İnsanlık tarihinin büyük bölümünde, insanlar kendi yaşamlarının savaş veya açlık gibi felaketlerle aniden değişeceğini ve hayatta kalmak için doğaçlama yaşamak zorunda kalacaklarını biliyorlardı. 1940 yılında da, Büyük Bunalım’ın yıkıntılarını yaşamış olan ve bir dünya savaşı ihtimaliyle yüz yüze bulunan büyüklerimiz kaygı içindeydi.
Ancak bugünkü belirsizliğin garip yönü, bunun hiçbir korkunç tarihi felaket olmadan var olmasıdır; belirsizlik güçlü kapitalizmin gündelik işleyişine sinmiştir. İstikrarsızlık normal durumdur.
Çeyrek yüzyıl önce, geç kapitalizmin nihai bir noktaya vardığını, daha fazla piyasa serbestisi ve daha az devlet kontrolü olduğu halde yine de “sistem”in insanların gündelik yaşantısına her zaman olduğu gibi, başarı ve başarısızlık, egemenlik ve teslimiyet, yabancılaşma ve tüketim boyutlarıyla girdiğini düşünmüştüm. Kültür ve karakter meseleleri bana göre bu bildik kategorilerle açıklanabilirdi. Ama bugün, bu eski düşünce alışkanlıkları hiçbir genç insanın deneyimlerini açıklamaya yetmiyor.
Bağlılık ve sadakat meselesini ele alalım. “Uzun vade yok”; güveni, sadakati ve karşılıklı bağlılığı aşındıran bir ilkedir. Güven, bazen, bir iş anlaşmasında ya da oyunu kurallarına göre oynama konusunda başkasına itimat etmede olduğu gibi tamamen formel bir meseledir. Ancak, insanın zorlu bir görev üstlendiğinde kime güvenebileceğini bilmesi gibi daha yoğun güven deneyimleri, genelde enformel olur. Bu tür sosyal bağlar ancak zamanla gelişir; kurumların çatlak ve boşluklarına köklerini salar.
Çocukken görüşümü biledi kimi gökler; her ıradan izler kaldı yüzümde. Görülmemiş şeyler oldu.
Şimdi de, kaçınılmaz değişimi zamanın, sonsuzluğu matematiğin sürgün ediyor beni, acayip bir çocukluğa, akıl almaz şefkatlere katlanıp iyi yurttaş olduğum şu dünyadan. - İster hakka, ister güce, ister mantığa
dayansın, hiç hesapta olmayan bir savaş düşlüyorum.
Müzikli bir tümce kadar açık bu.