Bye Bye Türkçe, Oktay Sinanoğlu’nun o nev-i şahsına münhasır, eyvallahsız ve dertli üslubuyla, bir milletin bağımsızlık sancağını doğrudan doğruya ana dilinin burcuna diktiği, kelimenin tam anlamıyla bir kültürel direniş manifestosudur. Kitabı elinize aldığınızda karşınıza o kasım kasım kasılan dil bilimcilerin sıkıcı kuralları falan çıkmıyor; aksine "küreselleşiyoruz" masalıyla Türkçenin nasıl sinsice nefessiz bırakıldığını, yabancı dille eğitim tuzağıyla gencecik zihinlerin nasıl kendi köklerine yabancılaştırıldığını haykıran sarsıcı bir çığlıkla yüzleşiyorsunuz. Asıl vurucu tarafı da burada zaten; yazar meseleyi sadece sokaktaki yabancı tabelalardan ibaret görmüyor, dilin bir toplumun düşünme genetiği, omurgası ve matematiksel evreni olduğunu net bir şekilde önümüze koyuyor. Sahi, kendi ana dilinin zenginliğiyle rüya göremeyen, kendi kelimeleriyle felsefe ya da bilim üretemeyen bir kuşağın, küresel güçlerin zihinsel sömürgesi olmaktan kurtulması mümkün müdür? Sinanoğlu, batı hayranlığıyla kendi hazinesini hoyratça harcayan o ezik aydın profilini o kadar samimi, o kadar içten ve iç sızlatan bir dille eleştiriyor ki, sayfaları çevirdikçe içinizdeki o milli benlik duygusu ve dilinize olan hürmetiniz adeta şaha kalkıyor. İşte bu yüzden; dilini kaybeden bir toplumun aslında her şeyini kaybedeceğini o acı gerçeklikle görmek ve Türkçenin o muazzam dehasını yeniden hissetmek isteyen her insanın bu kitabı satır satır dimağına kazıması gerekiyor. Bu eser size kuru bir teoriden çok daha fazlasını veriyor; kapağını kapattığınız an ağzınızdan dökülen her kelimenin aslında sığınmamız gereken son kale olduğunu fark ettirerek, ruhunuzda o hiç sönmeyecek milli gururun ve uyanışın ateşini yakıveriyor.