• Şu düşünceyi kafanızdan silmeyin:

    Önemli değilsiniz.
    Hiç bir şey değilsiniz.
    Taşıdığımız yükün bir gün başkalarına yararlı olacağını düşünmelisiniz...
  • 248 syf.
    ·4/10
    #minimalism #minimalizm #eksikparça #hülyakey #joshuafieldsmillburn #ryannicodemus #instabook
    ________________________________________
    ⭐️⭐️
    ________________________________________
    there is a minimalist whose name is Joshua Fields Millburn. Once he decides to simplify his life and all stuff he has had then he starts to see other people who have relation close with the things they think they own as can’ t catch the meaning of life, but actually he still glorifies in stuff he had had before being a minimalist too. so if simplifying things in his life makes him happy why he still needs to talk about his past needs he bought with no need?! I think minimalism is something for people who spoiled and teenaging still to pose cooler easier and to try satisfying ego in a way funnier.

    he needs to simplify his writing first than simplifying his home stuff as a hobby too. I think maybe talking about house with simplification means much promotion for Americans(stupid people) then simplifying writing or talking.
  • Her mesleği icra edemezsiniz. Ne iş olsa yapamazsınız. Herkesin sevdiği insan olamazsınız. Her yönden güçlü ve üstün de olamazsınız. Güçlü yönlerimizin bizi bir başka yönden güçsüz kıldığını unutmamamız ve bunu kabullenmemiz gerekir.
  • Özgürlüğü elde edemezsiniz özgürlük olabilirsiniz ancak


    Nietzshche, devlet kavramı hakkında “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı kitabında şunları söyler:
    ”Devlet diyorum, herkesin,
    iyilerin ve kötülerin zehir içtiği o yer. Devlet…
    İyilerin ve kötülerin, herkesin kendini kaybettiği yer.
    Devlet…
    Herkesin yavaş yavaş intihar etmesine
    ‘yaşam’ adı verilen yer.”

    Belki de devlet kavramının en iyi anlatıldığı cümlelerden birisidir bu: “Herkesin yavaş yavaş intihar etmesine yaşam adı verilen yer.” Evet, devlet ve iktidar insanların kendilerini kaybetmesine neden olur, Nietzsche’nin dediği gibi. Bu kendini kaybetme, bir yabancılaşmadır.
    Emma Goldman, “Kızıl Emma Konuşuyor” adlı kitabında, “Almayı arzuladığımız kadar özgürlüğümüz vardır.”der.
    İktidar olgusu, çağlar boyunca insanın birbiri üzerinde egemen olma, yönetme ve yönlendirme arzularına neden olmuştur. Bu olgu, imparatorluklar kurmuş, yıkmış, toplumsal ve bireysel düzlemde ise ilişkilerin niteliğini belirlemiştir.
    İktidarın birçok biçimleri vardır, ancak akla ilk olarak devlet gelir.
    İktidar olgusu o kadar güçlüdür ki, tanrıların içkisi Soma’ya benzer, içenin başını döndürür, onu bir imajinasyon dünyasına sokar. Kişi, artık kendisini neredeyse tanrısal düzeyde güçlü görür ve dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanır. İktidarı kaybetmemek için artık yapamayacağı şey yoktur. Örneğin Osmanlı tarihinde görüldüğü gibi oğullarını, kardeşlerini gözünü kırpmadan kurban etmekten çekinmez. Önce bir kez aday olunur, sonra ikinci kez. Sonra üçüncü kez ve yüzüncü kez bile yapılabilirse. İktidar duygusu sınır tanımaz, iktidar virüsü insanın içine girdiğinde, onu korkunç bir yabancılaşmaya iter.
    İktidara tabi olanlar açısından ise, onun iktidar sahibi güçlere olan itaatinin tapınmaya kadar gidebileceği bir etkileşime yol açar. Bu durum, iktidar sahibi kişi, grup iktidarını kaybedene dek geçerlidir. O iktidarını kaybettiğinde, toplum hemen “Kral öldü! Yaşasın Kral!” diyerek yeni iktidar sahibine tapınır. Bu noktada, iktidar sahibinin ideolojisinin de bir önemi kalmaz. Önemli olan iktidarı elinde bulundurandır. Ancak hiçbir iktidar sonsuza kadar sürmez. An gelir bir anda yıkılır ve o an iktidarın yıkıcı baskısı altında ezilenler, kendi güçlerini bir an olsun fark ederler; esas güç onlardadır. Ancak daha sonra yeniden başka biçimde bir iktidar gelir başlarına. Bu böyle sürer gider.
    Anarşizm ve Marksizm genel olarak aynı hedefi gözetirler: Sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir toplum kurulması. İki ideoloji bunun yöntemi üzerinde ayrışırlar. Marksistler, iktidarı ele alıp onu ezilenlerin (özellikle işçi sınıfının) çıkarları doğrultusunda kullanmaya ve devlet aygıtını ise kendiliğinden sönmeye bırakırlar. Anarşistler ise devrim olur olmaz hemen devlet, her türlü iktidar ve hiyerarşiyi ortadan kaldırmayı hedeflerler.

    En iyi iktidar, olmayan iktidardır

    Bu noktada, Max Stirner’in sözüne gönderme yapmak istiyorum: “En iyi iktidar, en az yöneten iktidardır.”
    Anarşistler açısından, en iyi iktidar, hiç olmayan iktidardır.
    Bakunin ise, iktidarı elinde bulunduran modern devleti özü ve hedefleri bakımından askeri bir devlet olarak niteler ve eğer fethetmezse fethedileceğini söyler. (Bakunin, 1998: 63) Yani bir bakıma iktidar olmazsan, başkalarının iktidarı altında olursun; Bakunin’in ortaya koyduğu gibi askeri devletin felsefesi budur.
    Günümüzde ise neoliberalizm, en küçük hak arayışlarına bile tahammül edememekte ve sert polisiye önlemlerle sistemi korumak istemektedir. Yani “liberal özgürlükler” yine sistemin kendisi tarafından yok sayılıyor. Küresel olarak işsizlik artmakta, tarihsel olarak elde edilmiş sosyal haklar tırpanlanmakta, özgürlükler gün geçtikçe yok edilmektedir.
    Bu, 1990’lı yıllardan itibaren dünyaya yayılan “neoliberal otoriter devlet” anlayışı olarak da tanımlanmaktadır. Zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul olduğu bu ortamda da, neoliberal anlayış, önüne çıkanı ezip geçmektedir. Yani sonuç olarak sistem şunu demektedir topluma ve tek tek bireylere: “Sizin haklarınızı ne zaman kullanıp kullanmayacağınıza ben karar veririm. Bu hakları istediğim vakit çiğnerim, ayaklar altına alırım; bunu da kendi koyduğum hukuk ve yasalarımla yapabilirim.” Buna en çok şaşıranlar ya da şaşırmış gibi yapanlar ise, sistemin neoliberal organik aydınları olur.
    Gelişmiş kapitalist ülkeler, “güvenlik sorunu” adı altında, insan hakları değerlerini her gün çiğnemekte ve kendi hukuklarını ayaklar altına almaktadırlar. Bu, “terör ve güvenlik” gerekçesi devletlerin sürekli kullandıkları bir “neden” olmuştur. Çünkü toplum belleğinde bu kelimeler öyle yerleştirilmiştir ki, bunları söyleyince akan sular durur. Ucuz Amerikan filmlerinde olduğu gibi, devlete göre bu bir “ulusal güvenlik” sorunudur. Oysa gerçekte “ulusal güvenlik” adı altında yapılanlar, her zaman toplumun çıkarlarına aykırı olmuştur. Bu konuda birçok örnek verilebilir.
    “İktidar duygusu ölümcül derecede yabancılaştırıcıdır. İktidar duygusu ve hırsını yenebilen bir kişiye artık hiç kimse hükmedemez. Ve artık bu kişi hükmetmek ve hükmedilmek duygularından arınmıştır.” (Anar, 2000: 132)
    Erich Fromm, “To Have or To Be” adlı yapıtında otorite kavramını rasyonel ve irrasyonel olarak ayırarak şöyle der: “Otorite tamamen farklı iki anlamı olan geniş bir terimdir. Rasyonel otorite yeterliliğe dayanır ve ona yaslanan kişinin gelişmesine yardım eder. İrrasyonel otorite ise güce dayanır ve ona tabi olan insanın sömürülmesine hizmet eder.” (Fromm: 2008: 31)
    Nietzsche ise devleti bütün soğuk canavarların içinde en soğuğu olarak tanımlar ve onu herkesin kendini yitirdiği yer olarak tanımlar. (Böyle Buyurdu Zerdüşt, s. 65-67) Nietzsche ise “İktidar İstenci” yapıtında, tüm insanlığın güç ve iktidar istenci tarafından yönlendirildiğini iddia ederek, hayatın temel istencinin iktidar sahibi olabilmek olduğunu belirtir.
    Reel sosyalizmin tarihinde de buna benzer örnekler yaşanmıştır. Çok az kimse Che Guevara gibi, koltuğunu bırakıp kenara çekilerek “bir üye olarak görevimi yapayım.” demiştir. Bir kez, iki kez, üç kez hatta ölüme kadar iktidar olmak duygusu insanda egemendir.
    İktidar arzusu bir devlet başkanında da, bir apartman yöneticisinde de aynıdır. Örneğin benim yaşadığım apartmandaki yönetici kadın, dört yıldır görev yapmaktadır. Ancak çok eleştiriye maruz kalmıştır yaptığı gereksiz harcamalar nedeniyle. Ancak yine de beşinci kez aday olmuştur. Kimse iktidarın getirdiği avantajlardan ve emri altında yönlendirebileceği kişiler olması duygusundan kolay kolay vazgeçemiyor. Bu bir içgüdü gibi insanın ruhunu ele geçiriyor.

    “Senin özgürlüğün benim köleliğimdir”

    Son tahlilde, diğer bir kişinin, bir grubun ya da devletin iktidarı altında yönetilen bir kişi özgür olabilir mi? Böyle bir kişinin liberal özgürlük anlayışı çerçevesinde özgür olması olası mıdır? Bu özgürlük anlayışı, yalnızca belirli sınıfların, diğer sınıflar üzerindeki egemenlik anlayışını beraberinde getirir. Yani herkes için özgürlük olamaz. Çünkü toplumsal sınıflar ve tek tek bireyler de eşit değillerdir kapitalist sistemde. Öyleyse bazı moral ve politik liberal değerler, yalnızca toplumsal gerçek bir özgürlüğü engellemek amacıyla sistem tarafından kullanılmış ve kullanılmaktadır.
    Tarihsel olarak birçok düşünür ve filozof bu konuda düşünce üretmiştir.
    Örneğin anarşist düşünür Max Stirner, burjuva liberal anlayışını eleştirir ve bu anlayışın, özgürlük anlayışının kendisinin özgürlüğünü içermediğini belirterek şöyle der: “Bu, beni yönetenlerin, baskı altına alanların özgürlüğüdür, Tiranların. Devlet, din, moral değerler beni senin kölen yapıyor, senin özgürlüğün benim köleliğimdir.” (Stirner, 2004: 89)
    Yine Bakunin ise bunu sahte anayasallığın parlamentarizm oyunu olarak niteler “Devlet ve Anarşi” adlı kitabında.
    İnsan ne zaman özgürleşir, iktidar olma, birbirini yönetme ve egemenlik isteği sona erdiğinde, insan gerçekten özgür olma yoluna girecektir. İşte o zaman savaşlar, insanın insan üzerindeki tahakkümü ve çağdaş kölelik de sona erecektir.

    Bir baskı aracı ve ideolojik aygıt olarak devlet

    “Devlet, bir baskı aracı olduğu gibi aynı zamanda ideolojik bir aygıttır da. Devletin bir yönü değil, iki yönü vardır: Baskıcı bir aygıt olma ve ideolojik bir aygıt olma.” (Althusser, 1991:83)
    Althusser’in bu tespiti, devletin yalnızca bir baskı aracından ibaret olmadığını, ideolojik bir aygıt olduğunu açıkça ortaya koyarken, aynı zamanda, tüm siyasal sınıf mücadelelerinin de devlet iktidarına bağlı olarak anlam taşıdığına vurgu yapar. İşte Althusser’in Marksizme katkısı da burada ortaya çıkıyor.
    Stirner ise, devleti insanların yarattığını ve onun bir soyutlama olduğunu söyleyerek şöyle der: “Devlet gücü, gerçekte bizim gücümüze dayanır. Eğer ona itaat etmeye karşı çıkılsaydı, otoritesine teslim olmaya karşı çıkılsaydı, Devlet hakim olabilir miydi? Her türden yönetimin, onun bizi yönetmesine razı oluşumuza dayandığı itiraz edilemez değil midir? Siyasal iktidar yalnızca zorlamaya yaslanamaz. Bizim yardımımızı, bizlerin itaate rızasını gereksinir. Birey yalnızca bu iktidarı kabullendiğinden dolayı değil, kutsalın önünde, otoritenin önünde kendisini küçük düşürdüğünden dolayı Devlet var olmaya devam eder.” (Stirner 1993: 284)
    Stirner’in dile getirdiği gibi, devletin gücü aslında tek tek bireylerin ve toplumun gücüdür. Ancak bireylerin ve toplumun devlete devrettiği bu güç, aslında kendilerine doğrulmuş sürekli bir tehdittir. Yani bir çeşit, bu kapitalist sistemde, “iktidar olamayan, iktidara tabi olur.” gerçeğidir. Güç, hegemonya ve hiyerarşi ile toplum yönetilir. İktidar büyüdükçe, birey de o derece küçülür ve güçsüzleşir. Bu gücün kendisi dışında, kendisinden bağımsız bir şey olduğuna ve yenilemeyeceği yanılsamasına kapılır. İşte itaat olgusu da tam bu noktada devreye girer ve sistem böylece varlığını devam ettirir.
    Nietzsche ve Heidegger’dan çok etkilenen Foucault ise, özellikle Nietzsche etkisini bir vahiy olarak niteler. Foucault’nun özellikle ilgilendiği kavramlardan birisi iktidar’dır. O, iktidarı, egemenliği elinde bulunduranlar ile ona sahip olmayanlar arasında paylaşılan bir şey olarak düşünmez.
    “Bu bakımdan, ona göre, iktidar yeri belirlenemez olan, hiçbir zaman birilerinin elinde bir zenginlik ve bir mal gibi sahiplenilebilir olmayan, sadece dolaşımda olan ve işleyen bir şey olarak çözümlenmelidir. Bu açıdan bakıldığında, bireyin iktidarın karşısında durduğunun değil, onun hem etmeni hem de aracısı olduğunun ve iktidarın kendisini oluşturan bireyler aracılığıyla yayıldığının düşünülmesi gerekir (Foucault, 2002: 43-44).
    Devlet ile siyasal iktidar (hükümet) arasında da fark vardır. Devlet sistemin aygıtıdır; daha kalıcıdır, hükümet yani siyasal iktidar ise geçici ve özde değiştirici değil, uygulayıcıdır. İkisinin iç içe geçtiği bazı rejimler de olmuştur, özellikle faşizmde.
    İlk anarşist düşünür olarak nitelenen Proudhon şöyle der:
    “İktidar; ne bunu yapacak hakka, ne bilgeliğe, ne de erdeme sahip yaratıklar tarafından gözaltında tutulmak, casus gibi izlenmek, idare edilmek, yasalara bağımlı kılınmak, sayılmak, kaydedilmek, fikir aşılanmak, vaaz verilmek, denetlenmek, hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek ve emredilmektir. İktidar her türlü işlemle, her türlü hakaretle not edilmek, kayda geçirilmek, sıraya alınmak, değeri belirlenmek, lisans verilmek, yetki verilmek, nasihat edilmek, yasak koyulmak, reformdan geçirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. İktidar kamu yararı gerekçesiyle ve genel çıkarlar adına yükümlülüğe bağlanmak, yetiştirilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, zorbalığa maruz kalmak, köşeye sıkıştırılmak, gizemlerle büyülenmek ve yağmalanmaktır; en ufak bir direniş ya da yakınma sözcüğü karşısında baskıya uğramak, ceza görmek, azarlanmak, taciz edilmek, takip edilmek, istismara uğramak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkûm edilmek, kurşuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, feda edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır; alay edilmek, gülünç düşürülmek, öfkelendirilmek, onursuz bırakılmaktır. İktidar budur, onun adaleti budur, onun ahlâkı budur.”
    Bakunin, Proudhon’u “anarşistlerin ustası” olarak niteler.
    Bakunin, “Devlet ve Anarşi” adlı kitabında ise, devrimin birinci görevinin “devleti ortadan kaldırmak” olduğunu belirtir. Bakunin, devrime o sıralar en yakın olarak da İtalya’yı görür.
    Şöyle der: “Bu devlet, Yid’lerin* ve bir bankacılar çetesinin mali, bürokratik politikalara ve polis rejimine dayalı saltanatını ifade etmektedir ve esas itibariyle askeri güce güvenir. Tabii biz onu sahte-anayasallığın parlamentarizm oyununda izleriz. En ileri boyutta gelişim sağlamak için modern kapitalist üretim vê banka spekülasyonu, tek başına milyonlarca emekçiyi sömürüsüne tabi kılmaya muktedir aşın merkezi (leştirilmiş devletlere ihtiyaç duyar. İşçi birliklerinin, gruplarının, komünlerinin, mahallelerinin ve nihayet eyaletlerinin ve uluslarının aşağıdan yukarıya federal örgütlenmesi -ki bu hayali özgürlüğün karşısında gerçek özgürlüğün biricik koşuludur- bu devletlerin özlerine, ekonomik otonominin herhangi bir çeşidi kadar aykırıdır. Oysa sözde-temsili demokrasileriyle gayet güzel idare edip gitmektedirler.” (Bakunin, 2000: 61-62)
    Sistemde seçimler ise, iktidarı değil, yalnızca uygulayıcıyı değiştirir. Ve halkın belirleyici olduğu yanılsaması böylelikle sağlanır. Güya halk kendi tercihiyle yönetilmektedir. Oysa halkın bu sistemde, sistemin iktidarını değiştirmeye yetkisi yoktur.
    Bir gün insanlık, “olmayan iktidar”a sahip olduğunda, işte o gün gerçek özgürlüğe giden yol da açılmış olacaktır.

    Erol ANAR

    Referanslar
    Fromm, ERICH (2008),”To Have or To Be”, Continium Publishing House, New York.
    Stirner, MAX (2004) “O único e sua propriedade”, Editoras Refrectarios, Lisboa-Portugal.
    Stirner, MAX (1993) “The Ego and Its Own”, Rebel Press, London.
    Foucault, MICHEL (2002) “Toplumu Savunmak Gerekir”, Çev. Şehsuvar Aktaş, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
    Althusser, LOUIS (1991) “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”, (Çev: Y. Alp ve Mahmut Özışık), İstanbul: İletişim Yayınları.
    Bakunin, MIHAIL (2000) “Devlet ve Anarşi”, Ȍteki Yayınevi, Birinci Basım, Ankara.
    “Anarşistler neden otoriteye karşıdırlar?”, http://beneaththeground.org.
    Anar, EROL “Aşklar ve Yalnızlıklar”, Hera Yayıncılık, İkinci Basım. Ankara.
    Çelebi, VEDAT (2013) “Michel Foucault’da Bilgi, İktidar ve Ȍzne İlişkisi”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, Cilt 5, No: 1
  • Mevlana Jalaluddin Rumi says...
    The breeze at dawn has secrets to tell you, don't go back to sleep!
    You must ask for what you really want, don't go back to sleep!
    People are going back and forth across the doorsill, the door is round and open,
    don't go back to sleep!
    I would love to kiss you, the price of kissing is your life.
    Now, my loving is running towards my life, shouting 'what a bargain, lets buy it...'
    One has to be a seeker, but before becoming a seeker, one has to become a lover. You cannot become a lover if you have filth of worldly attachments.
    World is here in front of us to give us experiential knowledge and understanding
    that it is changeable, transient entity...
    Laugh, sing, dance, make love, have children, create houses, money, and power, and yet in a moment, death snatches everything and leaves you shivering shaking in fear and ultimately drowning in unconsciousness...
    It is not possible to taste the divine wine of love if you haven't met a sheikh, a mystic.
    One has to become a ney, a reed flute; one has to become empty, hollow then all the poetry all the music will come through you
    This divine love occupies heart and mind and then all universe seems as if it is just the beloved peeping to us from behind the sun, behind the stars and moon,
    flowers and trees, men and women, children and old.
    Once this divine love makes its roots in the heart, the person gets overwhelmed, drenched in this beautiful experience where the mind goes into the zone of silence.
    The whole universe then exhibits the divine dance of love.
    The one who has surrendered to the Lord is called a sufi and sufi sings the zikr -
    la illaha ill allaah - there is no reality but god, there is only god.
    Zikr has three parts: the first is the denial of everything visible, second is the explosion into the individual, and the third part is the outbreathing of divine presence HU
    Sufi sings HU - That which is, That which was, That which will be...
    World becomes nothing more than an image, stitched with gold thread on the tapestry, just the playful addition.
    Drunk in love, the lover calls out in longingness to the one who resides in the heart
    but still seems so far.
    Nobody wishes a heaven if the price is death...
    Nobody will wish for immortality if the cost is death...
    But this is what Love is -- DEATH...
    But from this arises the resurrection of a new you - pure, virgin, loveful. And now, the calls of heart gets answered.
    Until the ego is alive, there is no possibility of love to happen. When darkness of ego is blown away with longingness. Urgency, search of the truth, this becomes possible
    For Jalaluddin Rumi, it happened, when Shams-e-Tabrizi arrived and stole his heart and mind
    And then the love occupied this vaccum.
    While someone asked Shams whose head was full of ideas and desires, he said: "tell me about divine mystery".
    Shams said:
    "I cannot tell you the mystery.
    I can tell this mystery only to someone in whom I can see myself.
    This mystery I will tell only to myself.
    I don't see myself in you. I see someone else.
    The mind has to be emptied of all attachments, greed, passion, darkness and for this the teacher, the sheikh has to hit lovefuly, until the mind is shattered..."
    The existence of the beloved cannot be proven physically, nor it is a fantasy.
    This presence at best has been given many many names in different cultures,
    yet the presence remains nameless.
    You may call it Allah, Brahman, Reality, Truth, or any other word because that is what best a mind can try to do, give the name to the nameless.
    The sheikh is a mirror, a reminder of that presence, understanding of this mystery comes through the Sheikh and it transforms all the energies of the seeker.
    Rumi says, "I have phrases in whole pages memorized to but nothing can be told of love you must wait until you begin to live the love, be patient, utterly patient.
    The journey which begins from love towards god, a moment comes in this journey
    when finally the union happens, all boundaries get dissolved and this 'I' is no more different from that. As Al-Hillaj-Mansoor cried out An-al-Haq 'I am That' and then Total Emptiness"
    'I' is no more so who will call whom, just a vast emptiness which is best described by Sufis as HU, that which exists, HU means that which was and will be
    No word can ever contain the infinitude presence, once the consciousness arises
    after this volcanic experience... on asking what happened to you, sufi says, Huuuu... "
    Hmmm... Huuu...