Elektriğin ışığı her zamankinden daha azdı, göğsü daraltacak kadar azdı.
Elektriğin ışığı pis bir renkte idi, esmer kırmızı renkte idi.
Bu saat, bütün evlerde, bütün kahvelerde, meyhanelerde, parkta ve çocuk bahçesinde, ampullerin yandığı ve bütün radyoların Ankara'dan halk türküleri taşıdığı saattir, fabrikanın kasabaya elektrik yetiştiremediği saattir.
Radyomuz, köşede, her zamanki yerinde, fakat mazisinden, hatıralarından dolayı utanırmış gibi duruyor.
Aylā, sedirin üstüne kıvrılıvermiş; kendinden geçmek üzere. Yavrucak uykusuzluktan bitkin; fakat gene de: "Ömer'in yanında kalacağım" diye direniyor, yukarı, yatağına çıkmıyor.
Ömer, yatakta ve yorganla bile baş edemiyecek kadar mecalsiz. Ömer çok ağırlaştı.
Ayla daldı, gitti.
Karım yavaşça doğruldu, onu kucağına aldı: Yatağına götürecek. Fakat daha odanın kapısına varmadan Ayla uyandı ve ağlıyarak: "İstemiyorum, istemiyorum" dedi. Karım:
- Sus, Ayla sus; ağbeyn Ayla, ağbeyn uyanır sonra, dedi.
Ayla, burnunu çekerek mırıldandı:
- Amma ben, istemiyorum.
- Bırak Hurrem, dedim; kalsın.
Yukarıdan şilte ve yorgan getirdim. Yere serdik, Ayla'yı yatırdık.
Karım: - Sen de yat, dedi.
- Sen? dedim.