• Bugün yine 2017'de yaklaşık iki ay kaldığım yer olan Gebze'deyim. 2017'de Gebze Pelitliköy'de Asya Çikolata firmasında tercüman ve proje yönetmeni olarak çalıştığım zaman Gebze Center'in tam karşısında Turkuaz Otel'de kalıyordum. Bugün tekrar Turkuaz Otel karşıma çıkınca içeri girip anılarımı tazelemek istedim. Biraz tuhaf değil mi? Sebepsizce girip çıkıyorum. Girdiğim zaman danışmada bir memur karşıma çıktı. Aslında sebepsiz değildi. Benim MAM'a gitmem gerekiyordu. Bilmediğim için sormak zorunda kaldım. "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır" cümlesini düşünerek MAM ile ilgili bir soru sormak istedim. Meğer ki ben bilmeden ve tam tersi yöne gidip adresi sormuşum. O an tanıdık bir yüz karşıma çıktı. Ben onu görür görmez tanıdım ama o beni tanımamış olabilir. Oradaki insanların hepsinin yüzü aklımdadır. Tanımamak çok normal, sonuçta aradan üç yıl geçmişti. Hatırlatsaydım belki hatırlardı fakat gerek duymadım. Yolcu yolunda gerek diyerek Barış Mahallesi'ni sorup devam ettim. Tabi ki teşekkür ettim.Çünkü hadiste şöyle geçer: "İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez". Ben oradan, sanayi bölgesinden; çeşitli firmalardan geçip yaklaşık on dakika yürüdükten sonra TÜBİTAK"ın karşısında buldum kendimi. Oraya giriş yapmak için bendeki kartı teslim ettim, ardından misafir kartı alarak içeriye girdim. Temiz havalı, huzur verici, yemyeşil bir parkın içindeyim gibi hissettim bir an. Fakat unutmayalım bunlar, İstanbul'un 30-35° sıcaklığında öğlenden sonra saat bir gibi gerçekleşiyor. Ben Hintliyim ve bundan daha fazla sıcaklığa alışkınım deyip geçmemeliyim. Çünkü ben 2 senedir Hindistan'a gitmediğim için buraya alışmışım. Yani ben de sıcaklığı hissediyordum. Böyle geze geze MAM'ın kapısına geldim.Tekrar aynı giriş işlemlerini tekrarladım ama burada daha kolay oldu. Çünkü misafir kartı elimdeydi. Orada görev yapanlardan mütevazı, naif, güler yüzlü biri bana hedef yerine ulaşmam için yardımcı oldu. Selamlaştıktan sonra direkt yemeğe geçtik. Hocam öğle yemeğine gel demişti. Yoksa yemek saatlerinde haber vermeden bir yere gidilmez. Bizim kültürümüzde de var olan bir şey. Bu tür şeylere çok çok dikkat ediliyor. Yemek esnasında ve yemekten sonraya kadar sohbetler devam etti. Hocam, "Kültürümüzde çayın ayrı bir yeri var. Yemekten sonra kesin çay içilir fakat maalesef pandemiden dolayı çay servisimiz yok Miraç" dedi. Ben de sorun teşkil etmediğini. Zaten böyle bir şeye alışkın olmadığımı söyledim. O arada sütlü çaydan konu açıldı. Sütlü çay İngiliz çayı değil, Hint çayıdır. Türkiye'de İngiliz çayı olarak biliniyor. Hâlbuki bizim kültürümüz daha kadim, renkli ve donanımlı. Kim güçlüyse onun adı geçer diye düşündüm. Sütlü çayın olayı da böyle olmuştur kanaatimce.

    Oradan ayrıldım ve kapıdan çıkar çıkmaz nerede görüşelim diye can arkadaşımı aradım ve Çoban Mustafa Külliyesi'nin orada görüşelim diye anlaştık. Biz bir önceki gün, ne güzel bize geliyorsun, hoş geliyorsun. Yola çıkmadan önce bir haberdar et, yarın görüşelim diye sözleşmiştik. Yaklaşık yarım saat sonra görüştük. Çok değerli arkadaşımla onun kaldığı yerde ilk kez görüşüyordum. Ben caminin içindeydim. O camiye girmiş fakat beni görememiş. Neredesin diye telefon açtı ve camiden çıkınca çok şaşırdı, ben camiye girdim, seni nasıl göremedim, dedi. Ben köşedeydim, belki ondan görmemiş olabilirsin, dedim. Görüştük. Bize hoş gelmişsin, hoş buldum diyip işaret diliyle selamlaştık ve hal hatır sorduktan sonra külliyenin etrafında bir tur attık. Caminin arkasında yemyeşil bir park var fakat girişler kapalı. Bir kişi çiçekler ve ağaçları sulamaktaydı. Biz giremedik ve caminin avlusundaki çimenlerde oturmaya karar verdik fakat oralar sulandığı için ıslaktı, biz de abdesthanenin yuvarlak taşlarında oturduk. Çünkü başka alternatif yoktu. Biz böyle oturup sohbete devam etmekteydik ve arada gülümseler, kahkahalar... Tabi ki samimiyetine inandığım, çok değerli dostum ile beraber olunca mutlu anlar çabuk geçer, ibaresindeki gibi çok çabuk geçti ve biz kalkalım diyecekken, elinde dergi gibi bir şeylerle yaşlı bir amca geldi. Türk müsünüz? diye sordu. Ben biraz acelece davrandım sanırım ve arkadaşım cevaplamadan, ben, "değilim" diye yanıtlayınca yaşlı amca hızlıca yolunu aldı. Açıkçası ben ne olup bittiğini hiç anlamadım. Arkadaşıma sordum. Niye öyle amca geldi- gitti, hiçbir şey söylemedi. Keşke sen benden önce "Türküm" deseydin, bakardık ne olacağına, en azından bir anımız olurdu." dedim. Ama artık o yaşlı amca gitmişti.

    Biz kalktık ve caminin ana girişinden geçerken arkadaşım, "Cami avlusunda dilenciye para verilmez ve köpek içeriye alınmaz" yazısını okudu ve "Sen neden o dilenciye para verdin?" diye sordu ve "Bak burada ne yazıyor?" diye dikkatimi çekmeye çalıştı. Aklıma Kur'an'ın şu ayeti geldi: "O halde sakın yetimi ezme! El açıp isteyeni de sakın boş çevirme! Rabbinin lutuflarını şükranla an (Duha 9-11)." Biz kapıdan çıkınca ufak merdivenlerden dümdüz yüz metre kadar yürüdük. Aslında bir şeyler atıştırmak istedik. Fakat aniden arkadaşım, "Buraya kadar gelmişsin Çoban Mustafa Paşa Kütüphanesi'ne girelim biraz oturalım, araştıralım, ilgimizi çeken bir şeyler bulursak biraz oturup okuruz öyle geçeriz başka yerlere" dedi. Açıkçası çok mutlu oldum ve hemen hadi gidelim, dedim. Burada Hindistan'ın en ünlü bilim adamı ve siyasetçisi; Hindistan Cumhurbaşkanı (2002-2007) A. P. J. Abdul Kalam'ın şu sözünün çok isabetli olacağını düşündüm: "One best book is equal to hundred good friends, one good friend is equal to a library." ( İyi bir kitap, yüz iyi arkadaşa, iyi bir arkadaş ise bir kütüphaneye eşittir.) Ve hakikaten de arkadaşım öyle; zeki, bilgili, meraklı, çok neşeli biridir. Biz kütüphane girişine varınca, orada oturan ve kayıt yaptıran hanımefendi, oturacak yer olmadığını, hepsinin dolu olduğunu söyledi. "Arkaya doğru raflar arasında oturacak yerler var, isterseniz kitapları alıp orada oturarak inceleyebiliriz," dedi. Biz de onayladık ve içeriye girdik. "Lütfen isimlerinizi vs. yazar mısınız?" diye söylendi. Onu da hallettik ve girdik. Sol taraftaki edebiyat ve şiir kitapların olduğu raflara denk geldik. Biraz kurcaladık ve birkaç kitabı ele alıp kapağını ve bazı sayfalarını açıp baktık. Oradan biraz ileriye doğru gittik, orada raflar arasında minderli oturacak yerler vardı, çok hoşuma gitti. Oturalım dedik ve çantaları bırakıp rafları karıştırmaya başladık. Tesadüfen tamamen farklı ve merak ettiğimiz konularla ilgili raflar arasında buluyordum kendimi. Arkadaşımın eline de güzel, onun en beğendiği ve çok okumak istediği bir kitap geçmişti. Ben bakmaya devam ederken ilgimizi çeken, bilmek istediğim, merak ettiğim çok ilginç konularla ilgili kitaplar elime geçti. Hepsini tek tek saymayacağım, çünkü hepsini sığdırmak mümkün değil. Burada sadece birkaçından yetineceğim; "Bulgaristan Türkleri", "Türkler ve Kürtler", "Türkiye Cumhuriyeti'nde Yahudiler", "Yahudi Devleti"/ Theodor Harzl, "Osmanlı Devleti'nde Gayrimüslimlerin Yönetimi", "Kosova Bağımsızlık Yolunda", "Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları" ve en sonunda benim istediğim ve gelecekte bunun gerçekleşeceğine inanan, iyimser biri olarak bakan "Türk Birliği Projesi" kitabına göz gezdirmeye zamanım oldu. Bütününü okumak hiç mümkün değildi, öyle birkaç sayfasına baktım ve kütüphaneden ayrılma zamanı geldi. Biz de kitapları raflar üzerine bırakıp çıktık ve Gebze'de seçkinlerin kaldığı yer olan Cumhuriyet Mahallesi'nden geçerken arkadaşım bak bu benim lisem diye gösterdi. Kapılar, duvarlar, sınıflar, ağaçlar, çiçekler hepsi benim için bir anıdır, dedi. Tâbi bunlar arkadaşımın söyledikleri. Yoksa yedi iklim uzaktan gelen biri nerenin elit nerenin başka bir şey olacağını nereden bilecek. Yola devam ettik ve "Tarihi Karaköy Fırın"a geçtik ve baya oturduk. O zaman "Bizim Karaköy mü? " diye şakalaştım." Arkadaşım, "evet" diye yanıtladı. Ordayken Gebze'de çalıştığım yerden tanıdık iki üç tane abi vardı onları aradım ama çoğu Gebze dışındaydı. Biz oturduk ve ilk önce Taze sıkılmış portakal suyu içtik. Çünkü hava çok sıcaktı ve bundan daha iyi bir seçenek olamazdı. Öyle "çay bahane, muhabbet şahane" gibi sohbet, muhabbet ve tabi ki dost söz konusu olduğu için sır torbaları açıldı, her türlü sırlar paylaşıldı ve bol bol keyifli sohbetler edildi. Fakat bunu da ifade etmekte fayda var ki dedikodular sohbetlerimizin parçası olmaz. Çok dikkat etmeliyiz. Dedikodu, iftiranın hafifletilmiş kısmıdır. Daha sonra sıra tatlıya geldi. Biraz menüyü karıştırdık ve Türkiye'de en beğendim tatlılardan birine gözlerim takıldı. Aslında arkadaşım da seviyor fakat başka bir şey denemek istiyordu kendisi. Ben kazandibi deyince, ben de kazandibi istiyorum dedi ve beraber bol muhabbetle kazandibinin keyfini çıkardık. Başta söylemek gereken şeyi artık söyleyeyim. "Arkadaşım biraz hasta ve halsizdi, sadece aramızdaki samimi bağ onu buraya getirmişti" Sağ olsun, var olsun. Ona acil şifalar dilerim. Sohbet esnasında arkadaşım, "annem sizleri Darıca sahiline götüreyim." dedi. Arkadaşım, sevgi dolu ifadelerle, ve güler yüzlü hatta hahkaha atan biri olduğu için her zamanki gibi gülümseyerek ve mizahi bir tarzda annem, ben gencim, buralıyım, sizin kadar olmazsa da burayı biliyorum, siz zahmet etmeyin, Miraç gitmek isterse, biz kendimiz gidebiliriz diyerek kabul etmedi" Aslında Darıca planımızda yoktu. Arkadaşımın durumu böyle olunca, hiç yoktu ve yorulur ve daha halsiz olur diye onun Darıca'ya kadar gelmesini hiç istemiyordum. Buna karşı arkadaşımın verdiği tepki için kurduğu o samimiyet ve sevgi dolu cümleyi kurmak en mantıklısı olacaktır sanırım: "Miraçcığım sen her gün buraya gelmiyorsun ki, ve mizah yoluyla ben direnirim, ben sonra da halsiz olurum, şimdi sen varsın bir şey olmaz" diyince kahkaha attık ve hakkını helal et, dedim. "Arkadaşlar arasında böyle bir şey mi olur, hak asla olmaz." diyerek "Hadi sahile gidiyoruz o zaman." dedi. Kalktık.

    Yanlış hatırlamıyorsam akşamüzeri saat 6'ya geliyordu. Yürüme mesafesinden 501 otobüs no ile Darıca'ya geçmek için otobüse bindik. Fakat elimdeki "İstanbul Kartı" geçerli değildi. Ben İstanbul'da değil, Kocaeli'de olduğumu unutmuştum. Hemen arkadaşım kartını basıverdi. Teşekkür ettim. Otobüsün durumu kalabalıklık açısından İstanbul'dan pek farklı değildi. Bir de Gebze otobüsü daha ufak bir otobüs. Biz menzile inip yürümeye devam ettik. Sahile doğru yürürken camiyi görünce arkadaşım, "Namazı aksatmayalım." dedi. İnceliğine tekrar hayran oldum ve teşekkür ettim. 1950'de inşa edilmiş "Hacı Tahir Kavala" adlı ufak bir caminin önündeydik o zaman. Girdik. Namazdan sonra kapıdan çıkarken caminin sınır kapısında yazarı belli olmayan "Su diyor ki" başlıklı dörtlük dikkatimi çekti. Okudum, çok hoşuma gitti. Taş üzerinde duvarda şöyle yazıyordu:
    "Su diyor ki:
    Önce akardım yabana
    Sonra çıkardılar meydana
    Cennet mekânı olsun benden
    Abdest alıp namaz kılana."
    Arkadaşıma gösterdim, arkadaşım amin dedi ve biz sahile doğru yolumuza devam ettik. Eski-yeni, büyük-küçük binalar arasından geçerken bir yere gelince arkadaşım "Burası çok sakin, huzurlu aslında yaşanılabilir." dedi. "Etrafa baktım. Hemfikiriz." dedim. Yolun sağ tarafından yüz metre yürüdükten sonra nihayet karşımıza "Darıca❤️" yazısı çıkmaktaydı. "İşte burası Darıca sahilimiz." dedi arkadaşım. O büyüleyici, cazip, göz kamaştırıcı, keyif verici, deniz manzaraları ve gölette sıra ile dizilmiş tekneler gül bahçesi gibi duruyordu. Biz bankta oturduk ve manzarayı seyretmeye devam ettik. Yan bankta iki genç oturup telefonla biri ile konuşuyordu. İstemeden kulak misafiri oldum ve konuşmalarından ahlakı değerlerin ne kadar düştüğünü farkettim, genç neslin hâline biraz üzüldüm. Biraz oturup güneş batımını seyretmeye devam ettik. Güneş batarken, ışığının kahverengi tonları üçgende olan yokuşu saklıyordu. Azıcık kalkıp Darıca yazılı yere geldik biraz daha seyrettik ve geri döndük.
    En başta bahsettiğim ve bugüne kadar hiç unutmadığım Pelitliköy, sanayi bir bölge denilebilir. Çikolata, gofret, bisküvi vs. firmalarla çevrili bir köy. Çalıştığım yer bir çikolata firmasıydı. Ama arkadaşım, "şimdi gofret firması olmuş." dedi. Çalıştığım firma köye çok yakın bir yerde olduğundan bazen köye gidip marketten bir şeyler alıyordum. Orada çalışan arkadaşlarla Cuma günleri genellikle köyün camisine giderdik ve Cuma namazı kılardık. Çok net hatırlıyorum bir kere internet bittiğinde internet paketi yaptırmak için markete gitmek zorunda kalmıştım, fakat nedenini hatırlamıyorum olmamıştı. Aslında acil bilgisayardan bazı dosyaları göndermem gerekiyordu. Şimdi var mı bilmiyorum. Kaldığım zaman o markette internet paketleri yükleniliyordu. Bir de bir kere sessiz sakin, tırlar firmaya girince anca "arkaya doğru", "tamam tamam", "biraz daha ileri-geri", "devam et" gibi sözleri duyabiliyordum. Çok hüzünlü, dertli fakat derdini paylaşmayan, çok zayıf, yaşlı kapıcının Hint asıllı Alman bostan malboru istediği zaman markete gidip malboru almıştım.
    Pelitliköy'ü o zaman bilmediğim için hiç anlam ifade etmiyordu. Normal bir köyde yaşıyormuşum gibi günler geçip gidiyordu. Aslında orada yaşamıyordum, günler orada geceler Gebze merkezinde geçerdi. Hiçbir şeyi merak etmiyordum. Pelitliköy'ü niye bu kadar uzun uzadıya anlatıyorum diye aklınıza soru işareti gelebilir ve gelmiştir muhakkak ve gelmesi de çok doğal. Çok meraklanmışsınızdır değil mi? Benim bugün sabahtan akşama kadar beraber olduğum çok değerli insan, can dostum, çocukluğunu Pelitliköy'de geçirmiş. Çalıştığım firmanın karşısındaki tarlalar dedesine ait olduğu için gidip gelmiş ve dedesi halen orada olduğu için sık sık gidip gelmektedir. Buna tevafuk mı dersiniz? tesadüf mü dersiniz? Ne dersiniz?

    Biz 2018'da tanıştığımız zaman Gebzeliyim demişti. Ben de merak edip sormamıştım. Bir gün bir yerde tam olarak nerede olduğunu hatırlamıyorum "ben köylüyüm, köyde tarlalarımız var. Dedem, domates, kabak, salatalık gibi şeyler ekip biçiyor." deyince meraklanmıştım. Pelitliköy deyince ben şok oldum. Ben oradaki yaşadıklarımı anlatınca arkadaşım, şaşkınlıkla bakarak "Yok artık, şaka bence. Sen evimizdesin ve haberim yok ve kesin dedemle de karşılaşmışsın." demişti.
    Yakından tanıdığın ve sevdiğin birinin köyünde oturuyorsun ve ondan habersizsin. Bu kadar tesadüf olur mu?
    "Kısmet ise gelir Hint'ten, Yemen'den,
    Kısmet değilse ne gelir elden."
  • 243 syf.
    Ben yanmasam
    sen yanmasan
    biz yanmasak,
    nasıl
    çıkar
    karan-
    -lıklar
    aydın-
    lığa..


    835 Satır kitabında geçen ve Kerem Gibi adlı şiire ait bu dizeler Nazım'ın mücadelesini, davasını en iyi anlatan dizeler değil midir?

    Karanlıklar.. karanlıklarımız..


    Karanlıklarımız.. çünkü her ne kadar çağa uygun veya çağın ilerisinde olduğunuzu düşünseniz de karanlıklar yine bizimdir. Her ne kadar insan haklarına saygılı olsanız da karanlıklar yine bizimdir. Her ne kadar Cumhuriyet'inize sahip çıksanız da ona karşıt olan karanlıklar yine bizimdir. Söküp atamadıkça o karanlıklar bizim kalacaktır. Birileri yanıp ortalık aydınlanmadıkça karanlığın gölgesi daima peşimizden gelecektir. 1930 yılında yazdı Nazım bu dizeleri üzerinden 90 yıl geçti. Etrafınızdaki karanlığın azaldığını düşünüyor musunuz? Nasıl azalabilir ki.. aydınlığa sahip çıkanlar bir avuç olduğu sürece o karanlık gelir sizi bulur boğazınıza sarılır. Eşinize, çocuğunuza, yakınınıza, toplumsal yaşamınıza, giyiminize kuşamınıza, karışır.. Cumhuriyetinize, Atatürk'ünüze, hukuki haklarınıza, siyasi haklarınıza saldırır.. ekonomik haklarınızı, düşüncelerinizi, iş hayatınızı gasp eder... Karanlık öyle bir sarar ki etrafı göz gözü görmez şaşırıp kalırsınız öylece bir mucize bekler durursunuz.. her zaman derinlerden bir sesin kulaklarımızda yankı yapmasını mı bekleyeceğiz "ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa" diyen Nazım'ı mı bekliyoruz? Nazım Hikmet 3 Haziran 1963'e kadar bir yılda yağan yağmur tanelerince şiir yazdı. Nazım Hikmet'i anlayamamış olmak ne acı? Nazım Hikmet'i anmak mı mesele? Anlayamamışken ne önemi kalır anmanın!...


    Son zamanlarda şahit olduğum bir durum var: Bazı Siyasal İslamcı arkadaşlar Nazım'a aşk hayatı üzerinden yükleniyor. Bir ömür süren mücadeleyi, sürgünleri, yarım ömür süren hapishane zamanlarını bir tarafa bırakıp işin magazin kısmına gelmek istiyorlar. Peki siz yolunuza devam edin. Nazım'ı anlatmak ve Nazım'ı daha iyi anlamak adına Adam Yayınları'nın toplu eserler dizisini ele alacağım. Muhtemelen birkaç ay ya da bir yıl sürecek bilemiyorum lakin Nazım üzerinde durmamız gereken ve milli olmayı aşıp evrensele yükselen bir değerdir. Her ne kadar onu vatansız kılan bir toplumda yaşıyor olsak da Nazım Hikmet'i her çağda anlamaya çalışanlar olacaktır. Çünkü çıkar odakları hep yerli olacaktır. Çıkar odaklarının yardakçıları olan sanatçı ve şairler hep yerli kalacaktır. Ama Nazım daima güncelliğini koruyan daima kendini yenileyen evrensel bir değer olarak 20. Yüzyılın en büyük şairlerinden biri olarak hem ülkemizde hem dünyada anılmaya devam edecektir.


    835 Satır

    1929 yılında basılan ve Nazım'ın ilk kitabıdır. 1920-1930 yıllarında yazdığı şiirleri içeren bu kitabın içinde çok yakından bildiğimiz birçok şiir var. Biraz şiir, biraz kendi sesinden, biraz da bestelenen şiirlerinden. Bir Nazım Hikmet seçkisi yapalım...


    Nazım Hikmet 11 Eylül 1961'de kaleme aldığı otobiyografisinin bir kısmında şunları söyler:

    "kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
    ben ayrılıkların

    kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
    ben hasretlerin"

    Nazım'ın yürüttüğü davanının sonucunu bu iki cümle ve bu iki cümlenin sonundaki iki kelime oluşturur: Ayrılıklar-Hasretler


    19 yaşındayken Tiflis - Moskava arasında bir tren yolculuğu gerçekleştirir. 1917 Ekim devriminin ilk yıllarında halkın içinde bulunduğu trajik yoksulluk durumu onu adeta şoka uğratır. Açların gözbebekleri bu yolculuğun tesiriyle yazılır. Bu şiir Fazıl Say'ın Nazım Hikmet Oratoryosu'nda da ele alınır işte karşınıza "Açların Gözbebekleri"

    "
    Kimi
    kemik
    dizlerine vurarak
    yuvarlak
    bir karın
    taşıyor!

    Kimi
    deri... deri!
    Yalnız
    yaşıyor
    gözleri!
    Uzaktan
    simsiyah sivriliği
    nokta nokta uzayıp damara batan
    kocaman balı bir nalın çivisi gibi
    deli gözbebekleri,
    gözbebekleri!
    Hele bunlar
    hele bunlarda öyle bir ağrı var ki,
    bunlar
    öyle bakarlar ki!...
    Ağrımız büyük!
    büyük!
    büyük!
    Fakat
    artık imanımıza inemez tokat!
    Demirleşti bağrımız,
    çünkü ağrımız
    30.000.000
    deli gözbebekleri!
    Gözbebekleri!"

    Fazıl Say'ın Nazım Hikmet oratoryosu;
    https://youtu.be/FJ4O1wNfQc0


    Ama adını duyurduğu ilk şiirlerden değildir bu muhteşem şiir...

    Geniş ve çevrelere adını duyaran ilk şiirleri Salkımsöğüt ve Bahri Hazer şiirleridir.

    Nazım Hikmet kendi sesinden Salkımsöğüt:
    https://youtu.be/G0DyvpjJU6c

    Fuat Saka'nın Bahri Hazer bestesi;
    https://youtu.be/RyS0uIsvAoE

    Nazım Hikmet'in künye kısmına şu ifadeler iliştirilir: "Romantik komünist" ve "Romantik Devrimci" elimden gelse bu ifadelerin yer aldığı her yeri yırtar artardım. İki yıl önce tanıdığım ve erken sayılabilecek bir yaşta Esenboğa'daki uçak kazasında hayatını kaybeden şair Ergün Günçe için de biyografi kısmında şöyle ifadeler yer alır:  "siyasal lirizim" veyahut "Lirik bir siyasi şair" bu ifadeleri kim nereden uyduruyor bilmiyorum ama bu iki şaire yapışıp kaldı bu ifadeler... Böyle bir şey yok aklınızdan çıkarın... Romantiklik ve Devrimcilik ayrı ayrı ele alınan konulardır. Hem Nazım Hem Ergin Günçe devrimci söylemlerinde sert ve sarsıcıdırlar. Romantik olan kısmı da her şaire has söylemleri içerir. İkisini bir araya getirip şairlerin etkisini kırmaya çalışan uyanık beyinlere şaşıp kalıyorum sadece çünkü bu söylemlere inanan gençler var ne yazık ki.. neyse dağıttık Ergin Günçe'nin Nazım Hikmet hakkında dediklerine bakalım:

    "Nazım Hikmet, bütün çağlar boyunca, gelmiş geçmiş ve gelecek en büyük Türk şairlerinden biridir. Bunu böyle "net olarak" söylemek gerekir. Oysa Türkiye'de çok kişi, Nâzım Hikmet konusunda "brüt olarak" konuşmaktadır. Nâzım üstüne net olarak konuşmak, şiirimiz için bir onur borcudur, ulusumuz için, kültürümüz için..."

    O zaman sormak gerekir gelmiş geçmiş ve gelecek en büyük Türk şairlerinden biri olduğu konusunda "net miyiz" net olmayanların Nazım'ı anlama konusunda yol alması gerekmektedir.

    Selam verir sonrasında yoldaşlarına romantik kısmı olmadan ama..

    "24 saatta 24 saat Lenin
    24 saat Marks,
    24 saat Engels,
    yüz dirhem kara ekmek,
    20 ton kitap
    ve yirmi dakika şey!..
    Ne günlerdi heheheeeeey
    onlar ne günlerdi ahbap!!....."

    Devam eder romantik olmayan bir tutumla:

    "Şairim
    şiirden anlarım,
    en sevdiğim gazel
    Anti Düringidir Engelsin..

    Şairim
    bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım..
    Fakat asıl
    şaheserime
    başlamak için
    Hafızı Kapital olmayı bekliyorum."

    Ve en romantik haliyle çıkar karşımıza!

    "Yazık, yazık bize ki asırlarca aldandık!…
    Karanlıkta çizilen izleri görmek için,
    Görüp yüz sürmek için,
    Yazık,yazık bize ki bir çırağ gibi yandık…
    Ne gökten necat geldi, ne bir parça merhamet.
    Çalışan esirlere İsa, Musa, Muhammet
    Sade bir satır dua, bir tütsü, buhur verdi
    Masal cennetlerinin yollarını gösterdi.
    Ne beş vaktin ezanı, ne Anjelüs çanları
    Zincirden kurtarmadı yoksul çalışanları
    Yine biz köleleriz, efendilerimiz var,
    Yine her mel’un taşı yosunlanmış bir duvar,
    Esir – efendi diye koymuş da adlarını,
    İki bahta ayırmış arzın evlâtlarını.
    Efendi işletiyor, esir işliyor gene
    Yine efendilerin gümüşlü sofrasından,
    Kar gibi ekmeğinden, şarap dolu tasından,
    Kırıntı, artık bile düşmüyor işleyene.
    Yine biz esir geçen her günün akşamında
    Eve sade bir lokma ekmek getiriyoruz."

    Bu kadar romantik bir komünizm öngörüde bulunmasına da katkı sağlayacaktır:

    "Ve bu gece değilse yarın gece gireceğim kodese…İçimde yaprak kımıldamıyor..
    Ellerimi başımın altına koyuyorum..Denizi duyuyorum..Uyuyorum.."

    1930 yılında yazdığı bu dizelerle Nazım hapishane hayatının devamını beklediğini işaret ediyor aslında onu nelerin beklediğini önceden bilen bir insandı.. 1928 Hopa Cezaevinde başlayan tutukluluk hallerine daha sonraki kitaplarında sıkça denk geleceğimiz için cezaevi yıllarına ara verip meşhur bir şiiriyle daha devam edelim...

    Sonradan ayrı bir kitap olarak basılan lakin ilk bablarını 835 Satır kitabında okuduğumuz "Benerci Kendini Niçin Öldürdü" adlı şiirde geçen bir bölüme gelelim...

    Giriş şöyledir: "Bir genç adama.. Hakim Heraklite.. Yıldızlara ve aşka dair..." Biz genç adam ve yıldızları ele alalım..

    "Delikanlım!.
    İyi bak yıldızlara,
    onları belki bir daha göremezsin.
    Belki bir daha
    yıldızların ışığında
    kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

    Delikanlım!.
    Senin kafanın içi
    yıldızlı karanlıklar
    kadar
    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    Yıldızlar ve senin kafan
    kâinatın en mükemmel şeyidir.

    Delikanlım!.
    Sen ki, ya bir köşe başında
    kan sızarak kaşından
    gebereceksin,
    ya da bir darağacında can vereceksin.
    İyi bak yıldızlara
    onları göremezsin belki bir daha...

    Delikanlım!.
    Belki beni anladın,
    belki anlamadın.
    Ke sözümü.
    Ben, romanın muharriri
    diyorum ki genç adama:
    — Delikanlım!.
    İyi bak yıldızlara,
    onları belki bir daha göremezsin.
    Belki bir daha
    yıldızların ışığında
    kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

    Delikanlım!.
    Senin kafanın içi
    yıldızlı karanlıklar
    kadar
    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    Yıldızlar ve senin kafan
    kâinatın en mükemmel şeyidir.

    Delikanlım!.
    Sen ki, ya bir köşe başında
    kan sızarak kaşından
    gebereceksin,
    ya da bir darağacında can vereceksin.
    İyi bak yıldızlara
    onları göremezsin belki bir daha..."

    Nazım'ın Denizler'e devrettiği şiirdir bu şiir..

    Sürekli kulaklarımda yankılanan Tuncel Kurtiz'in de seslendirdiği şiirdir. Tuncel Kurtiz denince aklıma iki tane şiir gelir bir bu bir de "Geçit Yok" ... Bu şiirle analım..
    https://youtu.be/WM5rVHpDEdQ

    835 Satır kitabında önemli bir yeri kaplayan bir şiir vardır: "Jakond ile Si-Ya-U"

    Esprili bir dil, şiirsel bir hikâye...

    Jokond: Mona Lisa ya da La Gioconda..

    1920'li yıllar. Yer Fransa'da Louvre Müzesi. Şiir Jokond'un hatıra defterinden parçalar ile başlar.

    "Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor.
    Can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor. Bıktım artık canım sıkıntısından.
    İçimdeki ruh yıkıntısından..."

    Bu hikayenin oluşumu Si-Ya-U sayesinde dir. Si-Ya-U Nâzım'ın Çinli arkadaşıdır. O da devrimcidir. Eğitim için gittiği Fransa'da sürekli Louvre Müzesine gidip Jokond'u izlediğini söylerdi Nâzım'a.. Nazım Hikmet şöyle anlatırdı Si-Ya-U'nun ince kişiliğini: "Kağıttan yaptığı minicik gül yaprağının üzerine uğur böceği çizmiş Si-Ya-U.."

    Vala Nureddin'de Nazım'la ilgili anılarının bir kısmında Si-Ya-U için şunları diyecekti: " Çin medeniyeti ile Avrupa sosyetesi el birliği edip terbiyeli, nazik, mükemmel bir insan tipi yoğurmaya çalışsalar, m meydana gelirdi" der.

    Nazım Hikmet bahsi geçen bu arkadaşına ithafen yazdığı bu şiirde Mona Lisa'ya hayran olan arkadaşı için Jokond'un ona aşık olmasını sağlar..

    "Bugün bir Çinli gördüm.
    Başı perçemli Çinlilere benzer yeri yok!
    Ne de çok baktı bana!"

    Bu şiirin içinde hem sürrealist bir izlenim, hem Çin halkının devrim mücadelesine övgü, hem emperyalistlere yergi hem de ince ruha sahip Sİ-YA-U için kurgulanan bir aşk hikayesi yer alıyor...

    Nazım 1911 yılında müzeden çalınan tablonun hikayesini de duymuştur. Şiirinin başında buna da değinir. Hatta Si-Ya-U Çin'e dönünce artık onu göremeyen Jokond'un bu hasreti dindirmek için Çin'e kaçtığını okuyacağız 1911 deki çalınma hikyesini bir yolculuğa bağlamış olabilir Nazım..

    Çok güzel bir şiirdir. Devamını okuyabilir ve Sİ-YA-U'nun hikayesini araştırabilirsiniz. Nazım'ın evrensel olmasının göstergelerinden biri de bu şiirdir.

    Tabii biz ne yaptık 1931'de bu şiiri yazdığı için Nâzım'a soruşturma açıldı. Davadan beraat eden Nazım Cumhuriyet gazetesine şunları diyecekti:
    "Burada mevzu bahis 'Jokond ile Si-Ya-U' isimli kitabımdır. Ben bu eserimde Çin'deki muazzam kurtuluş hareketine karşı duyduğum derin sempatiyi tasvir ettim. İngiliz ve Fransız emperyalizmine hücum ettim. Bu kitap için beni, onların mahkemeye vermeleri icap ederdi.."


    Benim büyüdüğüm çevrede büyükler de bilir Nazım'ı küçüklerde... İlk olarak üniversiteye gittiğim vakit bazı insanların Nâzım hakkında en ufak bir şey bilmediklerini öğrenip epey şaşırmıştım. Nazım'ın şiirleri, şiirlerinden oluşan besteler her yerdeydi. Grup Yorum'un Haziran'da Ölmek Zor adlı bestesi 3 Haziran'ın sembol şarkılarından biridir. Melodi duyulunca sözler ağızdan dökülürdü. Herkesin Nâzım'ı bildiği konusunda olan masumluğa dönüp bakınca tebessüm ediyorum. Evet herkes Nazım Hikmet'i biliyormuş eksik söyledim. Ama o herkesin "yarısı" düşman olarak belliyormuş onu bilemedik zamanında. İdeolojilerin ötesinde bir şairdir Nazım. İnsanın olduğu her yerde o vardır. İlk kitabına yazacaklarım bu kadar ilerleyen kitaplarında hayatına, cezaevi yıllarına sürgünlerine de yavaş yavaş değineceğim.

    Şimdi 835 Satır kitabının "umut" şiiri ile bitirelim. Edebiyatla kalın...

    "Güzel günler göreceğiz çocuklar,
    güneşli günler
    göre-
    -ceğiz...
    Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
    ışıklı maviliklere
    süre-
    -ceğiz..."

    https://youtu.be/hMYNPr2kVSs


    Ekler:

    Grup Yorum; Haziran'da Ölmek Zor
    https://youtu.be/0H-FG8ob9Yg

    Fazıl Say'ın Nazım Hikmet Oratoryosu:
    https://youtu.be/Wmg9zmmwrSg
    https://youtu.be/e32iN2rmUXs

    Nazım Hikmet kendi sesinden şiirler:
    https://youtu.be/bFupWJD2HGQ

    Mavi Gözlü Dev (Film)
    https://youtu.be/_DYS-ErBzEc

    Bir Yudum İnsan -Nazım Hikmet (Belgesel)
    https://youtu.be/cIjq78ikJWY

    Nâzım'ın Kamerası
    https://youtu.be/p6DaqcgCcF0

    Nazım Hikmet Hopa'da (BBC belgesel)
    https://youtu.be/8g9gwTKT7fM

    Nazım Hikmet Şarkıları:
    https://youtu.be/tZnoGl1SsNo
  • Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    hiçbir şey ! kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
    yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
    dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
    menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
    mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
    her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
    bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
    deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
    avuçlarım"
    belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
    bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
    uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
    nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
    olmalarıyla-
    korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
    kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
    ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
    bekçisinin
    korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
    sallanaraktan

    bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
    aranan
    korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
    korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
    ışıklarında
    ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
    olmalarıyla
    korkunçtur korkunç!
    diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
    ayrıca
    neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
    tüketen kim. hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
    ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
    çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
    inceliği
    ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
    yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
    bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
    birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
    gibi
    ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
    ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
    ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
    hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
    eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
    okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
    anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
    butlarında
    ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
    kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
    olmalarımla

    kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
    anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
    odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
    rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
    bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
    bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
    sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
    zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
    bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
    ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
    vurmalar
    ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
    ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
    konuda
    ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
    sonsuzunda
    bu kadarcık bir şey-iyi ya, peki, şimdi kim var sırada
    sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
    yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
    ne güzel ellerimizle.. başlayın, hadi başlasanıza
    örneğin bir kahve falı ? az müzik ? diyorum biraz iskambil!..
    ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
    ayrıca
    - dört kişiyiz!
    - hayır on!.
    - bin kişiyiz!
    - bana kalırsa..
    ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
    öyleyse başlayalım: koz kupa! ah şu sinek onlusu bire bir
    unutulmaya
    çayınız soğuyacak! çayınız mı dediniz ? ne tuhaf biraz
    anlıyorum

    - üç karo!
    - pas diyorum!
    - susalım baylar, dört kupa!
    ah şu sinek onlusu! koz kupa! çayınız mı dediniz ? susalım!
    susalım-niye susalım-anılar mı dediniz ? ne sesli bir
    vuruşma!
    ya sonra ? bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
    gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
    sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
    yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
    ne güzel ağzımızla.. yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
    olmayı istiyorum-sahi mi- ama isterseniz siz olun
    siz olun, biz olalım kim olacak ? -hep böyle oyalansanıza
    yani "şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
    gibi oyalansanıza
    biraz oyalansanıza.

    bir oyun başka olamaz oyundan gibi
    bir söz başka olamaz sözden gibi
    bir şey başka olamaz şeyden gibi
    tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    hiçbir şey ! kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
    bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

    kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
    kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
    bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
    vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
    ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
    üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
    hiç bilmiyoruz
    diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
    tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
    böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
    sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
    ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
    ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
    kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
    yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
    ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
    tam öyle gibi.. demeyin: eh, biraz yorulsak da
    demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
    biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
    bilmiyoruz ya
    diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla

    II

    ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
    nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
    dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
    dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
    bilmem ki – doğrusu bilmiyorum – niye yokmuşum ben
    sahi ben niye yokmuşum – öyle ya – elbette sordum ona
    dedim ki – ne desem beğenirsiniz – iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından
    dedim ki, falan filan..
    örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
    ölüversem şuracıkta
    bakınca herkes orama burama
    derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
    hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.

    yani kim yaşamış kendi adına
    vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında
    tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner
    döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey
    hani ne başlar ne biter
    hani ne vardır ne yoktur
    tanrısal bir harekettir din adamlarınca
    bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik
    çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya
    hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda
    herkes gibi bir şey niye olmalı
    bakınca işte şurdan şuraya
    masalar, masada yazı makinaları
    derim ki, niye olmalı
    bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları
    sürüngen parmakları
    çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız
    hayata bir şey demeyen bu garip adamları
    bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını
    mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin
    yıllarca unutulmayan o kadın adlarını
    ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları
    bilmem ki niye
    yani masalar işte, masada yazı makinaları
    istemem, niye olmalı
    evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları
    devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli – mor balkonları
    bakımsız avluları
    avlular.. ve uzun ve esmer domino oyuncuları
    sonra gene upuzun kahveye çıkmaları
    öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan
    bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı
    kadınsa – nasıl artık – seğirtken bir ürperişle
    yeniden bir erkekle.. ama hiç ummadığı
    öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan
    nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı
    ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde
    yaş masalar üstünde onların anlamadığı
    derim ki, niye olmalı
    niye olmalı bilmem
    şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden
    ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları
    ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları
    değişmez bakışları
    bir hüzün gibi değil, doğrusu değil
    hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları
    derim ki, niye olmalı
    şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana
    kadife ayakları
    bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla
    hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları
    herkes gibi bir şey niye olmalı
    varken kendini bulmak, bulmalı
    hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan
    sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan
    atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi
    ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki
    sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri
    öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan
    üstelik – bilmiyorum ya – biliyormuş gibi en azından
    ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman
    o zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek
    gelirim de sizlere, alınınca odaya
    şöyle bir köşeye oturuncaya
    kadarki o sıkıntıyı geçerek
    başlarım konuşmaya

    derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
    tıraş olmuştum ayrıca
    bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna
    ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda
    aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada
    bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu
    bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu
    ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini
    kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi
    ve nasıl yitirdim ben kendimi

    durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
    tıraş olmuştum ayrıca
    gömlekten söz açınca aklıma geldi
    ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma
    bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna
    sevmiyorum ayaklarımı da
    yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki
    çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum
    gözleri, göz bildiğim her şeyi
    yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar
    bir şehrin içinden geçen nehirler gibi
    sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri
    kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti
    bir sevişmeyi.. o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar
    hıh!. işte bunlar da kendi gözleri
    kızarmış aklarıyla kendi gözleri
    her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar
    ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini
    kayboluyorlar bir bir
    öyle ki – ben diyelim – yeniden bulmak için onları
    yeniden bulmak için
    çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.

    o zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim
    ayaklarım da
    öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi
    takır da takır, takır da takır boyuna
    yürüyüp gidiyorum onlarla
    parklara gidiyorum üst üste niyetler çekmeye
    ihtiyar kumruların ağzından
    kocaman kamyonlara düzenle sıralanan
    kutulardan birini
    çekiyor gibi en altından
    alışıyorum buna da, bu fırtınaya da
    bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya
    çünkü bu hep böyle oluyor her zaman.

    derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan
    hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri!
    bir parça şarabım var altından
    yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça
    yani bak kısa yoldan bir toplam
    nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım
    ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından
    düzlere vursam düzlerden
    dağlara vursam dağlardan
    önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan
    sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan
    ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi
    acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan
    öyleyse de bana, nasıl anlamam
    tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan
    o “her şey” kelimesi gibi
    anlamı bitmek olan
    nasıl anlamam ben kendimi
    işte hey park bekçisi serseri
    bir parça şarabım var altından
    çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni
    açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni
    bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı
    – hani ben memurdum yanlarında –
    gelecektir birazdan. öff!. şimdiden ne sıkıntı ha
    giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini
    geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi
    ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da
    her şeyi nasıl teptim, bilmez mi
    oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini
    baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum
    bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber
    eliyle dürterekten yanındaki erkeği
    beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi..
    gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan
    sonra bilmem ki nasıl, öyle canlıydı ki elleri
    durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi
    o cansız, o soluk kilise resimleri gibi
    bir tanrı duruyordu, az ötelerde
    mutluydum, niye mi? çünkü be yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
    ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
    ve hüzün... isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni

    III

    ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi
    acıyı, sevinci, aşkı, o her zamanki her şeyi
    derim ki vakit olmayacak, olmayacak pek şimdi
    hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi
    tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini
    tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında
    o karanlık sözlerin daha bir kesinleştiği
    gibi
    vakit pek olmayacak şimdi

    bir bir gezindim de ben bütün mezarlıkları
    zakkumları gördüm ve erguvanları
    ölüler gördüm ölüler, bir avuç kemikle o sonsuz
    onlar ki ne yaparlar, hiç bilmem – ben sevmem omuzlarımı
    ayaklarımı da
    takır da takır, takır da takır omuzlarımı
    ayaklarımı
    ayaklarımı, omuzlarımı
    içimde yürürler doldurup uykularımı
    dışımda yürürler, ki benden değiller gibi kaskatı
    ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
    yaşarken olmadığını, sonra hiç olmadığını
    ve nasıl isterim ki, açınca bağrımı birden
    der gibi, diyerekten: ey lazar çık dışarı!
    çık dışarı, çık dışarı!
    oysa ne mezarlar konuşur, ne lazar çıkar dışarı
    ne de bir ses olur ağzımda: kaygılı, titrek
    göstermek için sizlere yaşıyor diye insanı
    ne sanki bir böcek gibi olduğum yerde kurumak
    süpürün kabuklarımı!
    ne öyle balıklar gibi vurmak kıyıya
    döndürmek için sulara bir balık boyu yaşamı
    ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
    yaşarken olmadığını, belki hiç olmadığını
    ya sonra nasıl işte, kuşkuyla soraraktan
    insan, insan, insan! ben miyim, başkaları mı
    ben miyim başkaları mı – yani bin köşeli, bin kıyılı
    bir kavrayışla
    istesek bir şey değil
    istesek daha fazla
    takır da takır, takır da takır omuzlarıyla
    ayaklarıyla
    nedir mi insan? – ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!.
    hadi anlatsanıza!
    - elbette anlatırız, niye anlatmayalım
    - insan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa..
    - evet size kalırsa
    - hiç canım, biraz oyalansanıza

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    hiçbir şey! işte çok beyaz yataklarda çok beyaz öğlen uykuları
    bir suçun olmazlığı, bir elin çalmazlığı kapınızda
    bir deniz – ta dibinden – süresiz duyduğunuz
    kutsal ama din değil, bir tutku kafanızda

    dersiniz: bir konser sonu, geçmekte yaz ikindilerinden
    bir pencere sapsarı; ya sizden, ya müziğin renginden
    dersiniz hiç çekinmeden
    dersiniz: niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı
    örneğin bir balkonu, oradan
    balkona ekleyerekten bir dağ başını
    sonra balkonla dağı
    ansızın bitiştiren
    öyle bir kuş sürüsü tek kuşa benzeyerekten
    bir aşağı bir yukarı
    niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı

    niye kullanmayayım öylesi bir ustalıkla
    bularaktan bir yüzü, okşayaraktan saçları
    derim ki tam sırası, yakaraktan bir cıgara
    üfleyip tutaraktan bir sürü akçıl dumanı
    ve nasıl bir fiyakayla elleri cebe sokmalı
    bilirim, böylece vakit olmalı

    bilirim, böylece vakit olmalı
    bir caddeyi kullanmalı az çok, bir göğü, bir kadeh siyah şarabı
    denedim, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
    yerler var, boyunca sokaklar, geçince çok duvarları
    o duvarlar ki hep öyle: akasya, erzurum, askerlik fotoğrafları
    ya kâğıtlar – ne de çok – çok gözlü bir deniz hayvanı kâğıtlar..
    nerde bir alaska var, nerde bir alaska yok, işte onları
    nerde bir afrika’yı
    afrika.. ve akılda tutulan yerleşik insan kokuları
    diyorum kullanmalı
    o durmuş saatleri, baş başa evrensiz kalmaları
    şehvetli çarşıları; çarşılar.. yağ, balık, gül yazıları
    kocaman evleri sanki, bir kocaman anahtarları
    bulanık bir göz gibi – tam öyle gibi – çok kaygan odaları
    odalarda yan yana, erinçli, hür yatmaları
    diyorum kullanmalı
    “nereye? – bilmem ki..” işte o adamları
    eskimiş kanları az çok, bir filmin koptuğu yeri, resimsi bakışları
    peygamber soylarını, o uysal ateşleri, hurma şaraplarını
    ve kutsal kitapları
    öyle ya, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
    bu ölümsüz kalmaları
    yani bir sonsuza varmayı boyuna – biz ikimiz seninle
    ama sen kimsin işte? bunu hiç sormamalı
    bunu hiç sormamalı; bitmesin, sürsün diye
    böylece, azıcık vakit olmalı

    IV

    korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı
    bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın – bir böceğin vızıltısı
    pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri – bir böceğin vızıltısı
    bilmem. kimi duymak istiyorum ben? sizi mi? – bir böceğin vızıltısı
    ah şimdi o taş evin sıcağında – sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl
    nasıl bir hüznün başkaldırışı – bile değil – bir böceğin vızıltısı
    herkes ne çabuk göçüyor. azıcık korkuyorum. dün biri gitti
    olanlar oluyor işte – ne yaparsın – bir böceğin vızıltısı
    akşamları uykum kaçıyor. kaçsın – yaşlı teyzem diyor ki
    diyor ki – vallahi anlamıyorum – bir böceğin vızıltısı
    bir de hep unutuyorum – anlamadığımı – özürler diliyorum durmadan
    ohoo!. teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan – şu kantolar ülkesinde canım
    eski bir üsküdar’da, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki
    hay allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki
    yani ben kimseyi tanımıyorum ki – kendimi bile – ah şu böceğin vızıltısı
    bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik
    her neyse, amcamın namuslu günleri
    neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim
    istemem düşünmeyi bile – yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim
    konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum mısır ehramlarını, osmanlı tarihini
    bu hangi şarkıcı – sıkıyor beni – kolyenizi sevdim nermin hanım!
    bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? bilmem ki.. hani bir sorguya çekseler beni
    çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi
    azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç dalgınlığımda
    polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi
    bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp
    çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim
    siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri
    gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum
    bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum
    gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli istanbul vakti
    hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi.

    olsun. herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor
    bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı
    gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltısıyla uyanıyorum sabahları
    ne gelirse yapıyorum elimden – duymamak için – sanki bir
    dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum
    sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. iyi mi?
    ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin doğu yolcuları
    bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum
    dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden – unutmak için – ah şu böceğin vızıltısı
    bastırıyor durmadan. bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu
    yani bir böcekte yaşıyorum – dersem inanın – onu deviniyorum hep, bilmem ki..
    bilmem ki.. üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi
    kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü – nereden
    örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından,
    bir satır başından belki. belki de...
    bir doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir
    manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden
    kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe
    masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses
    olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen
    her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkıya çatışmasından
    yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden
    yepyeni bir sözlüğünden. ölümün. o yılgın silahlardan. yani
    bir şiir parçasından belki. bir sokak kargaşasından
    cinsel bir çekişmeden
    arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış
    içlerinden, o kansız evrelerinden, sürekli hüzünlerinden
    bilmem ki neden. işte bir çocuk durgunluğu gibi. ama tam
    öyle gibi. önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek,
    bitimsiz derinleşen
    ve içsel bir bulantıdan. ve çirkin bir gülüşten. ve güçsüz bir
    atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden
    gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir
    denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşkan, iletken
    onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her
    şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen
    sinsi pis çentiklerden. sanki bir tortu gibi. arınmaz kirler
    gibi, gelişen artan, kendini biriktiren
    nedense biriktiren. sonra hep dışa vuran. birden. öyle bir
    pas lekesi. gibi. kararsız sözlerinden, dengesiz
    aşklarından, tanrısız ellerinden
    yenilgin. ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen
    atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen
    böyle hep seslenirim ben. duyan kim? ama ben seslenirim – nereden
    nereden? – baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen
    seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici
    vardır ya, sirenler gibi işte: “size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!”
    gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi. bildiniz, hep o böceğin vızıltısı
    durmadan bastırıyor. kötü bastırıyor şimdi. örneğin ben o
    vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme
    bakınca bir baş dönmesi – o kadar hızlı ki her şey – bir
    kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından
    bir katılık bir katılığa yapışıyor. bir çark dönüyor iç mavileriyle. şu, bu..
    bir çocuk ip atlıyor. biri bir tel çekiyor karşıya. bir mağaza
    vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz
    ha babam yazıyor biri. bir haham tevrat’ı dört dönüyor – yahu bu sokaklar da kim
    yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim
    o kadar hızlıyım ki başım dönüyor – bari şu vızıltı olmasa
    iyi ya, belki de yalnız değilim – değilim de – durmuşum bir yalnızlıkta
    durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik
    istiyorum – duyurmak – düşmeden bir kayıtsızlığa

    yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun
    diyorum – pek uzaktan – sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi
    ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz
    benim gözlerim beyaz – hem nasıl – bilmiyorum, ya seninkisi
    ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi
    kapasak mı pencereyi acaba
    geçiyor – anneniz mi – eskimiş yün kazaklarla
    babanız – daha erken – gelmeyen babanızla
    gelecek! – annenizdir – çoğalan gözleriyle kapıda
    gelmiyor – babanızdır – bulunmuş eşyalar arasında
    ağlıyor – annenizdir – yok canım, biraz oyalansanıza!
    gibi oyalansanıza
    girerekten mutfağa, soraraktan o kalaylı taslara
    çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında
    güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha
    biraz oyalansanıza!

    bir oyun başka olamaz oyundan gibi
    bir söz başka olamaz bir sözden gibi
    bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
    tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka.

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    Edip Cansever
  • İstanbul deyince aklıma martı gelir
    Yarısı gümüş, yarısı köpük
    Yarısı balık yarısı kuş
    İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
    Bir varmış, bir yokmuş

    İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir
    Anadolu'da toprak damlı bir evde
    Gülcemal üstüne türküler söylenir
    Süt akar cümle musluklarından
    Direklerinde güller tomurcuklanır
    Anadolu'da toprak damlı bir evde çocukluğum
    Gülcemalle gider İstanbul'a
    Gülcemalle gelir

    İstanbul deyince aklıma
    Bir sepet kınalı yapıncak gelir
    Şehzadebaşı'nda akşam üstü
    Sepetin üstünde üç tane mum
    Bir kız yanaşır insafsızca dişi
    Boyuna bosuna kurban olduğum
    Kalın dudaklarında yapıncağın balı
    Tepeden tırnağa arzu dolu
    Sam yeli, söğüt dalı, harmandalı
    Bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı
    Şehzadebaşı'nda akşam üstü
    Yine zevrak-ı derunum
    Kırılıp kenara düştü

    İstanbul deyince aklıma Kapalıçarşı gelir
    Dokuzuncu Senfoniyle kolkola
    Cezayir marşı gelir
    Dört başı mamur bir gelin odası
    Haraç mezat satılmakta
    Bir gelinle güvey eksik yatakta
    Köşede sedef kakmalı tombul bir ut
    Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta
    Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
    Paslı Acem kılıçları
    Amerikan kovboyları
    Eller yukarı

    Ne kadar da beyaz elbiseleri
    Amerikan deniz erleri
    Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
    Sütten duru buluttan beyaz
    Beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin
    Yakışmaz
    Ama harbederken onlara
    Bambaşka elbiseler giydirirler
    Kan rengi, barut rengi, duman rengi
    Kin tutar, kir tutmaz

    İstanbul deyince aklıma
    Kocaman bir dalyan gelir
    Kimi paslı bir örümcek ağı gibi
    Gerinir Beykoz'da
    Kimi Fenerbahçe'de yan gelir
    Dalyanda kırk tane Orkinos
    Kırk değirmen taşı gibi dönmektedir
    Orkinos dediğin balıkların şahı Orkinos mavzerle gözünden vurulur
    Denizin içinde ağaçlar devrilir
    Kan çanağına döner dalyanın yüzü
    Camgöbeği yeşili bulanır
    Bir çırpıda kırk Orkinos
    Reisin sevinçten dili dolanır
    Bir martı gelir konar direğe
    Atılan Kolyosu havada yutar
    Bir başkasını beklemez gider
    Balıkçı gülümser tatlı tatlı
    Adı Marikadır bu martının der
    Her zaman böyle gelir böyle gider

    İstanbul deyince aklıma Adalar gelir
    Dünyanın en kötü Fransızcası orda harcanır
    Çalımından geçilmez altmışlık madamların
    Ağzı dili olsa da tenhadaki çamların
    Görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların

    İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
    Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
    Ama şu Kızkulesinin aklı olsa
    Galata kulesine varır
    Bir sürü çocukları olur

    İstanbul deyince aklıma
    Tophane'de küçücük bir sokak gelir
    Her Allahın günü kahvelerine
    Anadolu'dan bir sürü fakir fukara gelir
    Kimi dilenecek dilenmesine utanır
    Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
    Dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
    Çöpçü olmuştur bugüne bugün
    Kiminin sırtında perişan bir küfe
    Kiminin sırtında nakışlı semer
    Şehrin cümbüşüne katılır gider
    Kalın yağlı bir kolana koşulur
    Piyano taşırlar omuz omuza
    Kendinden ağır yükün altında adamlar
    Balmumu gibi erir dururlar
    Sonra kanter içinde soluk alırlar
    Nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
    Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin
    Nazdan nazik çiniden bilezik eller
    Derken
    Karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
    Evlere şenlik Üstad Sinir Zulmettin
    Hacıyağına bulanmış sesiyle esner:
    Gamı şadiyi felek
    Böyle gelir böyle gider

    İstanbul deyince aklıma
    Stadyum gelir
    Güne güneşe karşı yirmibeşbin kişi
    Hepsinin dudağında İstiklal Marşı
    Bulutlar atılır top top pare pare
    Yirmibeşbin kişilik bir aydınlık içinde eririm
    Canım ağzıma gelir sevinçten hilafsız
    İsteseler bir gelincik gibi koparır veririm

    İstanbul deyince aklıma
    Stadyum gelir
    Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
    Memleketimin insanlarına
    Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
    Ben de bağırırım birlikte
    Avazım çıktığı kadar
    Göğsümü gere gere
    Ver Lefter'e yaz deftere
    Stadyum gelir
    İstanbul deyince aklıma
    Binlerce insanın aynı anda
    Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
    Heybetini düşünürüm
    Birbirine eklenir kafamda
    Binler yüzbinler milyonlar
    Sonra bir mısra havalanır ürkek
    Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar

    İstanbul deyince aklıma
    Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
    Şimdi Orhan Veli gelir
    Demindenberi dilimin ucundasın Orhan Veli
    Demindenberi senin tadın senin tuzun
    Senin şiirin senin yüzün
    Yaralı bir güvercin misali
    Başımın üstünde dolanır durur
    Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
    Neresine mi arayan bulur
    Erbabı bilir
    Deli eder insanı bu şehir deli
    Kadehlerin çınlasın Orhan Veli

    İstanbul deyince aklıma Sait Faik gelir
    Burgaz adasında kıyıda
    Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
    Mavi gözlü bir ihtiyar balıkçı gencelir küçülür
    İkisi bir boya geldi mi Sait kesilirler
    Bütün İstanbul'u dolaşırlar elele başbaşa
    Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
    Sivriadada da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
    Ziba mahallesinde gece yarısı
    Sabaha Galata'dan geçer yolları
    Maytaba alacakları tutar kahvede
    Zararsız bir deliyi
    Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
    Çaktırmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
    Sonra oturup sessizce ağlarlar

    İstanbul deyince aklıma
    Sait Faik gelir
    Taşında toprağında suyunda
    Fakirin fukaranın yanıbaşında
    Bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
    Kıldan ince kılıçtan keskin
    Hep iyiden güzelden yana
    Hep kimsesizlerin

    İstanbul deyince aklıma
    Said'in son yılları gelir
    Hey Allahım en güzel çağında Said'e
    Dört beş yıl ömrün kaldı denir
    Sait Sait olur da nasıl dayanır
    Mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
    İhtiyar balıkçı pis pis düşünür
    Bir zehir yeşilidir açılır
    Bir yeşil ki ciğerine işler adamın
    Bir yeşil ki kasıp kavurur
    Küçük mavi çocuk
    İhtiyar balıkçı
    Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
    İstanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri
    Dilimiz yaşadıkça yaşasın Said'in şiiri

    İstanbul deyince aklıma
    Sabiyem gelir
    Sabiyem boynundan büyük bir demetle
    Sarıyer'den gelir Pendik'ten gelir
    Bahar nereden gelirse velhasıl
    Sabiyem oradan gelir
    Ne delidir ne divane
    Aslını ararsan çingenedir
    Tepeden tırnağa güneştir
    Topraktır
    Anadır
    Analar içinde bir tanedir
    Biri sırtında biri memesinde biri karnında
    Karnı her daim burnundadır
    Canını mendil gibi takar dişine
    Yürekten birşeyler katar işine
    Bir ucundan girer şehrin ötekinden çıkar
    Alçakgönüllüdür Sabiyem
    Hem maşa satar, hem göbek atar
    Ver bir çeyrek güzelim der
    Neyse halin o çıksın falin
    Canı çıkar Sabiyemin falı çıkmaz
    Sonra anlatır dün gece başına gelenleri
    Görürüm üryamda bir sarı yılan
    Cenabet uğraşır durur benimlen
    Uyanır bakarım benim bebeler
    Yatağın ucuna kaymış
    Ayağımın parmaklarını emer

    İstanbul deyince aklıma
    Bir basma fabrikası gelir
    Duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
    Dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
    Kanter içinde mahzun
    Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
    Fabrikada pencereler tavana yakın
    Al topuklu beyaz kızlar dalga geçmeyin
    Dışarda ağaçlar dizi dizi
    Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
    Niçin ağaçlardan ayırdınız bizi
    Dışarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
    Dışarda dışarda dışarda
    Mevsim gürül gürül akıp gidiyor
    Ondokuz yaşında Eyüplü Gülsüm
    Dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin
    Kötü kötü düşünüyor
    İpeğin akışına doyum olmaz
    Ama gel gör ki ipekli emprimeden oğlana don olmaz
    Bir top Amerikan bezi sakız gibi beyaz
    Bir top Amerikandan neler çıkmaz
    Perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
    Sakız gibi ağarmış bir top Amerikan bezi
    Gülsüm'ün gözleri kamaşır
    Üçüncü oğlanı doğururken Gülsüm
    Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
    Gülsüm'lerin sürüsüne bereket
    Yerine bir Gülsüm'cük bulunur elbet
    Gider Gülsüm gelir Gülsüm
    Azrail ettiğin bulsun

    İstanbul deyince aklıma
    Ağzına kadar soğan yüklü bir taka gelir
    Sülyen kırmızısı üstüne zehir gibi yeşil
    Samsun'dan Sürmene'den Sinop'tan
    Yaz demez kış demez mutlaka gelir
    Kirli yelkeninde yeni bir yama
    Demirinin pası gelir dilime
    Nabzımda duyarım motorunun hızını
    Canımın içine sokasım gelir
    İri kalçaları pullu denizkızını

    İstanbul deyince aklıma
    Takalar gelir
    Alçakgönüllü kalender
    Ya Peleng-i Deryadır adları ya Şimşir-i Zafer
    İstanbul deyince aklıma
    Koca Sinan gelir
    On parmağı on ulu çınar gibi
    Her yandan yükselir
    Sonra gecekondular gelir ardısıra
    İsli paslı yetim
    Eyy benim dev memesinde cüceler emziren
    acayip memleketim

    (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
  • Alibaba'nın bu sayısı ile Markopaşa'nın 1.dönemi kapanacaktır. Bir yılı az geçen bu dönemde Markopaşa 23, Merhumpaşa 4 , Malumpaşa 5 ve Alibaba 4 sayı çıkabildi. 55 haftanın 36'sında çıktığına göre, 19 hafta gazete engellerle karşılaştı, yayımlanamadı. Sabahattin Ali 19 Aralık 1947'de içeriye girdi. Gazete üzerinde hükumetin, sıkı yönetimin, polisin baskısı vardı. Matbaacılar basmaktan çekinmekteydiler. Orhan Erkip'in aynı gazeteleri tersyüz çıkarması okuyucuda şaşkınlığa yol açmıştı. Kağıt ve dağıtım konusunda da türlü engellemelerle karşılaşıyorlardı. Olayların Alibaba'yı çıkaranlardaki tepkisi panikti. Bu durumda Alibaba'yı kapatmaktan başka bir çözüm kalmamıştı.



    BAŞLARINA GELENLER

    Alibaba 1 6. 1 2 . 1 947 günlü 4. sayısıyla kapandı. Üç gün sonra Sabahattin Ali teslim oldu ve içeriye girdi. Aziz Nesin zaten içerideydi. Rıfat Ilgaz gazetenin yönetim yerinde yatıyordu. M. Uykusuz da zaman zaman orada yatıp kalkıyordu. Her ikisinin de evleri yoktu. Mustafa Uykusuz henüz bekardı. Rıfat Ilgaz'ın eşi başka yerde oturuyordu. Kiralar da pahalı olmadığı için Haluk Yetiş, Mim Uykusuz ve Rıfat Ilgaz herhangi bir yayın yapmadan Asmalımescit'teki yerde uzun süre kaldılar. 1 948 Nisanı dolaylarında burayı olduğu gibi bıraktılar. Nisan ayı içinde Rıfat Ilgaz, Haydarpaşa'daki İmaniye Hastanesine yattı. Haluk Yetiş, Mayıs 1948'de askere gitti. Sabahattin Ali 31 Aralık 1947 tarihinde tahliye edildi fakat ortalıklarda görünmüyordu. Parasal sıkıntısı alabildiğine artmıştı. Amerika'dan gazete çıkarmak için getirttiği ve gümrük masraflarını veremediği baskı makinesini Ocak 1948'in sonuna doğru Rüştü Diktürk'e devren sattı ve borçlarını ödedi. Kızı, babasının bu 'dönemine ilişkin olarak şunları söylüyor:

    ". . . Babamın durumu ciddiyetini korumakta. Kapana kısılmıştır artık. Gazeteyi çıkarması mümkün değil, hakkında kesinleşmiş ya da kesinleşecek mahkumiyet kararları var. Kısaca, işsiz, özgürlüğü her an elinden alınacak gibi, eli ayağı bağlanmak üzere. Son çare yurt dışına gitmek. Ancak pasaport alması olanaksız. O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak..."



    Sabahattin Ali 28 Mart 1948 tarihinde eşine ve Cimcoz'lara mektup yazdı. Rasih Nuri İleri'ye verdi. Sınırı geçip geçmediğine ilişkin imli kart, R.Nuri'ye gelecek; geçtiyse R. Nuri mektupları postaya verecekti. Kart, "geçti" imi ile geldi ama Sabahattin Ali sonradan öğrenildiğine göre 2 Nisan 1 948 tarihinde Kırklareli' nin Üsküp bucağının Sazara köyü yakınlarında öldürüldü. Doğrusu hangi tarihte, nerede, nasıl ve kim/kimler tarafından öldürüldüğü tam olarak belli olmadı. Ölüsü, 16 Haziran 1948 tarihinde Çoban Şükrü tarafından bulundu. Ali Ertekin adlı şahıs, 28.12.1948 tarihinde, Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü belirterek katillik görevini üstlendi. Ölüsü 3 ay sonra bulunmuş, 9 ay sonra da cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğu teşhis edilmişti. Ancak katilliğini birisi üstlenmiş olsa da gerçeğin perdesi o gün bu gün yine de aralanmış değildir. Şu kesin ki tam bağımsız bir Türkiye için emperyalizme karşı verilen savaşımda Cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul yazarı" Sabahattin Ali olmuştur. Bir başka açıdan Markopaşacılar her tür baskıyla karşılaşmış; en son, manga komutanı için Markopaşa "sonun başlangıcı" olmuştur .



    "... Sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. Buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. O zamanki iç ve dış durum öyleydi ki , mürteci idareciler "Marko Paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. İrtica için, gazeteyi durdurmanın bir tek çaresi vardı: Herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok ettirmek, yani Sabahattin Ali'yi öldürmek! Öyle de yaptılar... [Nazım Hikmet, Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, 4. Baskı, Adam Yayınları, İstanbul, 1993, s. 238.]



    Kimi öldürülmüş kimi hastanede kimi içeride kimi askerde... Tam anlamıyla ortada kalan biri vardı: Mustafa Uykusuz. O da uzun süre boşta gezdi. Kolay kolay işe bile almıyorlardı . Geçinebilmek

    için zorunlu olarak 13- 14 takma ad kullanarak çeşitli gazetelere [Bu gazetelerden birisi Geveze'dir. Geveze'nin 12.06.1947 tarihinden başlayarak 1 3/1, 28, 30, 35 ve 37. sayıları elimizdedir.] karikatürler çizdi.



    Alibaba'nın son sayısının ardından giz kokan suskunlukta Sabahattin Ali'nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk, 1948 Ağustosunun son haftası Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Eylül 1948'de de Rıfat Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı "Yaşadıkça" Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Ilgaz'ın, dört yıl önce "Sınıf" adlı şiir kitabı ve bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in "Nereye Gidiyoruz?" adlı broşürü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştı.



    Aziz Nesin hapisten çıktıktan bir süre sonra 09.07.1948 tarihinde Başdan gazetesini çıkardı. İlk sayısındaki "Özümüz ve Sözümüz" başlıklı başyazısında başlarına gelenlerin bir kısmını okuyucuların bildiklerini vurgulayarak şöyle diyordu: "Bütün eski hesapları sildik. Al baştan yapıyoruz. Ve işte yeni (BAŞDAN) konuşmaya başladık." Başdan gazetesi Markopaşa'nın borçlarını da üstlenmişti:



    Başdan'da Mim Uykusuz karikatürlerini sürdürdü. Rıfat Ilgaz da 8. sayıdan başlayarak yazılar yazdı. Gazetenin sahipliğini birkaç sayı Orhan Müstecaplı yürüttü. 14. sayıdan sonra elimizdeki 27. sayıya kadarı sahibi ve neşriyatı fiilen idare eden" Rıfat Ilgaz, kurucusu ve sekreteri Aziz Nesin'dir.



    MARKOPAŞA'NIN II. DÖNEMİ

    Sabahattin Ali'nin ölümü ile Markopaşa cephesi yıkılmıştı kuşkusuz. Rıfat Ilgaz da hastanedeydi. Yine de bir sınav daha verilemez miydi? Sonucu ne olursa olsun başarılı bir deneme vardı ortada. Halk, Markopaşa'yı tutmuştu. Tam 10 aylık bekleme dönemini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ( ... ) Bir mizahçı olarak ilk denemelerimi yapmış, kendime güvenim artmıştı. Sabahattin Ali'yle birlikte, Aziz Nesin içerideyken, hazırladığımız Kırk Haramilere karşı Ali Baba, pek başarılı olmasa da, gene de olumlu bir atılımdı. Genellikle bu dergi için yaptığımız özeleştiriden, herkesten çok ben yararlanmıştım. Aziz Nesin'le ara sıra buluşuyor, tatlı bir anı gibi Markopaşalardan, Merhum Paşalardan, Malum Paşalardan konuşuyorduk. Hayır, böyle durmak olmaz, bir atılım daha gerekirdi. Gel gelelim Markopaşa'nın da imtiyazı Orhan Erkip'te kalmıştı. Alibaba'nın imtiyazı bendeydi ama, Alibaba Sabahattin Ali'yi anımsatır, kötü çağrışımlara yol açabilirdi. Ortam tam mizahlık, dergilik ortamdı. Halk Partisine karşı direniş arttıkça önce Saraçoğlu gitmiş, yerine gelen Recep Peker bizim birinci dönem Markopaşa'nın çıkardığı patırtının tozundan toprağından kurtulamamıştı. İşsizlik yeniden kıskaçları arasına almıştı bizleri . . . Bütün acımazlığıyla sürüp gidiyordu. Validebağ Prevantoryumunda

    yattığım sürece aylığımın çoğunu eve bırakabilmiştim. Ne var ki şimdi Asmalımescit'in bir yıllık aylıklı süresi de sona ermişti. Evin bütçesine bir şey katacak yerde evden götürrneye başlamıştım ...

    ( ... ) Ben böyle evsiz barksız hastanelerde mi ömür tüketecektim! Hafta içinde Aziz Nesin'den bir mektup almıştım. Markopaşa'yı yeniden çıkarıyoruz. Orhan Erkip'le imtiyaz için anlaştım, diyordu, bize geri veriyor, imtiyazı senin alman koşuluyla ... Gazetenin sahibi de sen olacaksın, sorumlu müdürü de!

    Buna karşı o da ortak olacaktı bizimle. Ne kazanırsak beraber diyordu Aziz. Hemen kabul ettiğimi bildirmiş, başlamıştım yazı yetiştirmeye. 1. sayı o günlerde çıkmıştı."



    Rıfat Ilgaz kalemine güveniyordu. Bu güveninin köklü bir gelenekten mayalanarak toplumcu gerçekçilik anlayışıyla yoğrulan bir nedeni de vardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Ben doğma büyüme Kastamonuluyum. Yani o güne kadar İstanbul'da kentsoylular tarafından çıkarılan mizah dergilerinde alay konusu olan Kastamonululardan biriyim. Karagöz'de, orta oyunlarında adımız geçer. Hüseyin Rahmi eserlerinde dara geldi miydi, bizlere "hödük" demekten geri durmaz. İstanbul sokaklarında yolunu yitiren, tünellere, tramvaylara korku ile binip inen hödüklerdeniz biz. İşte böyle bir anlayışta olan İstanbul'un kentsoylularını karşımıza almanın tam zamanıydı. Biraz da bizler,

    Anadolu'dan gelenler, hödükler, bu kentsoylulara takılmalıydık. Yani onların silahını ellerinden alıp onlara çevirmekti benim mizah anlayışım. Alay edenlerle alay etmek biraz da. Bizleri küçük

    görenlere karşı, çekişmemizi sürdürmek için mizah yazarıyız...( ... ) Sözcük, deyim zenginliği ve ses uyumu bakımından Kastamonu çok zengin bir yerdir. Bugün kaba maba diye alay etmeye

    kalkıyorlar. Markopaşa'daki yazıları yazarken esin kaynağım hep Kastamonu oldu. Halkımın dili yani..."



    Markapaşa · 29 Ekim 1948 · Sayı: 1 (35)

    On ay aradan sonra çıkabilen II. Dönem Markopaşa' nın sahip ve yazı işleri yönetmenliğini, Aziz Nesin'in mektubunda söylediği gibi Rıfat Ilgaz üstlendi. Aziz Nesin de "müessis ve sekreteri" idi.

    Adresi, Kumkapı, Derinkuyu Sokak, No: 4; dizildiği ve basıldığı yer Osmanbey Matbaası'ydı. Başlıkta "Sayı: 1 (35)" denilmişti. Bu, Paşalar dizisinin I. Dönemde 35 sayı çıktığı anlamındadır. Ancak l l sayıda "Sayı: l l (36)" şeklinde düzeltilmiştir.

    İlk sayıda " Yeniden Çıkarken" başlığı altında şunlar açıklanmıştı:

    "Bundan evvel muhtelif isimler altında ancak otuz beş sayı çıkarabildiğimiz mizah gazeteleri yüzünden neler çektiğimiz milletçe malumdur. Bunları sayıp dökmeyi lüzumsuz buluyoruz. İşte yeniden dostlarımızın ve düşmanlarımızın karşısındayız. Markopaşa, mizahı, halk hizmetinde bir vasıta sayar. Bu münasebetle 25 Kasım 1946 senesinde çıkan ilk sayımızdaki sözü tekrarlamayı yeter buluyoruz. "Markopaşa'da okuyucularımız alışılmış olandan ayrı bir mizah bulacaklardır. Maksadımız, sadece gülmek için değildir. Gülerek düşünmek ve faydalı olmaktır."

    Tanrı encamımızı hayreyleye! ..



    Bu sayının en belirgin özelliği, ilk kez Sabahattin Ali'nin başyazısının yokluğudur. Karikatürler yine M . Uykusuz'undur. Aynı köşe adları, aynı mizah . . . Örneğin " Şakalar" köşesinin konusu "Mukaddes Zincirlerimiz. . ." Başından sıkça geçtiği için büyük olasılıkla Rıfat Ilgaz'ın yazmış olması gereken yazının birinci paragrafını okuyalım :

    "Bu memleketin insanları, başka memleketlerin insanlarına benzemez. Bizim onlardan eksiğimiz yok, fazlamız var; zincirlerimiz onlardan fazlamızdır. Zincirli doğup zincirli ölüyoruz. O kadar alışmışız, o kadar alışmışız ki zincirlerimize, artık bu zincirler elimiz kolumuz, kaşımız gözümüz gibi, vücudumuzdan ayrılmaz bir uzvumuz olmuş. Et tırnaktan, biz de zincirden ayrılamayız. Devletlu efendilerimiz tarafından elimize kolumuza, ayağımıza, dilimize vurulan bu zincirler, artık vücudumuzun bir parçasıdır...



    Markopaşa'nın bu sayısından dört gün sonra aynı yazarlarca çıkarılan Başdan gazetesinin 02.11.1948 günlü 13. sayısında Markopaşa ile ilgili bir duyuru vardır:

    1----MARKOPAŞA İki defa basmak mecburiyetinde kaldığımız Markopaşa'nın ilk sayısı kalmamıştır. İkinci sayısı Cuma günü çıkıyor."

    Bu sayının satışı ile ilgili olarak Rıfat Ilgaz anılarında şunları söyleyecektir "... Bu kez ilgi daha da artmıştı. Duman ediyorduk ortalığı. Kimse kurtulmuyordu kalemimizin sivriliğinden. İçeridekilerle yetinmiyor, dışarıdaki kralları da benzetiyorduk...



    Markopaşa · 5 Kasım 1948 · Sayı: 2 (35)

    Bu sayının birinci sayfasında ilk olarak "Markopaşa'nın Amerikan Milyarderlerine Mesajı" başlıklı yazı göze çarpmaktadır. Amerika'nın Türkiye'ye kazık atmaya başlamasının üçüncü yıldönümü münasebetsizliği ile, Markopaşa Truman'a ve Amerikan milyarderlerine hitaben aşağıdaki mesajı, deliğe girerim korkusu ile gönderememiştir: "Bu hava seferleri çağında ve bu atom devrinde, fenni tenakillerin iki memleketi birbirine yaklaştırmak için, Türkiye'nin altına uskur takılarak yüzdürülmek sureti ile, yahut tepesine pervane takılıp uçurulmak sureti ile, çok yakında Amerika'ya getirileceğine hiç şüphemiz kalmamıştır. Harp artığı eski ve yırtık otomobil lastiklerinden yaptığınız Kovboy cikletlerini Türk milleti evde sokakta, vapurda, trende çiğneye çiğneye demokrasi gevişi getirmekte ve Türk gençliği ağızlarında şişirdiği çiklet balonlarını şerefinize patır patır patlatmaktadır. Çiklet namı adı altında yutturduğunuz eski kamyon lastikleri çiğnemekten Türk milletinin konuşmaya vakti kalmamıştır. Bu ciklet nam demokratik icadınızla halka konuşmak fırsatı vermediğiniz için, hükümetimiz namına size teşekkürlerimizi sunarız.



    Birinci sayfaya bir de "Markopaşa" imzalı teşekkür konmuş: Gazetemizin yeniden intişara başlaması dolaysı ile matbaamıza kadar gelerek bizi tebrik eden sayın okuyucularımıza ve bu arada aynı zahmete katlanan Şükrü Saraçoğlu, Hasan Saka,

    Recep Peker, Fatih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Cevdet İnce Kerimdayı, Şükrü Sökmensüer gibi sabık okuyucularımıza ayrı ayrı teşekküre imkan bulamadığımızdan burada alenen, kendilerine teşekkürü bir vecibe biliriz. Markopaşa



    Son sayfadaki " Komünizm'le Mücadele" başlıklı yazıdan da bir bölüm okuyalım:



    "... Eve bir kağıt bırakmışlar: "Vatandaş! Memleketimizi saran kızıl tehlikeye karşı açtığımız mücadeleye sen de katıl!" Madem ki tehlike varmış, ister kızıl olsun, ister lacivert, katılalım. İkinci kağıt gelmiş: "Vatandaş! Mücadelemize uzaktan bakma, Allah aşkına sen de katıl!" Bir Pazar günü kağıdı getiren delikanlı yine gelmiş. Geçtik karşı karşıya, konuşmaya başladık. Nerede o eski günler diye lafa başladı ... (. .. )

    - Fikir. gafada olmaz mı? Biz de gızılların gafasına gafasına, gırbaçlen vuracağız.

    - Affedersiniz, kafaları gaf. .. yani çok gaf yapıyorsunuz.

    - Gızıldenizi haritalardan silip, gayfe rengi deniz yapacağız.

    Bütün gızılbaşları yeşilbaş ördek yapacağız. Gızılderililere ilanı harp edip derilerini yüzeceğiz. Gızıltoprak'ı baştan başa patlıcan rengine boyayacağız. Gızılcık ağaçlarına karşı amansız bir mücadele açacağız. Gızılayı, Alaya çevireceğiz. Gızılırmağı mora boyayacağız. Tutarsa tutar, tutmazsa badana edeceğiz. Gızılcahamam'ı, Gızılcakcak'ı tarumar edeceğiz. Gızıl tehlikeyi yeşil tehlike yapacağız. Gızıl ve gızamık hastalığına yakalananları paramparça edeceğiz.



    Markopaşa · 11 Kasım 1948 · Sayı: 3 (35)

    Markopa;a'nın bu sayısında birinci sayfadaki "Efendimiz Köylü" başlıklı yazı şöyle: Sesler karıştı:

    Büyük adamlar köye gelmişlerdi. Köy odasında karşılarına birkaç köylü alıp konuşmaya başladılar. Biri "Köyü kalkındırmak için evvela yol lazım", biri "hayır, evvela mektep lazım", bir başkası "bataklıkları kurutmak lazım" gibi birbirini tutmayan fikirler ileri sürüyorlardı. Konuşma çok kızışmıştı. Kimse kimseyi dinlemiyor ve herkes bildiğini okuyordu. O sırada köy meydanından anırma, kişneme gibi hayvan sesleri duyulmaya başladı. Köylülerden biri kalkarak,

    - Efendiler dedi, teker teker konuşun, sesler birbirine karıştı. ( . .. )



    Babanız Recep Peker, zaman-ı sadaretinde, her nasılsa yolu bir yetim okuluna düşmüş. Tertip edilen törende, yetim öğrenciler adına konuşan bir çocuk,

    - Sayın Başbakanım, biz yetimlerin dertlerini unuttunuz, der. Recep Peker derhal şu cevabı verir:

    - Bu memlekette yetim yoktur. Vatan ananız, biz de babanız.

    Biraz sonra bir köylü arkadaşına Recep Peker'i göstererek:

    - İşte, dedi, anamızı ağlatan adam.





    "Şakalar" köşesinde, Markopaşacılar kendilerini konu edinmişler: "Artık derbeder hayatımı ve ondan daha perişan olan kitaplarımı tanzim ettim. Doğrusu evimi aramaya gelen polislere acıyordum. Bavullar, çuvallar, sandıklar içindeki kitapları karıştırır, aralarken çok zahmet çekiyorlardı. Şimdi bütün kitaplarım, yazılarım, notlarım hepsi raflarda muntazam duruyor. Fişleri, listeleri, kayıtları var. Haftada bir evimi aramadan yapamayan polisler, elleri ile koymuş gibi beğendikleri kitapları, yazıları alıp götürecekler. Günlerimi de tanzim ettim. Hafta başı olan pazartesiyi sorguya ayırdım. İstanbul basın savcısı Hicabi'den, sorgu için beni pazartesileri çağırmasını ve programımı bozmamasını rica ederim. Salı günleri de polise ifade vereceğim. Çarşamba günleri evim aranabilir. O gün polislere kabul günümdür. Başka günleri rahatsız etmemelerini rica ederim. Perşembe ve Cuma günlerini de mahkemelerde geçirmeye karar verdim. Cumartesi ve Pazar günleri de, polisi, savcıyı ve mahkemeleri boş bırakmamak için gazete çıkaracağım. Ölüm hiç aklıma gelmiyor, adeta ölmeyeceğim gibime geliyor. Bir gün ölürsem, arkamdan şöyle söyleyecekler: Oldukça kabiliyetli, müstait, eli kalem tutar bir adamdı. Eğer polisten, mahkemelerden arama taramalardan, sorgulardan vakit bulabilseydi belki yazı da yazıp iyi bir muharrir olacaktı.





    Üçüncü sayfadaki "Ata Sözleri'"' köşesine de bir göz atalım:

    Yakası Açılmadık Laflar

    • Bülbülün çektiği dil belasıdır, halkın çektiği dilsizliğinin belasıdır.

    • Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, fakat dünya dokuz köyden ibaret değildir.

    • Ayvazoğlu kardan gelir, eşeği satar yaya kalır. Amerika'dan borç alır, ziyafet çeker aç kalır.

    • Misafiri Amerikalı olanın memleketinde pasta kalmaz.

    • Gün doğmadan şeker fiyatları yükselir.

    • Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hakkı nutuktur.



    Son sayfada da bir satın alma duyurusu var: Cerrahpaşa hastanesi satın alma komisyonundan:

    1- Veremliler için iki tabut çürük yumurta satın alınacaktır.

    2- Yumurtalar yemek için değil, hastaların yumurta tokuşturup eğlenmeleri ve kırılanların da hastaneyi istila eden kedilere verilmesi içindir.

    3- Yumurtalar kapalı göz ve açık tavsiye mektubu usulu ile satın alınacaktır.





    Markopaşa ·19 Kasım 1948 · Sayı: 4 (35)

    Bu sayıdaki siyasi yergiler arasında, İstanbul eski Emniyet Müdürü Ahmet Demir yine konu edilmiş:

    Kitabe-i seng-i mezar

    Allah gecinden versin, eğer bir gün Ahmet Demir aramızdan ayrılırsa, kelepçe, bukağı ve zincirle süslenecek ve ısırgan otundan çelenkle örtülecek olan mezar taşına, aramızdaki samimi münasebet dolayısı ile şu kıt'a tarafımdan naçiz bir hediyedir:



    Sopasından titredi millet

    Kazık atmaya etti niyyet

    Kalmadı lakin kahpe dünya

    Gümledi gitti Demir Ahmet



    Eski emniyet müdürü konu edilir de polis edilmez mi? Okuyalım:



    Ne mühim adamlarız. Doğrusu polise şaşarım. Kurye çantasına altınları doldurup, yabancı memleketlere para kaçıranları serbest bırakır da, bizim ardımıza adam koyar. Amerikan bankalarına para yatıranlar eli kolu serbest gezerlerken,

    tutar da bizi takip eder. Karaborsacılar, hava parası kahramanları dururken, bula bula takip edecek bizi bulurlar. Bizim neyimizi takip ederler, neyimizi öğrenmek isterler bilmeyiz.. Ne kaçıracak altınımız ne aparacak paramız, ne hava

    parası alacak apartmanımız var. Bir arkadaşla bunları konuşa konuşa giderken yine arkamıza polisler düşmüştü. Pek sinirlenen arkadaşıma,

    - Şimdi anladım, sinirlenme, biz. ne kadar mühim adamlarız ki, polis bile bizim izimizden geliyor, dedim.





    "Ata Sözleri" köşesinden de bir alıntı yapalım: "Ağaç yaşken, insan dalkavukken eğilir."



    Şimdi sözü, hastanede yatan sorumlu müdür Rıfat Ilgaz'a verelim:

    "... Gazetenin kırk bin basıldığını sevinerek öğreniyordum. Dördüncü sayının satışa çıktığı günlerde, Asistan Cemal'le bir mektup göndermiştim Aziz Nesin'e. Bu arada bir de on lira istemiştim. Henüz gazetenin para getirmediğini, gönderdiği on lirayı da birinden ödünç aldığını yazıyordu Aziz. Üzülmüştüm, gazetenin para getirmediğine. Yazıları biraz daha vurgulayalım diye yazmıştım ona. Sorumlu müdür ben değil miydim! Ha Cerrahpaşa'da yatmışm, ha Sultanahmer Cezaevi revirinde! Ne değişirdi. .. ... Ali Karcı hastaneye gidip geliyor, yazılarımı alıyor, on beş, yirmi kadar da kendi gazetemizden getiriyordu. Bunları hastanenin Adembabalarına verip kendi hesaplarına sattırıyordum.

    Hastalar arasında ilgi bile olağanüstüydü. Verem pavyonu için haberler, yazılar eksik olmuyordu. Belediye Başkanı Yardımcısının yeğeni, özel odaya nasıl yatırılır, nasıl özel bir tedavi görürdü? Bu

    ve buna benzer yazılar nasıl okunmazdı hastalar arasında! Bizim Türk yumurtası gazeteye geçince, nasıl altüst olmazdı ortalık! Servis doktoru Sami Bey pek oralı değildi ama, Başhekim özel

    olarak çağırtmıştı beni. Halk Partisi il Başkanıydı, Başhekim Esat Duru aynı zamanda. Eğer ayağımı denk almazsam, taburcu edileceğimi de açıklamakta bir sakınca görmemişti. Tedavi için yatan bir hastanın kendini yormaması gerekirdi en azdan..."



    Yeniden Rıfat Ilgaz'a dönelim ve Ali Karcı ile ilgili olarak Kemal Bayram'a verdiği aynı kaynaktaki yanıtını dinleydim:

    - ... Ali Karcı hastaneye gelip giderdi. Bana gazeteden Aziz'in gönderdiklerini getirirdi. Ben yazdığım yazıları onunla Aziz'e yollardım. Basılmış gazeteleri getirirdi. Gelip gittikçe benim herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorardı.

    - Bu Ali Karcı, sonraları Türkiye İşçi Partisi'nin İstanbul Milletvekili oldu galiba. O Ali Karcı mı sözünü ettiğiniz?

    - Tamam, tamam, işte o! ( . . . ) yayın işlerine merakından olacak, ben hastanedeyken Aziz Nesin'i buluyor. Hastanede tanışıyorum onunla ... Bir ay sonra beni hastaneden çıkardıklarında anlıyorum ki, anık matbaayı, kağıdı, dizgiyi, baskıyı da öğreniyordu, işimize yarıyordu yani. Orada yatıp kalkardı.

    - Markopaşa'nın idarehanesinde?

    - Evet. Güneyden yeni gelmiş, evini köyünü yerli yerine koymamıştı daha. Sobayı yakardı ...



    Henüz dört sayı çıkan Markopaşa yeniden dikkatleri üzerine toplamaya başlamıştı. Nitekim, bu sayı polis tarafından toplatılmış, toplatma nedeni belli olmamıştır.



    Markopaşa · 26 Kasım 1948 • Sayı: 5 (35)

    Markopaşa'nın bu sayısındaki yazılar arasında biri "prenses", biri de "krallar" ile ilgili iki yazı yayımlandı. Her ikisi de Markopaşa'nın başına çok işler açtı. İlkin, birinci sayfadan verilen "Pamuk Prenses Elizabet doğurdu" başlıklısını okuyalım: (Ankara radyosunun hırıltı, dırıltı ve gürültüsü arasından güç bela duyulmuştur)

    - Üstünde güneş batmayan, fakat müstemleke insanları batan şahane İngiltere imparatorluğunun nazenin pamuk Prensesi Elizabeth, Eminönü meydan saati ayarı ile dün gece saat üçü on bir buçuk dakika, dört saniye geçe doğurmuştur. Kınalı yumurcağın haşmetli validesinden hurucu esnasında,

    İngiltere'nin İçişleri Bakanı dünya kapısında, Dışişleri Bakanı da dış kapıda nöbet tutuyorlardı.

    Doğum münasebeti ile, yol girmez, kuş uçmaz, kervan geçmez, doktor bilmez, Bakan uğramaz köylerimizde davullar, zurnalar çalınacak, ricali umut ve ehli kuburun [ölülerin] da etekleri zil

    çalacaktır. Şahane kral kurusuna şimdiden dalkavukluk için [okunamadı] edenlere emir verilmiştir.



    Prensesle Prensin ilk randevularından tam dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sonra dünyaya gelmesi de İngilizlerin ne kadar sözünün eri olduklarını dünyaya

    bir kere daha ispat etmiştir. Yaşasın kral kurusu.



    Gazetenin üçüncü sayfasında yayımlananı da "Dünya Kralları İşi Azıttılar" başlığını taşıyor:

    "Son günlerde dikkat eniniz mi, Krallara ve Kraliçelere bir azgınlık arız oldu. Kimi evleniyor, kimi boşanıyor, kimi doğuruyor ... Biz de dünyaya demokrasi gelecek diye, ha babam avucumuzu yalıyoruz.

    Bir zamanlar İran Şahı evlenecek oldu. Sanki el malı ile gerdeğe biz girecekmişiz gibi düğün bayram ettik. Zavallı Türk halkı, bir Pazar olsun seyrana gidemezken İran Şahının düğününe giren baha hediyeler gönderdik, gazeteciler, muharrirler, bölük bölük askerler gönderdik. Sözüm ona biz cumhuriyetiz de, hani İran da Krallık. Ne oldu, ne bitti bilmeyiz, İran Şahının karısı, Mısır Kralının

    da kardeşi güzel Fevziyecik, Şahın burnunu mu beğenmedi, her ne oldu ise, kocasına Dıran Dedenin düdüğü gibi, Şahlık asası elinde sipsivri Tahran sarayında bırakıp, ağabeysi Mısır Kralının yanına kaçtı. Şimdi öğrendik ki boşanmışlar. Biz Cumhuriyetiz, bize ne değil mi? Yooo ... Bizimkilerde bir ahi figan, gazetelerimiz, radyomuz iki gözü iki çeşme kan akıyor. Derken arkadan Kral Faruk da, galiba İran Şahını kıskanmış, o da karısı Prenses Ferideyi boşamışmış. Resimlerine bakılırsa, hani Feride de Feride... Nasıl kıydı bilmem? Sebep olarak da Feride'nin hep kız doğurduğunu, oğlan doğuramadığını ileri sürüyormuş. Bu da gösteriyor ki Kralların gözünde kadın, hala kuluçka makinesinden başka bir mal değildir. Bizim köyde erkek evladı da, kız evladı da yapan erkektir. Kral Faruk geniş bir araziyi, paha biçilmez mücevheratı, muazzam malları hep Prenses Feride'ye bağışlamış. Bağışlar ya ... Bu malı mülkü kazma sallayıp, kafa patlatıp kazanmadı ya. Bu yeni zevce erkek doğurursa ne ala, doğurmazsa yallah ... Ona beş on çiftlik, haydi yenisi. Amasya'nın bardağı, bir olmazsa bir daha ... Mısırda arazi mi yok, yoksa karı mı yok. .. Zavallı Mısır fellahının da Nil bataklıkları içinde iki hurma çekirdeğine anası

    ağlasın dursun. Bir yandan haşmetli Mısır Kralını, bir yandan daha haşmetli İngiliz imparatorunu beslesin. Biz Cumhuriyetiz, Mısır Kralından bize ne değil mi? Yooo... Baksanıza gazetelerimiz, radyomuz, ajansımız iki gözü iki çeşme ağlıyorlar. Mısır Kralı, İran Şahını kıskanıp karıyı boşadı. Şimdi ister misin, Türkiye Cumhuriyeti Krallığının da prensleri öbür krallara özenip de karılarını dehlesinler. Sen o zaman gör curcunayı, mahkemeler boşanma davasından adam almaz. Çünkü

    Mısırda, Iranda Kral bir tane, halbuki bizde şahlar, şahbazlar, krallardan geçilmiyor. Şefler, şefierin kuyruğu, kuyruğunun kuyruğu, şeker kralları, pirinç kralları, hepsi de küçük dağları ben, büyüklerini de o yarattı diyor. Vallahi bu günlerde krallar azdı, başlarına galiba bir gelecek var.





    Markopşa'nın dördüncü ve beşinci sayıları polis tarafından toplatıldı. Toplatma olayını 10.12.1948 gün ve "7 (35 )" sayılı Markopaşa'nın üçüncü sayfasındaki bir haberden öğreniyoruz:

    Gazetemiz toplatıldı (Bu haber ciddidir) - Gazetemizin dördüncü ve beşinci sayıları İstanbul polisi tarafından toplattırılmıştır. Memleketimizdeki demokrasi icabı olarak bize bir toplatma emri gönderilmemiş olduğundan, hangi makamın emri ve hangi sebeple toplatılmış olduğunu bilemiyoruz. Herhalde bir zülfiyar meselesidir. Gazetemizin bu sayılarının, her sayıda olduğu gibi mevcudu kalmadığından, maalesef kendilerini memnun edemedik. Koleksiyon için idarehanemizde bulunan altı yüz kadar gazeteyi teslim ettik. Okuyucularımızın bilgi edinmesi ricası ile bu haberin ciddi

    olduğuna yemin ederiz.



    Bu toplama olayı Bakanlar Kurulu Kararına dayanmaktadır. 08.12.1948 tarihli Bakanlar Kurulu toplamısında "3/8379" sayı ile Markopaşa'nın 5 ve 6. sayılarının dağıtımının yasaklanması ve elde edilenlerin toplattırılması kararı alınmıştır. Devlet başkanlarına hakaret edildiği iddiasıyla İngiltere, Mısır ve İran elçilikleri, Dışişleri Bakanlığına başvurdular. Dışişleri Bakanlığının Adalet Bakanlığını haberdar etmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, gazetenin sahip ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz ile Aziz Nesin hakkında dava açtı. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin "Krallar"a ilişkin yazılardan dolayı 5 Ocak 1949 tarihinde tutuksuz olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşmaya çıktılar. Davanın bu ilk duruşmasıyla ilgili olarak 11.01.1949 gün ve 23 sayılı Başdan şu haberi geçmektedir:

    "... Saat l0'da, yazıların muharriri Rıfat Ilgaz ve yazıların muharriri olduğu iddia edilen Aziz Nesin ve avukatları Esat Adil Müstecabi mahkemede hazır bulunuyorlardı. İddianamenin okunmasını müteakip, esas hakkında sorgulara geçilmeden evvel, avukat Esat Adil söz isteyerek, "Bu davanın açılabilmesi

    için, hakaret diye sevk edildiğimiz ceza maddelerinin, İngiliz, Mısır, İran ceza kanunlarında da aynen bulunması gerektiğini, savcılığın ancak bu ciheti işaret ettiği takdirde böyle bir davanın açılabileceğini" anlam ve "İngiltere hakkındaki yazının Prenses Elizabet'e ait olduğunu, Prensesin ise devlet reisi olmadığına göre, bu davanın diğerlerinden tefriki sureti ile derhal bir karara bağlanması lüzumunu" ileri sürdü. Yargıç savcıdan mütalaasını sordu. Savcı da: "Bu hususta mevzuatı tetkik etmemiş olduğunu söyleyerek müsaade istedi. ( .. . ) 20 dakikalık bir aradan sonra verilen ara kararında "müşteki devletler ceza kanunlarında mütekabiliyet esasının mevcut olup olmadığının Dışişleri Bakanlığı'ndan sorulmasına ve Prenses Elizabet hakkındaki İtirazın ise unsuru cürmiye taalluku bakımından

    hüküm sırasında nazara alınması" tekerrür etti.





    İddianamede, mezkur yazıların Aziz Nesin tarafından yazıldığı iddia olunuyor ve delil olarak da üslubu ileri sürülüyor ve beş şahit gösteriliyordu. Bu beş şahit Aziz Nesin'in evinde arama yapan birinci şube

    komiser ve memurları idi. Aziz Nesin bu iddiayı reddetti. Sorgusu yapılan Rıfat Ilgaz da,

    - Bu yazıları ben yazdım. Mahkeme dolaysıyla beni sanatoryumdan çıkardılar. Bu yazıları yazdığım vakit, yatak arkadaşlarıma okudum. Onlar yazıların bana ait olduklarına şahittirler, dedi.

    Şahit olarak gelen beş sivil polis şu yolda ifade verdiler:

    - Biz arama için saat 11.00'de Aziz Nesin'in yazıhanesine gittik. Kapıdan girince, Aziz Nesin bize,

    - Artık valilerle uğraşmıyoruz, bundan sonra krallar, kraliçeler, şahlar ve imparatorlarla davalaşacağız, hem de davanın Lahey adalet divanında görülmesini isteyeceğim, dedi.



    İstenilen yazı müsveddelerini bulamadık. Fakat Aziz bize, 'bu yazıları ben yazdım amma, iş resmiyete dökülünce, "Rıfat Ilgaz yazdı, derim" dedi. Şahitlerin bu iddiaları üzerinde savcı ve avukat arasında uzun tartışmalar oldu.

    Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin'in gösterdikleri müdafaa şahitlerinin dinlenilmesi ve Adaler Bakanlığı'ndan cevabın gelmesi için mahkeme 12 Ocak Çarşamba günü saat 09.30'a bırakıldı.



    Markopaşa · 3 Aralık 1948 · Saya: 6 (35)

    Bu sayıda daha çok Markopaşa'nın niteliğine uygun yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen bir mektup ve Markopaşa'nın yanıtı şöyle:

    "Afyondan Bekir Erer isimli okuyucumuz soruyor:

    Halk Partisi'ne çatıyorsunuz, Demokrat Partiye vuruyorsunuz, Millet Partisine atıp tutuyorsunuz. Peki amma Paşam, siz hangi partidensiniz?

    Markopaşa - Sevgili okuyucum, size bir kıssa anlatayım, siz hisse çıkarın. Vakti ile bir vilayette Ali Kıran baş kesen zalim bir vali paşa varmış. Bu vali paşa halktan o kadar çok vergi toplamış ki, artık halkın vergiye verecek ne ipi kalmış, ne de kuşağı.

    Halk içinden üç beş kişi gidip, Vali paşaya,

    - Aman paşam, halk nerede ise ayaklanacak Bereket versin ki, sayenizde ayaklanmaya mecali yok.

    Vali paşa ferman etmiş:

    - O halk dediğiniz ne idüğü belirsiz basit giyimliler, falan gün, falan saat, falan meydanda toplansınlar.

    Memurin-i devler [devlet memurları] , rical-i umur ve ekabiran-ı kiram, halkın vali paşayı linç etmesinden korkarak, muhalefet etmek istemişler. Fakat vali paşa dinlememiş. Ferman edilen saatte halk toplanmış. Biraz. sonra da vali paşa, muhafızları arasında gelmiş.

    - Ey ahali demiş, şu kadar senedir ben sizin valiniz bulunuyorum. Buraya geldiğimiz. zaman dört tane boş tenekernden başka bir şeyim yoktu. Elhamdülillah bunun üçünü sizden aldığım altunlarla doldurdum. Dördüncü tenekenin dolmasına da iki parmak kaldı. Gelin, mırın kırın etmeyin de şu iki parmaklık yeri de tatlılıkla dolduralım. Halk galeyana gelmiş. Bu sefer vali,

    - Ey ahali demiş, şu anda elinizdeyim. Fakat düşünün ki, beni öldürürseniz. yerime bir başkası gelecek ama dört boş teneke ile gelecek.

    Bilmem, şimdi neden hiçbir partiden olmadığımızı anlatabildik mi? Mesele hep küp ve lüp meselesidir.



    Son sayfadan seçtiğimiz üç tane ilanı da okuyalım:

    Mühim İlan

    Lazım gelen makam ile yaptığımız gizli anlaşma gereğince, Tarlabaşında kapatılan evimizin yerine, bu defa Parmakkapıda daha lüks ve modern bir ev açmış olduğumuzu sayın zampara müşterilerimize bildirmeyi ticaret namına bir vazife biliriz..

    MADAM KATARİNA



    Çalar saat alınacak

    Milli Eğitim Bakanlığından:

    1- Bakanlığımızın umum müdürlerini uyandırmaya elverişli, büyük çıngıraklı çalar saatler satın alınacaktır.

    2- Saatlerin alaturka ve ezani saate göre ayarlı olması şarttır .



    Bir kadın aranıyor

    Tahtıma varis olacak bir erkek çocuk doğuramadığından karım Ferideciği talakı selase ile boşadım. Şimdi bir erkek çocuk doğuracak müceddet bir kadın ve yedek parçaları satın alınacaktır.

    Aranan şartlar:

    l - Evvelce bu işte çalıştıklarına dair bonservis.

    2- Muvaffakiyetlerini gösterir belge.

    3- Eski işlerine dair iyi hal kağıdı.

    Bu şanları haiz olanların dört cepheden çekilmiş anadan doğma resimleri, vücut ölçüleri, sağlık raporu ve diğer vesikaları ile sarayıma müracaatları.

    KRAL FARUK



    Son yazıdan dolayı Mısır kralına hakaretten sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında yeni bır dava açılır. 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki dosya, diğer " krallara hakaret davası" ile birlikte sonuçlandırılacak; Rıfat Ilgaz yedi, Aziz Nesin beş ay hapse mahkum olacaktır:

    . .. [Basın savcısı Hicabi Dinç] bu yazıları sen yazmadın, Aziz Nesin yazdı diye tutturmuştu. Sorumlu müdürdüm. Ben de yazsam, Aziz de yazsa benim için bir şey değişmezdi. Nasıl olsa Kürt Mehmet nöbete gidecekti. "Ben yazdım!" diye diretiyordum. "Hayır, sen yazmadın. Böyle yazılar yazamazsın, şairsin sen! .. " "Görüyorsunuz ki yazıyorum! .. " "Beni kandıramazsın! .. Bak Rıfat Bey, ben yazmadım de, seni kurtaracağım! .. " "Nasıl ben yazmadım diyebilirim, oturup yazdığım yazıya! .. " Oysa o sırada yazdığım yazıları hastanede yattığım yerden yazıyordum. Hicabi bey oturup da yazdığıma kendisi de inanmamış, polisleri göstermişti de Cerrahpaşa'ya yatağımın içini bile aratmıştı. "Boşuna zorlanma, sen yazmadın! Bak Rıfat Bey, geçen gün Yeni Işık dergisinin sorumlu müdürüdür diye bir hamalı getirdi

    polisler buraya. Sen mi yazdın bu yazıları dedim. Evet, dedi, ben yazdım. Bir de zorladım ki adam okuma-yazma bile bilmiyor! Ne yaptım bu adamı biliyor musun?"

    "Ne yaptınız?"

    "Salıverdim! .. Söyledi yazıları kimin yazdığını, salıverdim

    vallaaa! .. Sen de söyle ... Hemen şimdi serbest bırakacağım seni!"

    "Ben yazmadım, diyemem ki..."

    "Neden diyemezmişsin?"

    "Önce ben hamal değilim, öğretmenim. Askerde bile okur-yazardan saydıkları için subay yapmadılarsa da çavuş olsun yaptılar beni! Yani okuma yazma biliyorum."

    Yazıların müsveddelerini arayıp asıl yazanı ortaya çıkarmak için polisler beni de, Aziz'i de sıkıştırıyorlardı. Müsveddeler dizgiden sonra kaybolmuştu. (Oysa yasalara göre altı ay saklanması gerekirdi.) Aziz Nesin'in evinin aranması için kendisini de alıp götürürlerken yolda:

    "Ben yazdım o yazıları," demekte bir sakınca görmemişti.

    Sen misin böyle diyen! . . Hemen oracıkta bir tutanak düzenleyivermişlerdi polisler. Bu açıklamaya dayanarak tutuklanan Aziz Nesin'e beş ay, bana da sorumlu müdür olarak yedi ay vermişlerdi.

    Aziz, bu süreyi günü güne doldurmuş, bense öbür dosyalar için yatarken af çıkmış, aftan yararlanmıştım. Hiç olmazsa bu dosyadan olsun kurtulmuştum.



    Markopaşa · 10 Aralık 1948 · Sayı: 7 (35)

    Altıncı sayının çıkışını izleyen günlerde dördüncü ve beşinci sayı toplatıldığı için gazetenin bu sayısında "Markopaşa" başlığının üstünde "Toplatılmadığı zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi"

    yazısı dikkati çekmektedir.



    Toplama olayı, birinci sayfada sağ üst köşede yergi masasına "Açık Teşekkür" başlığıyla yatırılmıştır:

    - Açık teşekkür -...--

    Paramız olmadığı için gazetemizin reklamını yapamadığımız cümlenizin malumudur. Bu eksik tarafımız gözünden kaçmayan Basın Savcısı Hicabi Dinç, gazetemizin mevcudu kalmayan nüshalarını toplatmak sureti ile gazetemizin bedava reklamını yaparak bizden devamlı şekilde yardımlarını esirgemiyor. Kendisine alenen teşekkürü bir borç biliriz.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "iki Canbaz" başlığıyla ünlü Basın Savcısı Hicabi Dinç yine konu edilmiş: "Bazen okuyucularımızdan mektuplar alırım. Bir kısmı küfürler savurur, bir kısmı da layık olmaya çalıştığım iltifatlarını esirgemezler. Bu mektupların sonunda, "sadık okuyucunuz", "devamlı okuyucunuz" gibi bir söz vardır. Halbuki benim en devamlı, en dikkatli ve en sadık okuyucum İstanbul Basın Savcısı Hicabi'dir. Yazılarımı, kelimesi kelimesine, virgülüne, noktasına kadar dikkatle okur ve hiçbir harfini bile kaçırmaz. Her satırın, her kelimenin, hatta her harfin altını kırmızı kalemle çizer. Basın savcılığına yolladığımız gazeteler, gelincik tarlasına döner. Hatta gazetenin sayısı, tarihi bile kırmızı ile çizilir. Hicabi Dinç Ceza Kanunu, Matbuat Kanunu önünde "nereden yakalayacağım, neresinden tutacağım" diye kıvranır, ben nereden açık vermeyeyim diye uğraşırım. Şimdiye kadar hiçbir iş yapmamış bile olsam, Hicabi Dinç'i, sosyalizme ait Türkçeye tercüme edilmiş birkaç sahife okutmak mecburiyetinde bıraktığım için övünebilirim. Benim en sadık okuyucum Hicabi Dinç'tir, hatta şu anda bu satırların altını kırmızıya boyamakla meşguldür.



    Üçüncü sayfada da bir ilan var:

    Bir müteahhit aranıyor:

    Aşağıda yazılı evsafı haiz namuslu müteahhit müessesemiz tarafından aranılmaktadır:

    1- Hastalar için vereceği kireçli suyu halis süt diye yutturacak maharet.

    2- Veremlilere yedirilecek sığır sinirini taze kuzu eti diye sürecek marifet.

    3- 100 kilo odunu, beş yüz kilo olarak deftere geçirme kabiliyeti.

    4- İçyağını günlük tereyağ olarak kazıklama bilgisi.



    Bu şerahi haiz [koşulları taşıyan] müteahhitlerin, evvelce resmi dairelerle bu yolda yaptıkları işlere dair bonservisleri ile birlikte her akşam kerahat vaktinde sürecekleri pey akçeleri ile birlikte apartmanımıza gelmeleri. 2681



    Mim Uykusuz'un birinci sayfadaki karikatürü de Markopaşa mizahına uygun düşmüş.





    Markopaşa • 17 Aralık 1948 Sayı: 8 (35)

    Gazetenin birinci sayfasında bir duyuru var:

    -Okuyucularımıza-

    Pek netameli bir ay olan Aralık ayının 13ünde gazetemizin sekreteri Aziz Nesin'in evinde ,

    idarehane ve gazetemizin sahibi Rıfat Ilgaz'ın yatmakta olduğu ve Cerrahpaşa hastahanesinde yapılan aramada yazılar ve notlar alınmış bulunduğundan gazetemizin bu sayısını zamanında yetiştirmek kaygısı ile istediğimiz mükemmellikte çıkaramadığımızdan özür dileriz.



    Olayı bir de Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... siyasal yasalarla, yasanın uygulayıcıları peşimi bırakmıyorlardı. Bir gün Cerrahpaşa hastanesinin Verem Pavyonunu motosikletli polisler sarmıştı. Çember darala darala yattığım odada çöreklenip kalmıştı. Çemberciler, etajerimi aradılar ilkin. Ne aradıklarını bilmiyordum ama dolabımdaki iki parça giysimi çıkarıp silkeliyorlar, defterlerin, kitapların arasını karıştırıyorlardı. Beni yataktan kaldırdıktan sonra pijamamın ceplerini, yatağın içini araştırmaya başlamışlardı. Battaniyeyi kılıfından çıkarıp

    silkelediler. Arama taramacıların başındaki yetkili bana soruyordu:

    - Nerede, yazdığın yazılar?

    - Yazdıklarım gitti, yazmakta olduklarım da şunlar işte! .. dedim.

    Az önce bakılanlara bir göz daha attıktan sonra:

    - Yazdıklarının müsveddeleri nerede? ..

    - Müsveddesiz yazarım ben yazılarımı!

    Anlaşılıyordu artık, çıkmış olan yazılardan birini kimin yazdığını öğrenmek istiyorlardı. Ama hangi yazıydı bu? Ben mi yazmıştım, Aziz Nesin mi, bilmiyordum ki... Onlar, bulamadan gidiyorlardı ama ben gene de üzülüyordum gerçekten. Eğer bu yazıyı ben yazdıysam, bulamadıklarına göre Aziz'i suçlayacaklar demekti. Eğer yazıyı o yazdıysa ben nasıl olsa Sorumlu Müdür olarak okkanın altına gidecektim!



    Bu arama Markopaşa'nın 5 (35). sayısının üçüncü sayfasında çıkan "Krallar" yazısı yüzündendi. Markopaşa' nın bu sayısında, Cerrahpaşa Hastanesinde yatan Rıfat Ilgaz'ın odasında yapılan

    arama ve polisin buldukları da konu edilmiş:



    Neler bulundu Cerrahpaşa hasranesinde yarmakta olan Rıfar Ilgaz'ın dolabı, ani bir baskınla zabıta kuvvetimiz tarafından aranmış ve Rıfat Ilgaz'ın sevgilisinden gelen aşk mektupları, ödenmemiş ve ödenmesine şimdilik imkan görülmeyen borç senetleri ele geçirilmişrir. Bilhassa aşk mektupları, genç memurlar tarafından büyük bir

    heyecanla okunmuştur. Masanın üstündeki kırmızı etiketli ilaç şişeleri, Basın Savcısı

    tarafından incelenmek üzere istenmişse de, bu şişeler "esrar-ı hastane" olduğundan dışarı çıkarılmasına doktorlar tarafından müsaade edilmemiştir. Yapılan aramada bir hayli basile [mikrop] rastlanmışsa da,

    bu basillerin memleketimize has, kökü içeride ve milli olduğu anlaşıldığından üremelerine müsaade edilmiştir.



    "Krallar" yazısı yüzünden İngiliz kraliçesine, İran şahına ve cumhurbaşkanına hakaretten kovuşturma açılmıştı. Rıfat Ilgaz, Markopaşa soruşturması yüzünden Cerrahpaşa Hastanesinden atıldı:

    "... Yalnız şu var ki, Markopaşa yüzünden Cerrahpaşa'dan atılınca bu kazancımızın kırıntılarını bir araya getirerek Heybeli'ye taksit yatırdık"



    Markopaşa · 24 Aralık 1948 • Sayı: 9 (35)



    Birinci sayfada çeşitli yergi yazıları arasında "ikamet Memuru" başlıklısı şöyle:



    İstanbul'da oturması, Sıkıyönetimce yararlı görüldüğü için bir taşra kasabasında ikamete memur edilmişti. İlk gittiği gün,

    - Vazifeniz? dediler.

    - İkamete memurum, diye cevap verdi.

    Ev sıkıntısı çeken kasaba halkı, ertesi gün, evinin etrafını sardılar:

    - Biz ikamet memurunu göreceğiz, diye bağırıyorlardı.







    Markopaşa'nın sayılarında şiirsel yergiler de var. Bu sayıda da

    "Köylü Böyle Diyor" başlığıyla bir yergi verilmiş:



    Köyde heç biri şeker ne soyhadır bilmiyor,

    Gıçında galmadı don, dal daban gezilmiyor,

    İrezillik diz boyu hepisi yazılmıyor

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Cıbıllıhtan döllerin bit yürüdü gaşına,

    Uyuı ite döndüler hep gaşına gaşına;

    Bu gidişle mezerin guşlar işer daşına!

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?



    Açlıktan ışılarken köyde milletin gözü

    Tahsildara gaptırdık buğdağıyı, oküzü.

    Çok desen tıhıyorlar, söyletmezler ki sözü!

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Sıhdık dişimizi de galdık bir gemik deri,

    Boş gopanla örtülmez, insanın edep yeri,

    Çıra yahtık arıyak çayır yenen günleri.

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?





    Üçüncü sayfadaki "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki "Neresi Yırtılacak" yazısından, Yusuf Ziya Ortaç'ın Markopaşa'ya sataştığı anlaşılıyor:



    "Yirmi küsur yıllık bir mizah gazetesi, ikinci baskımız halinde, kullanılmış nüktelerimizi aktarma ederek, tekrar piyasada boy gösterdi. 6. sayımızdaki "muhalif tavuk, muvafık tavuk" fıkramızı, baş makalesinde tekrarlıyor. Hikaye şu: İki tavuk bir bakkal dükkanı önünden geçerken, biri ... [okunamadı) iri yumurtaları arkadaşına gösterip,

    - Bak der, on beş kuruşa satılan bu iri yumurtalar benim.

    Öbür tavuk cevap verir:

    - Benim horozum bana, hiç nafile beş kuruş için kıçını yırtma, dedi.

    "Oranı yırtma" diye nezaket eseri gösteren Yusuf Ziya Ortaç yazısının sonunu şöyle bitiriyor:

    "Hiçbir siyaset bakkalına beş kuruş değil, beş para ... [okunamadı) kazanması için kendimizi yırttıracak değiliz."

    İlahi! Ayol senin yirmi şu kadar yıldır yırtılacak neren kaldı ki... ?

    Not: Aynı fıkrayı yeni çıkan Tan gazetesinde bir de Ferdi Tayfur yazmış.



    Son sayfada yer alan bir ilana da göz atalım:



    Başdan gazetesinin 11.01.1949 tarihli 23. sayısında belirtildiğine göre, bu sayı yayımlandığı günün sabahı, saat sekizde toplatıldı. Toplatma nedeni belli olmadı.







    Markopaşa · 31 Aralık 1948 · Sayı: 10 (35)

    Gazetenin üçüncü sayfasında ve ikinci sayfayla birleşen orta kısmında, yan olarak dikine, sayfa boyu yazılmış bir yazı ile Markopaşa'nın çıkış sırası verilmiş: İlk sayısı 25 Kasım 1946 yılında çıkardığımız Markopaşa muhtelif isimlerle yayınlanmıştır. Bu yayınların tarih sırası ile kolleksiyon numaraları şöyledir: 22 sayı Markopaşa, ı sayı Merhumpaşa, 5 sayı Malumpaşa, tekrar Markopaşa 1 sayı, tekrar

    Merhumpaşa 3 sayı, 4 sayı Alibaba, Markopaşa Neşriyarının birinci devresi olan bu gazetelerin yekunu 36 sayıdır. Bu 36 gazetenin tam kolleksiyonu elimizde kalmamıştır. Kolleksiyonları ARKADAŞ YAVINEVi'nden tedarik edebilirsiniz.

    ARKADAŞ YAYINEVİ Ankara caddesi No. 59 İstanbul.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert dinliyor" köşesinde bir mektup ve verilen yanına şunlar yazılı:

    İzmir'de Bay H. T. yazıyor: Evlenmek istiyorum. Sık sık karakola götürdükleri için, bir gözüm kör, bir kulağım sağır, bir ayağım topaldır. Üç tane büyük binam var. İstediğim zaman girer çıkarım; biri Kemeraltındaki karakol, biri memleket hastanesi, birisi de cezaevidir. Benimle evlenmek isteyen bir kadın arıyorum. Markopaşa: Sizdeki şartlar, bizde de var. O kadından bir tane de bize lazım. Kim evvel bulursa, birbirine haber versin.



    Bu yazı yüzünden Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmış, sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında kovuşturma açılmıştır. 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama sonucunda Rıfat llgaz üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Toplatma olayıyla ilgili olarak Başdan gazetesinin 04.01.1949 günlü 22 sayısında şu haber yayımlandı:







    Toplatma olayıyla ilgili olarak ayrıca Başdan gazetesinin 11, Ocak 1949 günlü 23. sayısında şu döküm verilmektedir:



    Toplatma Hadisesi

    Markopaşa'nın 5 ve 6. sayıları neşirlerinden bir hafta sonra toplatılmıştır. (Başdan) gazetesinin 21 inci sayısı, neşrinden üç gün sonra toplatılmıştır. Markopaşanın 9 uncu sayısı neşredildiği günün sabahı saat sekizde toplatıldı. Markopaşanın

    10. sayısı, neşrinden on saat sonra toplatıldı. Bütün bu toplamalar, son yirmi gün içinde olmuştur. Bu sayının toplatılması ile ilgili olarak Markopaşa' nın 07.11.1949 günlü 11 (36). sayısında da manşetten "Maşallah! Maşallah! .. "

    başlığıyla şu bilgi verilmiştir:

    "Bir gazete çıktı mı, yirmi dört saat içinde, resmi makamlara verilmek mecburiyeti vardır. Fakat resmi makamlar, Markopaşa için yirmi dört saat dayanamazlar. Daha gazete okuyucunun eline geçmeden, matbaaya adamlar yollayarak, gazete aldırırlar. Kaç defa zahmet etmemelerini, kanuni mühlet içinde gazeteyi göndereceğimizi söyledik. Fakat gazetenin hasretine dayanamıyorlar işte! Temiz iş altı ayda çıkar, diye bir ata sözümüz vardır. Fakat bu memlekette, temizi şöyle dursun, altmış altı yılda bile bir iş çıkmadığı bellidir. Hatta, et, süt, ekmek, okul programı, anıt-kabir ve saymakla bitmez, öyle işler vardır ki, yirmi beş yıldır tamamlanmış değildir. Bu kaplumbağa gidişi ile tamamlanacağı da yok. Markopaşanın toplatılmasında gösterilen akıllara durgunluk veren çabukluk, artık bu memlekette işlerin sürat ile yürüdüğüne bir alamet sayılmalıdır. Markopaşanın geçen sayısını toplattılar. Sabahın saat sekizinden itibaren toplamaya başladılar. Ne zaman aldılar, ne zaman okudular, ne zaman suç buldular? Öyle anlaşılıyor ki, artık bu memlekette işler sürat ile yürümeye başlamıştır. Bundan dolayı takdirlerimizi sunarız. Kırk bir buçuk maşallah!

    NOT: Demir Ahmet Polis Müdürü iken şahsıma yaptığı hakaret ve işkenceden dolayı iki sene evvel mahkemeye vermiştim. Hatta tahkikat da yapılmıştı. işler hızını almışken, bu arada şu davayı da çıkarıversek fena olmaz.





    Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: l l (36)

    Hür Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın 11 (36)". sayısı ile HürMarkopaşa'nın 1. sayısı çıktı. Markopaşa'nın sahibi ve yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz, Hür Markopaşa'nın ise Arif O. Erkip idi. Her iki gazetedeki yazı, fotoğraf ve karikatürler aynıydı. Hür Markopaşa, Markopaşa'nın kopyasıydı. O kadar ki, Hür Markopaşa'nın kimlik bölümünde "Hür"ü bile konmamış, iki ad dışında yapılması gereken değişiklikler unutulmuştu:

    Bu sayının başyazısı "Bize Değil Sizin Arkanıza Polis Lazım" başlığını taşıyor:

    Yüreğimiz. ağzımızda, kalbimiz küt küt çarpıyor.

    - Geldiler mi?

    Yüzümüz. sapsarı, bir çıtırtı, bir patırtı olsa,

    - Aman bakın onlar mı?

    Beş adam birden hızla gelse,

    - Buyurun, aradıklarınızı biz size verelim, ne istiyorsunuz siz. zahmet etmeyin.

    Kapı birden açılıp bir tanıdık girse,

    - Ay ödümü patlattın, polis zannettim.

    İki arkadaştan biri hızla konuşsa,

    - Şişşşt ... Yavaş, arkandaki sivil polistir.

    Ne oluyoruz., ne yapıyoruz., nerede yaşıyoruz.? Aramalardan, taramalardan, nezaretten, müdüriyetten bıktık usandık artık ...

    Bu memlekette gece hırsızları, kasa soyguncuları, namuslu bir gazeteciden daha rahat.. Bu memlekette, karısını kızını, anasını avradını bir saat içinde, pırasa gibi doğrayan azılı katiller bir fikir adamından daha serbest . .. Bu memlekette, Ankara canavarları, İstanbul kurtları, Beyoğlu itleri, bir inkılapçı münevverden daha mesut ...

    Her gün gazetelerde beş on tane randevu evi kapandı diye okuyoruz., fakat bir türlü bitmiyor. Öyle sanılır ki, İstanbul'da randevu evinden başka ev yok ve randevu evleri, gazete idarehanelerinden

    daha faal. Hele yabancı bankalara altın kaçıranların, hele yüz binden yukarı çalanların, hele çantasında para kaçakçılığı yapanların, hele millet namına tetkik seyahatine gidip de, karıları, metresleri namına kürk, mücevher, parfüm kaçıranların üstelik itibarı, şerefi de var. Sevda tellallarının, eroincilerin sayısı düşünen insandan pek çok.

    Fakat biz. ... Nedir suçumuz.? Milletimizi sevmek ve onun hayrına olduğuna inandığımız fikirlerimizi söylemek mi? Hırsızlığa, dolandırıcılığa, fuhşa, cinayet ve rezalete müsait bu muhit, demek bir fikrin yayılmasına müsait değildir. Elbette öyle olacak; hastalık ve aşı yan yana bulunamaz. Fakat hakikat şu ki, bizim değil, sizin arkanıza polis lazım . . Mim Uykusuz'un bu sayıda da çokça karikatürü yayımlanmış. Toplumsal içerikli karikatürleri günümüz için çizilmiş gibi.



    Markopaşa ve Hür Markopaşa'nın 7.1.1949 günlü aynı olan sayılarının üçüncü sayfasından da bir yazı seçelim: Devlet su yolları Umum Müdürünün beyanatı: Tıbbiyeden tüccar olarak mezun olup, mühendislik yapmakta iken, ziraat işlerinde gösterdiği başarıdan ötürü, kendisine haklı bir edebi şöhret temin eden memleketimizin tanınmış kimyagerlerinden ve şimdi de ihtisasına bina en devlet sudan işler ve su yollarının başına geçen umum müdür, dün Ankaradan şehrimize gelerek, gazetemize şu beyanatta bulunmuştur:

    - Devlet su yollarının bozuk olduğu malumdur. Nasıl düzeltileceği hakkında henüz malumatım yok. Çok rica ederim, bana esrarı hükümete ait bir şey sormayın

    .

    M im Uykusuz'dan iki karikatür daha inceleyelim:





    Markopaşa'nın bu sayısında ikinci sayfada yayımlanan "Al Sözünü Geriye" başlıklı yazı, Markopaşa ve yazarlarının yolunu yine adliyeye düşürecektir. Önce yazıyı okuyalım:

    "Bir perdelik manzum piyes

    Perde açıldığı zaman bir kongre topluluğu görülür. Solda muhalifler, sağda muvafıklar, daha sağda münafıklar oturmaktadır. Reis kürsüsünden:

    Açtım oturak aleminin celsesini

    Çok söyleyenin patlatırım ensesini

    (Soldan bravo sesleri)

    Sağdan bir ses - Patlatamazsın.

    Reis - Patlatırım.

    - Çatlatamazsın.

    Reis - Çatlatırım.

    Hep bir ağızdan ve makamla:

    Patlatamazsın patlatırım

    Çatlatamazsın çatlatırım

    Atlatamazsın atlatırım

    Reis - (Zil çalarak):



    Perde kurdum, şema yaktım gösterem zıllu hayal.

    Benden evvel eylemiş halt eyleyen, yoktur vebal.

    Sendedir söz kürsüden çık perdeye yavrum Celal.

    (Celal Bayar, ağır adımlarla kürsüye çıkar.)

    Celal Bayar -

    Milletindir söz yeter!

    (Bir müddet düşünür ve sonra)

    Böyle başlar, böyle biter.

    (Ve kürsüden iner, Sağdan ıslık, ayak vurmaları, soldan alkışlar.)

    Kürsüye muhaliflerden biri çıkar ve söyler:

    Yirmi beş yıldır nutku eyledik irat

    Demokratız, demokratız, demakratız demokrat

    Soldan sesler - İn kürsüden aşağı, yanıma gel yanıma ...

    (Muvafıklardan biri kürsüye çıkar.)

    Başka bir muvafık oturduğu yerden:

    Millet dediğin vermelidir, vermelidir, vermelidir

    Biraz durduktan sonra, Altıoktur, altıoktur, altıoktur, altıok

    Altı üstünden beterdir, üstü altından beter.

    (Oturdukları yerden)



    - Al sözünü.

    - Alamam.

    - Al diyorum.

    - Alamam, alamam, alamam.

    Koltuktan biri fırlayarak ileri atılır:

    Protesto ederiz, patlatırız gözlerinizi

    İşte yumrukla kabul etmiyoruz sözlerinizi.

    Kongre birbirine girer, yumruk, tokat, sille birbirine karışır.

    İlk sözü söyleyen ağlayarak tekrar kürsüye çıkar:

    Demedim, söylemedim, söylemedim

    İşte bin bir kere aldım geriye

    Böylece hem tükürür hem yutarız

    Mide sahipleri gelsin beriye. (Perde iner)



    Bu yazı üzerine yine Rıfat Ilgaz hakkında soruşturma açılır. Tutuklu yapılan yargılamada Rıfat Ilgaz beraat edecek, boş yere kırk gün yatmış olacaktır. Markopaşa'nın başına neler geldiğini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim: "CHP İl Başkanı olan Başhekim, sağlık durumum hiç iyi olmadığı halde hemen taburcu edilmemi servis doktoruna bildirmişti...Kış ortasında paketimizi elimize alıp çıktık Verem pavyonundan! Nereye? Doğru Cağaloğlu'ndaki Mahmudiye Oteli'ne! Aziz Nesin'e bir yardımcı gerekti ama, bana kim yardım edecekti? Bir gün sorumluluktan çekinip de yarıda bıraktığı bir yazısını

    gördüm masanın üstünde. "Güzel başlamışsın! dedim. Neden bitirmedin?" Tahtakılıç'ın Meclis'te yediği bir tokadın taşlamasıydı bu yazı. Gazetelere geçen bir olay, neden bizim Markopaşa'ya geçmezdi?

    Hele parantez içine, "Bu olay bir iktisat kongresinde geçmiştir." dedikten sonra kim duracaktı üzerinde? Başladık baş başa verip fıkrayı yeniden yazmaya. Meclis'te üç parti vardı artık. Biz biraz da kafiyeli olsun diye, muhalifler, muvafıklar, münafıklar demiştik bu gruplara. Fıkramız, çok neşeli bir yazı olmuştu. Önce okuyup okuyup güldükten sonra koyduk Markopaşa'ya . . .



    Basın Savcısı gazetemizi toplatmak için vesile arıyordu o günlerde. Sevildiğini, okunduğunu bilen savcı, bizi parasal bakımdan da çökertmeyi düşündüğünden, satışa geçmeden toplattığı bile olurdu gazetemizi. Hurda makinelerde gazetemizi zor basıyor, baskı sayısını bile bilmiyorduk. Gündüzleri biz veriyorduk kapıdan dağıtıma, geceleri makineciler pencereden veriyorlardı, kendi hesaplarına ... Osmanbey Basımevinin baştan kara gittiği yıllardı. Ne başı belliydi, ne kuyruğu! İktisat kongresinden söz eden sayımız da bu talihsiz sayılardan biri olmuş, sıcağı sıcağına toplatılmıştı. Osmanbey Matbaasındaki yönetim odasına gelen bir sivil polis beni savcılığa çağırmıştı. Basın savcısı, hastanelerden kolay kolay aldıramıyordu beni; doktor çıkmama izin vermediği için. Eh, bu kez dışarıda yakalamıştı. "Eeee Rıfat Bey!" dedi, odasına girer girmez, " Bakalım nasıl kurtulacaksın elimden bu sefer?" Hastalığımı göz önünde tutarak yer göstermişti. Oturunca sağımda kalan uzunca masada ellerindeki kırmızı kalemle üç dört stajyer bayanın, gazeteleri tarayıp satırların altlarını çizdiklerini

    gördüm Demek en sadık okuyucularımız. bu hukukçu bayanlardı. Tek satır kaçırmadan okuyorlar, kuşkulandıkları bölümlerin altını çizerek Basın Savcısı Hicabi Dinç'e sunuyorlardı. Onlar, hem

    vefalı okurlarımızdı, hem ilk suçlayıcılarımız.. Ama bugün nedense pek çekici bulmuyorlardı işlerini, bizi dinlemek istiyorlardı. Her ne kadar satırların üstlerinde kırmızı kalem dolaştırıyorlarsa da,

    durumu kurtarmak içindi çabaları. Önce yazıyı okumuştu Hicabi Bey, kaşlarını çatarak:

    " Meclisteki olay anlatılıyor bu yazıda, değil mi?" diye ilk suçlamasını yapmıştı.

    "Bu olayın nerede geçtiği, yazının üstünde belirtiliyor" dedim.

    "Yani iktisat kongresinde geçiyor. Öyle mi? Peki iktisat kongresinde muhalifler, muvafıklar, münafıklar olur mu?"

    Önce yazıyı ben üzerime almalıydım:

    "Ben olabilir diye düşünmüştüm yazarken!" dedim.

    "Hayır olamaz. ... "

    "Yazının başında açıkça belirttiğime göre de başka yerde geçtiği nasıl düşünülebilir? Bu yazı iktisat kongresinde geçmiştir, Meclis'te değil!"

    "Hayır Meclis'te geçen bir olay anlatılıyor burada. Meclis'te geçmiştir, bilindiği gibi!"

    "Yani Meclis'te muvafıklar, muhalifler, münafıkların üçü de var mı demek istiyorsunuz.?"

    Birden yüzü karmakarışık olmuştu:

    "Kim kimi sorguya çekiyor! Bu yazı Mecliste geçmiştir, o kadar! Konu herkesçe bilinen bir olaydan alınmış, kesin! Amacınız. da meclisi tahkir!" "Bu olay Meclis'te geçmemişrir, iktisat kongresinde geçmiştir. Hele amacım değil Meclis'i, kongredekileri bile tahkir değildir."



    "Yaz kızım. Sanık Rıfat Ilgaz'a soruldu. Bu yazının Meclis'te geçtiği açıkça ortada olduğuna göre, iktisat kongresinde geçtiği açıklansa bile bu davranışı suçun gizlenmesi anlamına gelip gelmeyeceği sorulduğunda ... Buyurun. Söyleyin, o anlama gelmez mi bu?"

    "Bu tokat Meclis'te atılsa bile ben yanlış anlayışları önlemek için açıklamışım, kongre demişim. Siz ne amaçla ısrar ediyorsunuz anlamıyorum!"

    "inkara kalkmayın, bu olay Meclis'te geçmiştir çünkü ... "

    "Hayır efendim. Kongrede ... Açıkladığıma göre Meclis düşünülemez."

    "Mecliste geçmiştir. Çünkü bu üç parti de vardır Mecliste! .. "

    Stajyer bayanların kalemleri satırlar üzerinde yürümez olmuştu.

    Direnişim biraz da onların hoşuna gidiyor gibi gelmişti bana.

    Belki de kırmızı kalemin yaptığı kazanın, tatlıya bağlanmasını istediklerindendi. Vicdanlarının ufak bir zorlaması sonucu . . . Bir anda onları tedirgin ermek isteği geçti içimden:

    "Efendim! dedim. Bu olayın Meclis'te geçmesini neden bu kadar ısrarla bana kabul ettirmek istiyorsunuz? Eğer Meclis'te geçmesini gerekli görüyorsanız sizi yormak istemem ... Bu olay

    Meclis'te geçmiş olabilir." Karşı masada bir kırmızı kalem birden havaya kalkıp indi.

    Gerçekten tedirgin olmuştu bayan stajyer. Hayır, onu bu kadar üzmeye hakkım yokru. Gel gelelim Hicabi Bey bu son sözüme sıkı sıkı sarılmışa benziyordu:

    "Yaz!" dedi. "Sanık Rıfat Ilgaz olayın Mecliste de geçebileceğini söylemek sureti ile, tevile bile kaçmadan itirafta bulunmuş, böylece olayın Mecliste geçtiği gerçeğini kabul etmekle hakaretin de Meclis' e müreveccih olduğu sonucuna varılmıştır."

    Kapıda dikilen Amber Bacı'ya sözün burasında bir kahve söylemesi gerekirdi. İçmeyeceğimi düşünerek sadece sigara paketini uzatabilirdi bana da . . . Aldanmamıştı, ciğer hastaları sigara içmezdi. Ama savcılar böyle başarılı anlarında kendilerini bir kahveyle mutlaka ödüllendirirlerdi.

    "Eveet ..." dedi, "Neden üzersin adamı! Böyle olacak işte! Olay bal gibi Meclis'te geçmiştir!"

    "Efendim bir dakika!" dedim, "Sözümü bitirmemiştim henüz. Eğer bu olayın mutlaka Meclis'te geçmesi gerekiyorsa, bu Meclis Ceza Yasası'nın kapsamı dışında kalan Belediye Meclisi'nde geçmiştir. Bu üç partinin de bulunduğu Belediye Meclisleri yok değildir. İşte İstanbul Belediye Meclisi . . . "

    Stajyerler masasından tek heceli, çocukça bir gülüş duyuldu. Hicabi Bey'in başı tam o yana hışımla çevrilmişti ki: "Sayın Savcı!" dedim, "Son sözlerimin olduğu gibi tutanağa geçmesini rica ediyorum. Sözlerimi olduğu gibi yazdırın, lütfen!" Soruşturma bitmiş, gene de dosyam Ağır Ceza'ya verilmişti.

    Davanın başlaması için önce tutuklanmam gerekiyordu, yürürlükteki yargılama yöntemleri yasasına göre. Oteldeki odam sıcak değildi. Havalar da çok kötü gidiyordu. Hemen her gün kar yağıyordu İstanbul'a. Giyeceklerim de bu soğuğa hiç elverişli değildi. Ateşim otuz sekizden aşağı düşmediğinden

    olacak, daha da üşüyordum. Parayla olsun yaracak bir hastane bulamaz mıydık? Otel parasına beş on lira eklenirse bir hastane bul