"Ne düşmanız ne de dost. Peki, biz neyiz, Siyah? Hiçbir şey mi yoksa
bir şeylerden çok daha fazlası mı? Biz, bir şey olabilir miyiz ki? öncü ve
yancı. İçim de bundan daha fazlası olabileceğimizi söyleyen bir his var..."
“Neşelenin, çoşun, hayatın içine girin.Yaşayın!
Rahmetli babamın dediği gibi, anlaşın çevrenizle, uzlaşın! Yoksa çok mutsuz olursunuz! Yaşlanınca bu hırçınlığın boş olduğunu anlayacaksınız.
Yaşayın, yaşayın.
Karışın şu büyük akışa!
Biz neyiz ki?…
Şu koca tarihte, şu akıp giden Irmak’ın yanında bir damla su bile değiliz…
Bırakın kendinizi…”
Mutlak tembellik hayvana özgüdür, insani yapımız bizi bundan men etmiştir. Biz neyiz, biliyor musunuz? Biz, Düşüncenin Kürek Mahkûmlarıyız. Gözümüzü açtığımız andan itibaren, dünyayı başımızın üstünde dengede tutmaya çalışmıyor muyuz? İçmek, konuşmak, eğlenmek, belki hayal kurmak, bunların her biri, sürekli seçimde bulunmak değil midir? Dünyanın insani ve geleneksel tüm suretleri arasından birini seçip diğer ihtimalleri sürekli itelemek değil midir? Her günün sonunda bizi yorgun düşüreceğini bildiğimiz bu çabayı sürdürmek değil midir?
Bizler geçmiş fabrikalarıyız. Canlı geçmiş makineleri, başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz. Ölüm bile çözüm değil.
insanın kendisi gider ama geçmişi kalır. Sonra tüm bu şahsi geçmiş nereye gider? Tüm o başlayıp tamamlanmamış hikayeler, terk edilen sevgililer, kesilen ve kanamaya devam eden ilişkiler nereye gider? "
Ne zaman yağmur yağsa ben hep böyle oluyorum. Bir küskünlük, bir bezginlik sarıyor içimi. Yağmur damlalarının toprakta kayboluşu bana insanoğlunun çaresizliğini hatırlatıyor durmadan. Hepimiz birer yağmur tanesinden başka neyiz ki?