..tabağın üzerinde gül goncalarıyla kahkahaçiçekleri arasına konmuş duran cennetkuşu resmi eskiden beri beni hayran bırakırdı. Kaç kez bu tabağı elime alıp da resme yakından bakabilmek için yalvarmıştım ama, bu ayrıcalığa hiçbir zaman layık görülmemiştim. İşte, bu değerli tabak şimdi benim elime verildi, üzerindeki nefis yuvarlak çöreği yemem için de ricada bulunuldu. Boşa giden bir lütuf! Uzun zaman özlemle beklenilen çoğu lütuf gibi... Çok geç kalmıştı.
Vücutça güçsüz, kırık dökük buluyordum kendimi. Ama en büyük yakıntım sözle anlatılmaz bir ruh perişanlığıydı. Gözlerimden durup durup sessiz yaşlar boşalmasına yol açan bir çöküntü. Yanağımdaki tuzlu damlalardan daha birini silmeden öbürü yuvarlanıyordu. Oysa mutlu olmam gerekirdi.
Kafam kargaşa içinde, bütün duygularım ayağa kalkmış ama içimdeki bu savaş öyle koyu bir karanlık, öyle kör bir bilgisizlik içinde geçiyordu ki!.. Çünkü içimden hiç durmaksızın yükselen o soruya, ‘Neden acı çekiyorum?’ sorusuna, hiç ama hiçbir karşılık bulamıyordum.
Arada bir elimdeki kitabın yapraklarını çevirirken dışarıdaki kış gününün manzarasını gözden geçiriyordum. Karşıda bulutlarla sislerin yarattığı soluk bir perde, önümde ıslak çimler, rüzgârın tokatladığı ağaçlar, uzun şiddetli esintilerin önünden kaçarcasına dalgalanan aralıksız bir yağmur..