulduğu vechile İbrâhîm -aleyhisselâm-, her gece göğe çıkarılırdı. Yine bir gece semâya çıkarılmıştı. Kötü ameller işleyen bir günahkârı gördü ve şöyle dedi:

    “–Ey Allâhımız! Bu adam Sen’in rızkını yiyor, Sen’in arzın üzerinde yürüyor ve buna rağmen yine de emirlerini yapmıyor. Onu helâk et!”

    Allâh Teâlâ da o kimseyi helâk etti. Başka bir günahkârı gördü, onun da he­lâkine duâ edince kendisine şöyle nidâ olundu:

    “–Ey İbrâhîm! Kullarımın helâki için bedduâ etmekten vazgeç! Onlara mühlet vererek yavaş yavaş davran! Çünkü Ben onların isyânlarını dâimâ görüyo­rum da yine helâk etmiyorum!”

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, yere indiğinde Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen rüyâ kendisine gösterildi. Evlâdının büyük bir teslîmiyet içerisinde: «Emrolunduğunu yerine getir ba­bacığım!» demesinden sonra Halîlullâh, oğlunu kesmek için hazırlandı ve eline bı­çağı alarak şöyle söyledi:

    “–Ey Allâh’ım! Bu benim oğlumdur. Kalbimin meyvesidir ve bana insanların en sevgilisidir.”

    Bu arada şöyle bir nidâ işitti:

    “–Sen benim kulumun helâk olmasını istediğin geceyi hatırlıyor musun? Senin oğluna şefkatli olduğun gibi, benim de kullarım için şefkatli ve merhametli olduğumu bilmiyor musun? Sen Ben’den kulumu helâk etmemi istemiştin. Şimdi Ben de Sen’den oğlunu kesmeni istiyorum!” (Ramazanoğlu M. Sâmî, İbrâhîm -aleyhisselâm-, s. 44-46)

    Allâh’ın emri üzerine kurban edilecek olan İsmâîl -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a şöyle dedi:

    “–Ey babacığım! Birkaç talebim var:

    Ellerimi ve ayaklarımı iyi bağla ki can acısı ile çırpınıp bir kusûr etmeye­yim.
    Eteklerini topla ki, üzerine kanım sıçramasın.
    Bıçağın bileyli olsun ki, can vermek kolay olsun! Hem de senin işin çabuk görülür.
    Bıçağı çekerken yüzüme bakma! Belki babalık şefkati ile merhamet göste­rirsin de dayanamayıp Allâh’ın emrini geciktirirsin.
    Gömleğimi anneme götür! Tesellî bulsun! Ona; «Oğlun şefâatçi olarak Allâh’a gitti.» dersin!”
    İbrâhîm -aleyhisselâm-, bu sözleri dinlerken gözlerinden yaşlar boşandı. Çok ağladı ve:

    “–Yavrucuğum sen bana Allâh’ın emrettiği şey hakkında ne güzel yardımda bulundun!” dedi. Sonra ellerini açarak:

    “Yâ Rabbî, bana bu hâlimden dolayı sabır ver! İhtiyarlığım sebebi ile bana rahmet et!” diye duâ etti.

    İsmâîl -aleyhisselâm- da:

    “Yâ Rabbî, bu işte bana sabır ve tahammül ver!” diye duâ etti.

    İsmâîl -aleyhisselâm- daha sonra:

    “–Babacığım, gök kapıları açıldı. Melekler hayretler içinde Allâh’a secde edi­yorlar: «Yâ Rabbî, senin rızân için bir peygamber bir peygamberi kesmek üzere... Sen onlara merhamet et!» diye niyâz ediyorlar.” dedi.

    Ardından:

    “–Babacığım, muhabbetin şartı, emri geciktirmemendir! Haydi emrolundu­ğunu yerine getir!” diyerek babasına metânet verdi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, İsmâîl -aleyhisselâm-’ı yatırdı:

    “–Ey yavrucuğum! Kıyâmete kadar sana vedâ olsun! Tekrar görüşmek kıyâ­mette olur!” dedi. Bıçağı kuvvetlice İsmâîl –aleyhisselâm-’ın boğazına çekti. O anda Allâh Teâlâ, Cebrâîl’e:

    “–Yetiş! Bıçağı çevir!” buyurdu. Cebrâîl -aleyhisselâm-, bir anda Sidre’den gelip bıçağı çevirdi. İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, yine kuvvetlice bıçağı çekti. Bıçak bu sefer de kesmedi.

    Allâh -celle celâlühû-:

    “İbrâhîm, gerçekten rüyâsını tasdîk etti. Sadâkat gösterdi.” buyurdu.

    Ardından emr-i ilâhî ile Cebrâîl -aleyhisselâm-, o anda Cennet’ten bir koç in­dirdi ve tekbîr getirdi:

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, bu tekbîri işitince mukâbelede bulundu:

    İsmâîl -aleyhisselâm- da:

    dedi.

    Böylece arefe günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar devâm eden “teşrık tekbîri” tamamlanmış oldu.

    Baba-oğul şükür hâlinde evlerine döndüler. Hacer vâlidemiz ile İsmâîl -aleyhisselâm- kucaklaştılar. İbrâhîm -aleyhisselâm- da tekrar Sâre vâlidemizin ya­nına döndü.

    HZ. İBRAHİM (A.S.) ALLAH’A NASIL DOST OLDU?

    İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılarak nefsinden, kurban emri ile de evlâdından imtihan görmüş, tevekkül ve teslîmiyeti, O’na her iki imtihanı da kazandırmıştı. Sıra servetten imtihana geldi. Bir rivâyete göre İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın 12.000 hayvandan oluşan sürüleri vardı. Bu sürüleri koruyan pek çok da muhâfız köpeği vardı. Dünyâya râm olanları tahkîr için köpeklerin boyunlarına altından tasma taktırırdı. Cebrâîl -aleyhisselâm-, insan kılığında geldi:

    “–Bu sürüler kimin?” diye sordu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Rabbimin. Ben de emânetçisiyim!” dedi.

    Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    “–Bana satar mısın?” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Rabbimi bir kere zikret üçte birini, üç kere zikret; tamamını vereyim!” dedi.

    Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    dedi. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Al, hepsi senin, al, götür!” dedi.

    Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    “–Ben meleğim, alamam!” dedi.

    Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Sen meleksen, ben de “Halîl”im. Verdiğimi geri alamam!” dedi.

    Nihâyet İbrâhîm -aleyhisselâm- sürüleri sattı. Geniş bir arâzî aldı. Onu müs­lümanların istifâdesi için vakfetti. Böylece vakıf,[10] İbrâhîm -aleyhisselâm- ile baş­lamış oldu.

    Allâh’ın Halîl’i olan İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh için bütün serve­tini bir anda fedâ ederek malından da imtihan vermiş, “gerçek dost” (Halîl) oldu­ğunu ispat etmişti. İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın bu husûsiyeti âyet-i kerîmede şöyle beyân edilmiştir:

    “Bir zaman Rabbi, İbrâhîm’i bir takım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihan etmiş, İbrâhîm de onları tamâmen yerine getirmişti…” (el-Bakara, 124)

    HZ. İSHAK’IN (A.S.) DOĞUMU

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Rabbine verdiği söze sadâkat gösterip oğlunu kurban etmeye râzı olduğu için Allâh Teâlâ, O’na -hayli ihtiyarlamış olmasına rağmen- mükâfât olarak bir oğul daha ihsân etti. Âyet-i kerîmelerde bu ilâhî ihsân şöyle beyân buyrulur:

    “Sâlihlerden bir peygamber olarak O’na (İbrâhîm’e) İshâk’ı müjdeledik. Kendisini ve İshâk’ı mübârek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslin­den iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa zulmedenler de olacaktır.” (es-Sâffât, 112-113)

    O sırada İbrâhîm -aleyhisselâm- 120, Sâre vâlidemiz 90 veya 99 yaşında idi.

    İbn-i Abbâs’ın rivâyetine göre Cebrâîl ile birlikte bir grup melek, İshâk -aleyhisselâm-’ın müjdesini vermek sûretiyle İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı sevindirdiler. Oradan da Lût kavmini helâke gittiler.

    Melekler, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı ziyârete, insan kılığında bir misâfir gibi gelmişlerdi. İbrâhîm -aleyhisselâm- da, onlara dana eti kızartıp önlerine koymuştu. Lâkin onlar bu etlerden yemediler. İbrâhîm -aleyhisselâm-, o zaman bu misâfirlerin melek olduklarını anladı. Kendisine İshâk -aleyhisselâm-’ı müjdelemeye geldiklerini bilmediğinden evvelâ korktu ve:

    “–Allâh’ın gazap ettiği bir şey mi oldu? Yoksa benim kavmimi helâk etmeye mi gelmişler?” şeklinde bir endişeye kapıldı. Yine de melek olup olmadıklarını iyice anlamak için tekrar:

    “–Yemez misiniz?” deyince onlar:

    “–Biz ücretsiz yemeyiz!” dediler.

    Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm- başta “Bismillâh” nihâyette “Elhamdülillâh” dedi. Melekler:

    “Gerçek Halîl, Allâh’ın dostu!” dediler.

    Ardından da İbrâhîm -aleyhisselâm-’a:

    “–Korkma yâ İbrâhîm, biz buradan Lût kavmine gidecek, onları helâk ede­ceğiz!” dediler.

    Böylece yemek yememelerinin ve gelişlerinin sebebi kesin bir şekilde anla­şılmış oldu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın korkusu dağılınca, melekler tarafından İshâk -aleyhisselâm- ve Yâkûb -aleyhisselâm- müjdelendi.

    Bu görüşmeleri Sâre vâlidemiz perde arkasından dinliyordu. Sâre vâlidemiz, yüksek bir edeb ve hayâ sâhibi olduğu için ellerini yüzüne kapattı. Efendisinin ve kendisinin ihti­yar olması sebebi ile bu müjdeyi hayretle karşıladı. Melekler de:

    “–Sen Allâh’ın emrine ve takdîrine mi şaşıyorsun?” dediler.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, verilen müjdelere sevinirken, Lût kavminin helâk ola­cağına da, bundan mü’minlerin müstesnâ olduğunu henüz bilmediği için çok üzüldü. Azâbın kalkması için ilticâ etmek istedi. Melekler ise, artık duânın fayda vermeyeceğini ve bu azâbın yalnız münkirlere geleceğini bildirdiler. Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm- ferahladı.

    Bu hakîkat, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

    “And olsun ki elçilerimiz (melekler) İbrâhîm’e müjde getirdiler ve: «Selâm (sana!)» dediler. O da: «(Size de) selâm.» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.” (Hûd, 69)

    (İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre, gelen elçiler Cebrâîl ve O’nun beraberinde iki melektir. Bu iki meleğin de Mîkâîl