Arzu, insanın arzu ettiği her şeyi büyütür; tatmin edilmediğinde bile büyümeye devam eder — en büyük fikirlerse en şiddetli ve süresi en çok uzatılmış arzular tarafından yaratılanlardır. Bir nesneye karşı arzumuz ne kadar büyürse, bu nesneye o denli değer veririz: “Ahlaki değerler” en yüce değerler haline geldiğinde, en az yerine getirilenin ahlaki değer olduğu gerçeği atlanır ( — bu bağlamda “bütün acıların ötesinde” bir şeyi, kutsanmışlık aracını temsil eder). İnsan, sürekli olarak artan bir gayretle bulutlardan başka bir şeyi bağrına basmamıştır. Sonunda umutsuzluğuna, güçsüzlüğüne “Tanrı” demiştir —
'' Bazen bir şeyi görmek için harcadığımız dikkat, o şeyi sahiden görmemizi engeller. '' dedi gamenn,
'' Gözlerini zorlama, bırak kendi görsün. Hem onlar daha az yorulur, hem sen daha az yanılırsın. ''
Kulağıma öyle bir kelime fısıldamalısın ki, o kelime önce beni, sonra bütün yeryüzünü aydınlatsın. Aydınlatsın ki, havai fişekler yerini güneşe bıraksın.
Sofist zihniyet, aklı kendi biricik hazları ve çıkarları için özgürce kullanırken; Sokrates araya "iyi bir sebep, temiz bir yürek ve ahlak" kuralları sokarak aklı yeniden soyut bir idenin kölesi yapmıştır. Bu müdahale, insanı kendi ham doğasından koparıp "meli/malı" yasalarının (süperegonun) boyunduruğuna sokan o bin yıllık ahlaki köleliğin (zehirli pedagojinin) başlangıcıdır.