Dilara

Dostum kitabı, — İncil kâğıdına, bir tek ciltte basılmış nüshalardandı — bir müddet ne yapacağını bilmeden elinde evirdi, çevirdi. Sonra yüzüme bakarak, hakikaten sevimli bir hayretle «Bunu ben ne yapacağım?» diye sordu. Gözlerinde bütün bir çocuk masumiyeti vardı. «Ben kitap okumam, diyordu. Hele ecnebi dilinde hiç okumam. Bana Kur’an yeter. Zaten hâfızım. Sonra hafızamda «Muallâkat» var. Kelâm-ı Kibâr’ın en faydalılarını, hadislerin en sahihlerini biliyorum. Ben bu kitabı ne yapayım?» Birdenbire karşımdaki adam benim için hakikî bir uçurum olmuştu. Hâlâ bile, Hakim Bey’i korkunç bir boşluk gibi düşündüğüm, gördüğüm olur. Kitabı sevmiyen ve korkan adam... Tecessüsünü öldürmüş insan...
Dilara
"Hakim Bey’in fikirlerini bir türlü değiştiremedim, ona hattâ hiç bir ezelî hakikatin, İnsanî hakikatle yanyana gelmekten zarar duymayacağını dahi anlatamadım. O zihnini, hayatına istikamet veren muayyen bir sistemden ayrı hisle yormak istemiyordu."
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Tüm gün boyunca acıyla, aşkla, endişeyle, belirsizliğe karşı, dayanma gücümü aşan sonsuz bir korkuyla mektuplarınla meşguldüm. Ama yine de mektuplarını ikinci kez okumaya cesaret edemedim, hele öyle bir-bir buçuk sayfa var ki onu bir kez daha okumayı gözüm yemedi. İnsan neden doğru olanın, intiharı önleyen bu istisnai gerginlikle birlikte yaşamak olduğu gerçeğini kabul etmez? (Buna benzer bir şey söylediğin zaman sana gülmüştüm.) Bilakis, huzursuz bir şekilde bunu azaltmaya çalışır ve sonra düşünemeyen bir hayvan gibi çıldırır (hatta hayvanlar gibi düşünememek hoşumuza gider), bu düzensiz, azgın elektriği vücudunun içine yöneltir ve böylece tükenip gider?
Dilara
"Bununla tam olarak ne anlatmak istediğimi ben de bilmiyorum, sadece herhangi bir şekilde mektubundaki hayıflanmaları engellemek istiyorum ama yazılı olanları değil, yazılı olmayanları, onlar aslında benim kendi hayıflanmalarım olduğu için bunu yapabilirim."
— Senin kaydın yok. Sen yaşarken de yaşaman bir şeye benzemeyordu ama. Şu duruşuna bak. Bu ne biçim ölülük. Salak salak geziniyorsun ortalıkta. — Nasıl öldün, niye öldün anlat bakalım. — Ben ölmedim. — Kim öldü sen ölmedin de. — Yani ben kendim ölmedim. Beni öldürmüşler. — Ne zaman haber verdiler bunu sana? — Daha yeni, bir iki gün önce. — Sen uykuda mıydın, öldüğünü anlamadın mı? — Anlayamadım. Yavaş yavaş, azar azar öldürmüşler de ondan.
Dilara
"— İyi dayanmışın. — Ne dayanması. Keşke dayansaymışım. Karşı koysaymışım. Dayanmadığım için anlamamışım."
Denizcilik terminolojisine başvuruyorum, çünkü birkaç yıldır deniz kazası ve batış imgesi peşimi bırakmıyor (...) Geminin gidişini seyirci gibi izlemediğimi eklememe bilmem gerek var mı? Tüm çağdaşlarımla birlikte ben de gemideyim. En çok sevdiklerimle veya daha az sevdiklerimle birlikte. Tüm başardıklarım veya başardığımı sandıklarımla birlikte. (...) Denizde batma tabii ki sadece bir metafor. Kaçınılmaz olarak öznel, kaçınılmaz olarak hata payları var. Bu yüzyılın çalkantılarını tarif edebilecek başka imgeler de bulunabilir. Ama benim gözümün önünden hiç gitmeyen görüntü bu. Son zamanlarda onu aklımdan geçirmediğim tek bir gün bile yok.
Dilara
"Bana bunu düşündüren çoğunlukla, ne yazık ki doğduğum bölge oluyor."
Şafaktan az sonra, sabahın soluk aydınlığı henüz bir renge dönüşmemiş, kalabalıkların günü başlamamışken, bizler dışa­rıdaydık. Azalmış, eksilmiş, bitkin. Uğultulu fırtına gecesinin kıyıya savurduğu enkaza benzeyen... Gergin, yamyassı duran kış göğünün altında, bellektekinden çok daha sert, donuk dış dünyadaydık.
Sayfa 122·Kitabı okudu
Dilara
"Yeni günün eşiğindeydik işte, bir duvarın önünde dizil­mişçesine. Azalmış, eksilmiş, davetsiz. Gün doğmadan yıldız­lara göçmüş kanatlı bir varlığın elinden düşüp kırılan karanlık haldere benzeyen... Ne ileri, ne geri bakabilen gözlerimizle tanıdık hiçbir şeyin kalmadığı dünyaya doğru yürüdük."