• 2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz?

    Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı…

    ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’

    Yazar Ümit Alan.
    Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor.

    Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs.

    ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’
    Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da daha fazla vakit geçirelim, Youtube’a vs. kaçmayalım. Buranın ruhuna göre harmanlanan kitapların da çok satması tesadüf değil o yüzden. Düşün ki, yakın arkadaşın Emel ilişki durumunu değiştirdi. Hemen altına bir yorum yazarsın yani: “Kendi kaybeder.” Aaa bak kitap ismi de çıktı.

    ‘Editör çalıştırmayan yayınevleri var’
    Klasik yayıncılıkta geçerli olan algoritma bu değildi. Editörün süzgeci denilen bir şey vardı. Bu da yayıncılık piyasası tarafından genel geçer kriterlerle oluşurdu. Bu kitaplar vesilesiyle bu işi dijital medyadaki algoritmalara teslim ettik. Yayıncı açısından iyi geri dönüşleri de oldu. Düşünün ki, editör çalıştırmayan yayınevleri bile var. Biliyorlar ki, algoritma kime nasıl ulaşacaklarının yolunu zaten çizmiş.

    ‘Okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar’
    Bence bu kitapları alan bir okur potansiyeli hep vardı ama bunlar ya az kitap alıyordu ya da hiç kitap almıyordu. Bu kitaplarla birlikte bu okurlar da kitap okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar. Çünkü öteden beri kitap okumak, ne olursa olsun prestijli bir iş olarak görülmüştür.
    Yabancı turistlerin plajda kitap okumasına filan böyle imrenerek bakılır. Birkaç yıl önce yabancı turist ağırlıklı bir plajda okunan kitaplara bir alıcı gözüyle bakayım dedim, “O my god?” yani. Evet okuma kültürü var da ne okuyor? Saçma sapan şeyler. Biz de bu aşamaya kendi yöntemimizle vardık demek ki. Metroda kitap okuyacak ama kitabın ismi “Sen gittin ya ben lahana dolması yapıp konu komşuya dağıttım” olacak. Kitap da her sayfaya bir laf sokmalı cümle denk gelecek şekilde gidecek.

    Kitap okumak her şartta iyi midir?
    Bence kitap okumanın her şartta iyi bir şey olduğu ön yargımızı gözden geçirelim. Kitap tercihi pekala akıllı telefonda hangi sitede vakit geçireceğinin tercihi gibi bir şey olabilir artık. Kuantumla ilgili makale de okursun, eski sevgilini de ‘stalk edersin’ (gözetlersin). Biri eski sevgilisini stalk edip laf sokmalı kitap yazarsa onu da alırsın.

    ‘Kitap benzeri ürün’
    Bu durum, kaliteli edebiyatı yok etmeyecek ama kendi niş alanına çekecek. Eskiden kötü edebiyat best seller olurdu ama bu kötü edebiyatın bir süre sonra okuruna yetmeyeceğine ve iyi edebiyat için de potansiyel okur yaratacağına dair bir umut verirdi.

    Bu kitapların iyi edebiyat dediğimiz şeye okur kazandırma şansı yok. Tesadüfen belki. Hani sucuk dediğimiz şeylere sonradan yasal olarak “ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün” denmeye başladı ya. Bu kitaplara da “kitap benzeri ürün” olarak bakmak lazım. Alıcısı var mı? Var. Algoritmayı karşılıyor mu? Karşılıyor. Bunların olması halis kasap sucuğunu bitiriyor mu? Bitirmiyor. Entelektüel sermayesi yüksek olan da kasap sucuğuna gidiyor. Peki entelektüel sermaye neden bu kadar düştü derseniz, onun cevabı yayıncılarda değil, eğitim sisteminde.

    İyi edebiyatın her zaman alıcısı olacak ‘ama’…
    Tehlike şurada; algoritma dediğimiz şey, insanları kendi güncel beğenilerinin kölesi olmaya doğru götürüyor. Yeni bir şeyler keşfetmelerinin önünü kapatıyor. Bu açıdan biraz endişe verici buluyorum ama iyi edebiyat ve iyi kitabın da her zaman alıcısı olacağına inanıyorum. Spotify’a aboneyken, Apple Music’e aboneyken gidip plak da alıyorum sonuçta.

    Kitap okumanın ve kitap yazmanın niteliğinden bağımsız bir şekilde prestijli bir iş olduğu inanışı bu enformasyon yağmuru altında aşınacak ve sonuçta geriye sadece kağıda basılmaya değer bulunan prestij kitapları kalacak bence. Bu kadar çeldiricinin olduğu bir âlemde kitap okumanın “ana akım” olarak pek sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Butik bir iş olarak yeniden şekillenecek bana kalırsa. Eskiden kitap okumaya oturduğumda bunun tek rakibi televizyondaki b sınıfı film oluyordu ve bunu pek sallamıyordum. Şimdi video oyun var, Netflix dizisi var, Instagram’da story takip etmek var, komik video izlemek var, var oğlu var. Ben yine de kitap okuyorum ama benim gibiler baz alınırsa sonu iyi olmaz. Netflix CEO’su ne diyordu “Uyku da rakiplerimiz arasında.” Şimdi yayıncılık sektörü düşünsün.

    ‘Artık kitaplar da ekran gibi…’

    Prof. Dr. Tayfun Atay.
    Sosyal antropolog, yazar Tayfun Atay, yeni tip yazına ‘kitap simülasyonu’ adını veriyor ve irili ufaklı ekranlarla çevrildiğimiz bu ‘Meşhuriyet Çağı’nda kitapların da ekranlara benzetildiğini söylüyor. Yazarın kitabının kapağına kendi fotoğrafını koyması konusunda da tavrı net: Bu bir utançtır.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görsel kültürün içerisinde yoğrulan, seyre gark olmuş, seyre batmış bir insanlık hâli var. Gençlerimiz de buradan çıkıyor. 2000’de doğanlar karşımızdalar. 90’larda doğanlar yetişkin oldular. 80’lerde doğanlar neredeyse genç-yaşlı olarak karşımızdalar. Bunların hepsi okuma takati daha az olan bir kuşak olarak ortaya çıktılar.

    Kitap da bir ekonomi. Matbaa kapitalizmi, 16. yy’dan itibaren karşımızda. Yüzyıllarca insanlar tuğla gibi kitapları okuyarak hayatlarına bir anlam kattılar. Gündelik hayatı da belirleyen bir üründü kitap. Hayatın öznesiydi. Yazılı kültürün olduğu bir dönemde özne kitaptı.

    Görsel kültürün hayata hâkim olduğu bu dönemde ise özne ekran. Ve şimdi kitaplar ekran gibi. Koca bir sayfada spotvari bir söz, bol miktarda görsel, illüstrasyon… 150 sayfalık bir kitapta cümlenin ya da yazının hükmü yok. O aslında ekranın kitap formunda karşımıza çıkması. Bir boyutu bu, ama sadece bu değil.

    ‘Bunlar kitap değil, kitap simülasyonu’
    Türkçe’ye ne diye çeviriyoruz edebiyatı, yazın! Edebiyat yazındır. Sözcüklerin harflerin içerinde kurduğumuz, sözcüklerin içerisine çekip bizi alan, Alaaddin’in sihirli lambasına dokunduğumuzda çıkan cin gibi, bambaşka dünyalardı. Bugün o dünyaların karşılığı, 90 yıllardan itibaren, yeni medya teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte görselliktir. Kitabımdaki başlık gibi “Görünüyorum o hâlde varım” dünyası. Şimdi görünüyorum, görüyorum, izliyorum… Bütün bunların içerisinde yer aldığı dünyada, burada Baudrillard’ın simülasyon kuramına vurguda bulunalım; aslında bunlar kitap değil, kitap simülasyonu.

    ‘Bu illüzyonu kullanan simsarlar, akademisyenler var’
    İnsanlığın elbette bir müktesebatı, bir kültürel mirası var. Okumak bir kültürel miras. Hâlâ kitaptan söz ediliyor. Hâlâ siyasetten tut, kültürel kurumlar, ana babalar, kitabın edeple ilişkisini kuruyor. Rafine ya da sofistike insan olmak açısından, iyi, güzel insan olmak açısından kitabın bir koşul olduğu bir kültürel mirasımız olarak var; kitap hâlâ mevcut. Ama insanların gerçek kitapla ilişki kurmaları çok zor, mümkün değil. 90’lardan itibaren bu memlekette de görsele gark olduk. Ve onun içerisinde bir gösteri çağının parçasıyız. Gösteri çağı, düşünce çağı olarak adlandırılan kitabın aşıldığı yerde ortaya çıkıyor. Kitap da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama nasıl? Bir, endüstri olarak varlığını sürdürüyor. İki, kültürel sermaye olarak varlığını sürdürüyor. Hâlâ insanlar D&R’lara gidip kitap karıştırma hevesindeler ama aslında gerçekten kitap diyebileceğimiz ürünlere takati yok insanların. O yüzden bu kitapları alıyorlar. Bunlar simülasyondur. Yani kitapmışçasına, okumakmışçasına bir eylemin içerisinde, bir anlamda kendince katarsis yaşıyor, kendini rahatlatıyor.

    Öbür türlü gerçek bir edebiyat bir ürünü alsa bir iki sayfasını karıştırıp sıkılıyor ve bırakıyor. En azından gevşek dokulu, kitap formunda bol miktarda görseli önceleyen ürünlerle kendince bir ilişki kurduğunu sanıyor insan. Bu bir illüzyon. Yanılsama. Bunu bilerek de hareket eden simsarlar var, akademisyenler var, kariyer koçluğu yapan insanlar var.

    ‘Yazarın kapağa kendi fotoğrafını koyması utançtır’
    Ekranda kendisini gösteriyor ve kabul görüyor. Sonra kapağına kendi fotoğrafını bastığı kitapla çıkıyor. Bana sorarsan, bir yazarın yazdığı kitabın kapağına kendi fotoğrafını koyması utançtır. Yazarı yazar yapan isimdir.

    Görüyorsun, yazar görüntüsüyle yazar oluyor. Düşüncesiyle ya da birikimiyle değil. E şimdi böyle bir insalık hâli çıktı ortaya. Kitapla kurduğu ilişki zayıflamış, uzun soluklu okumalara takati olmayan.

    ‘Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin’
    Kendi öğrencilerimde görüyorum bunları. Rahmetli Ünsal Oskay, son dönemde bir özel üniversitede ders verdiğinde çocuklara kitap öneriyor. Ama hani dediğim tarzda, çocuk kitaba giremiyor, dalamıyor. Kitabı hacimli gördüğü zaman, sözcüklere de geçiş imkânı bulamadığında bunalıyor. Oskay, “Niye kitabı okuyamadınız?” diye sorunca “Çok ağır hocam” demiş bir tanesi. Hocanın cevabı “Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin” olmuş. E böyle bir toplum çıktıysa, kitap karşısında çok hafif bir kuşak çıktıysa, kitap da kendini bu kuşağa ayarladı. Bu da bir arz talep meselesi. Bugün bu noktadayız. Bunu inan eleştirel mahiyette de söylemiyorum.

    Şehirli, burjuva yaşam biçimini sürdüren, beyaz yakalıların içinde bile bu sözünü ettiğimiz rağbet daha fazla. Kimsenin uzun soluklu ilişki kuracak takati yok. Hepimiz ekrana endeksli yaşıyoruz. irili ufaklı ekranların hayatın öznesi olduğu bir toplumda kitap da ekrana benzeyecektir. Bu görüntü onun sonucu.

    Şimdiki romanların diline bakarsak eğer…
    Edebiyat neydi? Rafine insan var etme çabası bir yanda da edebiyat. Edep ilişkili. Bugünün dünyası öyle bir endüstriyel ki. Entellektüeli ‘entel’ diye ayağa düşürülüp, dalgaya vurulduğu bir ortamda… Edebiyat ürünlerinde sözünü ettiğimiz çaydı, menemendi, adam gibi adamdı, bu türden sözcüklerin öne çıkması patlaması gayet doğal.

    Roman diye karşıma çıkan pek çok ürüne bakıyorum; dil kullanımı çok aşağıda. Ne bir Vedat Türkali’yi bulabiliyorsun, ne Yaşar Kemal’i… Oğuz Atay’ı mesela, imkânsız ya… Bulamıyorsun. Baktığın zaman genç insanlar roman yazıyorlar. Zaten en kaliteli olanında bile bundan 30 yıl öncesinin edebi dilini, daha gerilere gidelim bir Tanpınar… Bugün mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyamayacak çocuk nasıl roman yazabilir ki. Şimdi artık kurslar var. Yaşar Kemal kursa mı gitti! Bu zanaatkârlıktır. Endüstriyel değildir ki yazarlık. Edebiyat endüstriyel değildir. Zanaatkârhane bir şeydir bu. Elbette bir takım teknikler geliştirilir; okumadan olmaz, eğitim almadan olmaz ve içinde varsa çıkar. Fakat bunu endüstriyel olarak hiç bir alt yapısı olmadan, belki hayal gücü güçlü ama hiçbir alt yapısı olmadan yazıyor çocuklar. Çünkü roman yazarı olarak, orada da bir kredi bulmak söz konusu oluyor. Şimdi bütün bunlar art arda geldiği zaman, bugünkü insanlık hâlimiz, Türkiye coğrafyasında karşına edebiyat diye bu ürünleri çıkartıyor.

    ‘Yoksullaştıkça yoksullaşacağız’

    Eleştirmen Semih Gümüş.
    Eleştirmen, yazar, yayıncı (Notos Kitap) kimliğiyle tanıdığımız Semih Gümüş, önce sorunu ve nedenlerini tespit ediyor ardından da yayıncılığın geleceğini öngörüyor… Okuyucunun da omuz vermediği bir hâl, pek de iç acıcı görünmüyor.

    Kitap ve dergi yayıncılığının yaşadığı sorunların geçen yıllara göre kat kat artmış oluşu kimleri ilgilendiriyor, bunu merak ediyorum. Küçük, epeyce küçük bir okur kitlesinin yaşadığımız sorunlara duyarlı olduğu kuşkusuz. Ama dedim ya, küçük bir çevre bu. Gene okur olup çoğunluğu oluşturanların kitapların yayımlanma güçlüklerine ve buna bağlı olarak fiyat artışlarına karşı olumlu bir yaklaşımı olduğunu görmüyorum.

    Sosyal medya önümüzde. Yayınevlerinin kitaplarının fiyatlarını artırmak zorunda olduklarını açık yüreklilikle okurlarıyla paylaşan açıklamalarına karşı yazılanlara bakınca, durumun böyle olduğu görülüyor. Okur, yayıncının derdine ortak olmak istemiyor.

    Peki okurun yayıncıyla aynı kaderi paylaşması gerekir mi? Bana kalırsa, gerekir. Ben kendimi yayıncı ve yazar olmaktan önce okur olarak görüyorum. O zaman bu sorunları anlamalı ve ona göre davranmalıyım. Bu ülkenin yaşadığı felaketi anlamak, ona karşı bir duruş almak zorundaysam, kitap yayıncılığının sorunları beni de ilgilendirir. Kültür hayatımızı zenginleştiren yayınevlerine destek olmak için küçük katkılar yapabilirim.

    ‘Beş yıl öncekinden yüzde 200 fazla ödemek gerekiyor’
    Okuma alışkanlığı olmayanlar bile artık öğrendi ki, şu sıralarda kitap yayımlamak bu ülkedeki en zor işlerden biri. Nedeni, ekonomik çöküş ya da döviz krizi. Döviz bugün beş yıl öncekinin 3,3 katına çıkmış. Kitapların bütün girdileri ithal olduğuna göre, maliyetleri de bu kadar artmıştır. Üstelik Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 51’i çeviri. Demek ki yayımlanan kitapların çoğunun yayın haklarını almak için de beş yıl öncekinden yüzde 200 daha çok para ödemek gerekiyor.

    Peki bu durumun sonuçları neler olacak?

    Her şeyden önce, yayınevleri yerli yazarların telif kitaplarını yayımlamaya daha yakın duracak.
    Yayımlanan kitapların sayısında azalma olacak.
    Kitap ve dergi fiyatları artacak.
    Pek çok yayınevi, özellikle büyük yayınevleri artık çoksatan kitaplara öncelik verirken nitelikli kitaplardan uzak duracak.
    Yeni ve genç yazarların kitaplarını yayımlaması zorlaşacak.
    Ve bütün bunlar yoksullaşmış kültür hayatımızı biraz daha yoksullaştıracak, topyekûn büyük bir nitelik kaybı yaşanacak.
    ‘Aforizmalardan kotarılmış kitaplar öne çıkacak’
    İşte kitabevlerinin çok satan kitaplar bölümlerinde, nitelikli kitaplar yerine, edebiyat dışı alanlardan, bir bölümü kolayca kotarılmış, cilalı sözler ve aforizmalardan oluşan kitaplar daha da öne çıkacak, onların yeri değişmeyecek.

    Bunda editörlerin dahli yok. Asıl olan yayınevinin patronunun ne istediğidir. Üstelik bu kitapların alıcısı olacak yüzbinlerce okur da ortada bulunuyorken. “Biz bunları değil de, nitelikli edebiyat ve kültür kitapları istiyoruz” diyen okurların sözlerini duyurabilecek bir çoğunluk oluşturduğunu sanmıyorum. Kitapçılarda, kitap fuarlarında, sokaklarda yaşayan yayıncılar ve editörler bunun böyle olduğunu görüyordur.

    ‘Okumalar kısa, anlamsız ve dağınık’

    Yayıncı Metin Solmaz.
    Yazar ve yayıncı (Ağaçkakan Yayınları) Metin Solmaz’a göre, kitabın ve okumanın içeriğiyle birlikte okurun kitapla tanıştığı mecralar da değişti, kitap eklerinin, dergilerin etkisi de azaldı. Peki ya kitapçılar? Onların oyuncakçı ya da marketten ‘hâllice’ bir durumda olması konuşulmalı…

    Liberalleşiyoruz, batılılaşıyoruz. Eskiden daha dar ve kapalı bir okur vardı Türkiye’de. Hem birbirlerini tanırlardı, hem de kitap alma sâikleri farklıydı. Misal dergiler çok etkiliydi. Elinde Nokta dergisi listeleriyle alışveriş yapanlar vardı. Cumhuriyet Kitap bir kitabı kapak yaptı mı o hafta ikinci baskıya girilirdi. Bizim bir kitabımız Cumhuriyet Dergi dâhil neredeyse bütün kitap dergilerine kapak oldu; üç yılda 1000 adet satışa erişemedik. Bugün bu dergilere uğramadan onuncu baskısına giren bir yığın kitap var.
    Şimdi sosyal medya çok etkili.

    Ayrıca insanların daha çok okudukları kesin. Hem daha fazla okur var hem de kişi başına okuma miktarı arttı. Lakin okumalar kısa kısa, büyük ölçüde anlamsız ve darmadağın. Hâl böyle olunca kitaplar da, ona benziyor tabii.

    ‘Takip ettiğine yakın kitap okumak’
    Önünden gün boyu Twitter, Facebook yahut Instagram postları akan birinin oturup ince ince Suç ve Ceza okumaya vakti yok tabii ki. Sosyal medyada aynı anda pop yıldızlarını, politikacıları, zibidi fenomenleri, arkadaşlarını ve bakkalını takip eden ve hasımlarını stalklayan, haberleri listelerden ve slideshowlardan takip eden birinin 1000 sayfa boyunca Raskolnikov’un suçlu olup olmadığına kafa yorması beklenemez.
    O da gidip takip ettiğine yakın kitaplar okur tabii.

    ‘Kitapçılar bir çeşit BİM oldu’
    Son olarak; kitapçılar da değişti. Ben 1990’larda Ankara’da İletişim Kitabevi’ne gider, Erhan’a “Yahu bir kitap vardı kahverengi, şu kalınlıkta, kapitalizmle ilgili” derdim ve Erhan bana kahverengi ve o kalınlıktaki kapitalizmle ilgili bütün kitapları getirirdi. Açık hesabım vardı. Aldığım kitaba göre değil cebimdeki paraya göre ödeme yapardım.

    Şimdilerde Erhan memleketin en güzel kitabevi olan Karanfil’deki bir dönümlük Dost Kitabevi’nin başında ve işler çok değişti. Üstelik Dost türünün son örneği. Artık oyuncakçı gibi zincir kitabevleri var. Ellerindeki excel sheet’te kitapların adlarına değil hareketlerine bakarak alışveriş yapıyorlar. Çok az çeşitleri olmasına rağmen kitapların yerini bilgisayara bakmadan bulamıyorlar. Yüz ve tavırlarında herhangi bir kitapla aşk yaşayabileceklerine dair bir emare yok. Bugün bir zincir kitapçıdan kitap almakla internetten kitap almak arasında bir fark yok.

    Kitap alışverişi kitaba dokunmakla ilgili olduğu kadar mekânla, insanla, ortamla, pek çok şeyle ilgilidir. Snob bir cümle olacak ama Avrupa’ya her gidişimde kitapçı gezer oldum. Buradakiler bir çeşit BİM oldular çünkü.

    ‘Çok satan kitaba ‘Bu nasıl edebiyat’ demek cahilliktir’

    Yayıncı Yelda Cumalıoğlu.
    Kitabevlerindeki ‘çok satanlar’ bölümlerinde, ‘En çok kazanan yazarlar’ listelerinde mutlaka Destek Yayınları’ndan birkaç yazar var. Yayınevinin sahibi Yelda Cumalıoğlu’na “Çok satmanın, sattırmanın bir formülü var mı?”dan, kapağa konulan yazar fotoğraflarına pek çok soru sordum. Cumalıoğlu, “Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemektir” diyor.

    Açıkçası çok satanların genel geçer bir reçetesi yok. Ama hiçbir başarı kendiliğinden değildir. Ortada çok satan bir kitap, yazarı ve o kitabı çok sattıran bir yayınevi var demektir. Mesele öngörmek, risk almak, denemek ve zekice hamlelerle ilerlemektir. Bunun için ayrıca kendinizi sürekli güncelleyebiliyor olmanız gerekir. Sokağın, halkın, toplumun, okurun dinamiklerini yakından takip edebiliyor olmalısınız. O yüzden sabit bir reçete yok diyorum. Her projede yenilenmek zorundasınız. Bir kitabın çok satmasını sağlayan dinamikler aynı yazarın ikinci kitabında çoktan değişmiş olur.

    ‘Hayatında hiç kitap almayanlara da odaklanıyoruz’
    Sadece düzenli olarak kitap satın alan kitleye odaklanmıyoruz. Hayatında hiç kitap satın almamış olanlara potansiyel okur gözüyle bakarak, hedefimizi kitap okumayanlara da yönelterek alternatif alanlar yaratmaya çalışıyoruz. Destek Yayınları olarak biz Nobel edebiyat ödülü almış yazarın da kitaplarını yayınlıyoruz; popüler, eğlenceli her kesimin severek okuyacağı kitapları da… Bir yayınevi demek sadece edebiyat eserleri basan bir kurum demek değildir. Tabii böyle yayıncılar da var, saygı duyuyoruz. Bizim yelpazemiz çok geniş. Edebiyattan, politik araştırmaya, dinden, hobi kitaplarına, psikolojik ve sosyolojik eserlerden bilime, güncelden popüler eserlere kadar. Okuma alışkanlığının farklı türlerdeki kitaplarla çeşitlenmesinde öncülük ettiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca alışılagelmiş olanı, geleneği ve yerleşik kültürü ne kadar çok sevsek de alışılmamış, denenmemiş, yapılmamış, göze alınmamış yeniliklere de cesaret edebilen ve bunu iyi yöneten bir yayıneviyiz. Sektörde pek çok yayınevine bu açıdan ilham olduğumuzu sanırım kimse inkar edemez.

    ‘Pop müzikle klasik müziği karşılaştırmak kadar abes’
    Edebi eserlerle çok satan eserleri birbirinden ayırmak gerekir. Her çok satan edebi eser değildir ama edebi eserler de çok satanlar listesine girebilir. Çok satan bir kitaba “Bu nasıl bir edebiyat” demek ise cahilliktir. Bir futbol kitabı da çok satabilir, edebi eser olmasına gerek yoktur. Bugün birçok eleştiride çok okunan kitaplara ilişkin ‘kötü edebiyat’ diye taşlama var ki, bu çok yanlış. Her kategori kendi içinde değerlendirilmeli, karşılaştırılmalı. Edebi bir eserle, edebi olmayan bir eseri karşılaştırmak, pop müziğe kötü klasik müzik demek gibi abes.

    ‘Kapakta yazar fotoğrafı meselesinde ikiyüzlüyüz’
    Her kitap özeldir. Her kitabın oluşumu da stratejisi de farklıdır. Bazı kitaplarda yazarın fotoğrafını kullanmak doğru hamledir, bazılarında değildir. Biraz iki yüzlüyüz. Hem kitap okumanın bizi özgürleştirdiği sloganları atıyoruz diğer yandan tutuculuk yapıp, kapakta fotoğraflarını kullananları eleştiriyoruz. Yaşadığımız çağın koşullarını değiştiren faktörlerden biri de teknoloji biliyorsunuz.
    Sosyal medya okur profilini de beklentilerini de etkiliyor. Bazı yazarların kitaplarından önce okurları oluşuyor. Sosyal medyada ya da internet ortamında paylaştıkları yazılarıyla kalemlerini bir kitleye kabul ettiriyorlar zaten. Bu yazarlar hem kalemleriyle, hem görüntüleriyle bir okur kitlesi edinmişler kendilerine. Dolayısıyla kitaplarında da kalemlerini ve görüntülerini kullanmalarının bir sakıncası yoktur sanırım… Ben kendi son kitabıma eğlenceli bir resmimi koydum ve hata yaptım. Yazılarım daha felsefiydi, mutlu ve eğlenceli bir kapağın da ağırlığı temsil edebileceğini düşünmüştüm, amacım ters köşe yapmaktı, yanıldım.

    ‘Yazar ulaşamadığı okur yüzünden başarısız sayılamaz’
    Komparatistik, yani karşılaştırmalı edebiyatta, romanı sadece estetik açıdan değil, siyasi tarih, ekonomik tarih, kültürel yapı ve felsefe üzerinden de inceleyebilirsiniz. Demek istediğim edebiyat sonsuz bir derya. Önemli olan sizin kıyıda mı yüzdüğünüz, derinlere mi açıldığınız…

    Bilgi düzeyiniz neyse, edebiyata da o düzeyden yaklaşırsınız ancak. Tabii ki her okurun beklentisi farklı. Bir roman her seviyeden okurun ihtiyacını karşılayamaz. Bu beklenti içinde olmak kitaba da, yazarına da haksızlık etmek olur. Yazar, ihtiyacını karşılayabildiği okura ulaşmışsa ulaşmıştır zaten. Ulaşamadıkları yüzünden başarısız sayılamaz.

    ‘Kolay okunan çok satar demek okuyucuyu küçümsemektir’
    Bir kitabın çok satması için kolay okunuyor olması tabii ki yeterli değil, hatta kriter de bu değil. Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemek olur ki, bu bana çok ama çok yanlış geliyor… Okurun zekâsına güveneceksiniz. Tercihlerine saygı duyacaksınız. Çok satan kitaplar elbette okurun beklentisini bir noktada da olsa karşılayabilen kitaplardır. Bu yüzden okurun yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyorum sürekli. Çok satan kitaplarda fark yaratan şey sadece fikir değildir, o fikre nereden bakıldığı ve nasıl yorumlandığıdır işin rengini değiştiren. Ayrıca yazarın kişisel potansiyeli de çok önemlidir. Okur edinme ve okurunu koruma becerisi olan yazarlar, elbette daha fazla öne çıkıyorlar.

    ‘Bildiğimiz edebiyat zararlı çıkacak’

    Yayıncı Cem Erciyes.
    Doğan Kitap’ın Yayın Yönetmeni, gazeteci Cem Erciyes’e göre de sosyal medyanın bu durumdaki rolü büyük; zararda olansa iyi edebiyat.

    Türkiye’de çok satan profilinin değiştiği bir hakikat. Listelere hâkim olan kitapların iyi edebiyat olup olmadığı hep tartışılırdı ama şimdi edebiyat olup olmadığı tartışılıyor. Sözünü ettiğimiz deneme ve kısa roman, öykü arasında salınan kitaplar. Yazarları çoğunlukla sosyal medyada başarı kazanmış, büyük takipçi kitleleri olanlar arasından çıkıyor. Tabii ki Türkiye’de okurun kitapla, okuma, yazmayla olan ilişkisinde yeni bir sayfanın habercisi bir tür bu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, orada okuyup yazma, hatta orada ‘yaşamayla’ epey alakalı bir gelişme… Çarpıcı ifadeler, kısa ve alıntılanabilir cümleler, bu sözleri öne çıkartan grafik düzenleme bu kitaplarda sık sık karşımıza çıkıyor.

    ‘Bu yeni türü anlamaya çalışmak lazım’
    Türkiye’de popüler olanla olmayan arasında tercih yapmayı, çok satan kitaplarda uzak durmayı 2000’lerin başında tartıştık, bitirdik; çok eski bir alışkanlık olarak geride bıraktık. Dolayısıyla bu yeni türü de anlamaya çalışmak gerekiyor sanırım.

    Tabii bildiğimiz edebiyat okuruna asla hitap etmeyen kitaplar bunlar. Bu yeni çok satan furyasından da en çok o ‘bildiğimiz edebiyat’ın zararlı çıkacağını söyleyebiliriz.

    Özellikle içinde bulunduğumuz kriz döneminde, okuru gittikçe azalan iyi edebiyattan yayıncılar daha da uzak duracak, ya da basamaz hâle gelecek, çok satma potansiyeli yüksek bu tür kitaplara doğru bir koşuşturmaca başlayacak ve benzer kitapların sayısı daha da artacak gibi görünüyor.

    ‘Yayınevleri ‘Ünlüysen gel’ mantığına yöneldi’


    Twitter’da ‘Ben Edebiyat Değilim’ başlığıyla paylaşım yapan @berbatedebiyat adlı hesabın yöneticileri ise yakın zamanda parası ve sosyal medyada yüksek takipçisi olan herkesin yazar yerine konulacağı kaygısında…

    Yayın dünyamızda artık dosyalar gözden geçirilirken ‘yazanının takipçi sayısı’ içerikten daha önemli. Yazın, üslup çok mühim değil. “Ünlüysen gel abi” mantığına yöneldi yayıncılık.

    Kocaman puntolar, yavan ama bir şeylerin romantize edildiği bir cümlelik sayfalar. Ve bunları yarım asırlık yayınevleri yapıyor, düşünün. Sıla kitap basıyor, hâli ortada, basan yayıncı ortada. Buna benzer onlarca, yüzlerce örnek var.

    ‘Parası ve takipçisi olan herkes yazar’
    Eğer bu durum devam ederse, parası ve takipçisi olan herkes yazar olarak dolaşacak ortalıkta. Korkumuz bu. Yani Hasan Ali Toptaş da yazar, Tuba Ezici de yazar. Bakın bu iyi kötü ayrımı bile değil. Ayıp bu, ayıp. 
Dağıtım ve erişilebilirlik konusuna değinecek pek bir şey bulamadık. Yani işin sunumundan çok, mutfağı ile ilgileniyoruz. Öyle yapmak zorundayız. Çünkü bunların dağıtılmasından önce, üretilmesi sorun. Derdimiz bu kısımla…

    ‘Yapılan değil, sunuluşu önemli’
    Elbette sosyolojik olarak ele almak gerekiyor bu durumu. İnsanımız üzerine düşünmek gereken konulardan kaçıyor artık. Tüm kollarımızla tüketim toplumu olmaya doğru evriliyoruz. Çoğunluğun anlaması için, vereceğin şeyi olduğun gibi, salt, yalın hâliyle vermen gerek. Anlaşılmak için, kitlelere, toplumun tamamına ulaşabilmek için, kısmen de olsa, şart bir durum bu. Bakın, bu kaygıyı taşıyan herkesin eserleri zamanla evrildi, dönüştü ve daha çok sattı, ilgi gördü. 
Bu sinemamıza da yansıyor, bilimimize de… İnsanların ne yaptığının bir önemi yok artık, bunu nasıl sundukları önemli.
    Misal sosyal medyada öyle insanlar var ki, bir şey gösterme çabalarından başka hiçbir şey göremiyoruz onları seyrederken. Bu tip insanlar alıp okuyorlar işte o kitapları. Instagramdan eski sevgililerine ve kendileri gibi düşünenlere mesaj vermek için.

    Bu kitaplarla hayatları değişenler var mıdır bilemiyoruz. Ne diyelim, iyi ki bu insanlar ‘Suç ve Ceza’ okumuyorlar o zaman…

    ‘Kitap dünyasından star çıkması olumlu olabilir’
    Alfa Yayın Grubu’nun yöneticisi Vedat Bayrak, kitap dünyasındaki değişimi, bir dönem sinema sektörünü kötü etkileyeceği düşünülen dizi patlamasına benzetiyor ve şöyle diyor: “Ama öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.”

    Bu durum uzun süredir bekleniyordu; iyi tarafından bakarsak, piyasanın büyümesinin, hatta yayın dünyasının ‘piyasa’dan sektöre dönüştüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Çok fazla aktör (yayıncı, iştirakçi, yazar, yazar adayı vs) bu sektöre dâhil oldu.

    Sosyal medyanın son 10 senede yarattığı değişim ve dönüşümün de bu gelişmede payı var hiç kuşkusuz. Hepimizin içinden geçerek deneyimlediği bir süreç bu. İyiye de gidebilir kötüye de, bu biraz bize bağlı.
    Okur sayısının, kitap sayısının artışından, edebiyat ve kitap dünyasından starların, popüler isimlerin çıkışından olumlu şekilde etkilenmek ve okuru da etkilemek bizim elimizde. Köhne, kendi içine kapalı, rutin bir piyasa olmadığımızın, her an yepyeni fikirlerin, projelerin ortaya çıkabileceği, hareketli, dünyayla entegre bir sektörün kurulmakta olduğunun da işareti olarak değerlendirilebilir.

    ‘Dizi-sinema konusu gibi… Bunu yapmayan geri kalır’
    Çok satan türleri her zaman değişir, kimi zaman edebiyat ağırlık kazanır, kimi zaman, şu anda da kısmen görüldüğü gibi, bilimsel konular, kişisel gelişim öne çıkabilir. Yayın dünyası da bu değişime, talebe olabildiğince ayak uydurmak zorunda. Tek bir kişinin belirlediği bir süreç değil bu, arz talep meselesi biraz da. Popüler edebiyat dergilerinin varlığı da bunu doğruluyor. Çok eleştiren var ama bir yandan da her gün bir yenisi piyasaya dâhil oluyor, bazıları daha iyi yazarları bünyesinde toplamaya başladı, kalitesini yükseltti. Bunu yapamayanlar geride kaldılar. Dizi sektörü ile sinema arasındaki ilişkiye benziyor biraz da bu. Dizi sektörü patladığında herkes eleştirmişti, “Sinema bitti, film çekilmeyecek artık” diye, ama
    Öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.

    ‘Tek okuyucu tipi yok’
    Bu durumun yeni bir okur kitlesi yaratmasından ziyade, az önce dediğim gibi, var olan bir potansiyelin değerlendirilmesi söz konusu. Böyle konuların, kitapların, figürlerin çok satacağı düşünüldüğü için bu kitaplar biraz da hazırlanıyor, projeleştiriliyor. Okur tek tip değil, onlarca farklı okur tipi var, her kitabın okuru, hedef kitlesi farklıdır ve yayıncıların sorumluluğu da bu farklı farklı okur gruplarına uygun yayıncılık yapmaktır. Yalnızca ‘bestseller’ yayıncılığı yaparsanız bir süre sonra işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Diğer okur gruplarının küsmesine yol açabilirsiniz. Bu yüzden dengeli bir politika izlemek, her zevke, bilgi birikimine, estetik düzeye yönelik bir yayıncılık yapmak gerekiyor. En azından bizim yaptığımız ve başarılı olduğumuz politika bu yönde.

    ‘Sosyal medya dengeleri değiştirdi’
    Hürriyet Kitap-Sanat’ın yayın yönetmeni İhsan Yılmaz’a göre, sosyal medya şöhretlerine yapılan kitaplar kitap piyasasının yönünü değiştirdi.

    Kitap yayıncılarının sosyal medyada sıkça görünen, popüler olan insanlara kitap yapmaya başlaması ve bunun çok sattığını görmesi tüm dengeleri değiştirdi. Aralarında iyiler de olabilir, sadece popülerlik nedeniyle satılanı da… Biz hâlâ eski usul iyi edebiyat üzerinden yayın yapmayı sürdürüyor ama bir taraftan da önyargısız, yeni akıma da göz atmayı sürdürüyoruz.


    Kaynak
    https://journo.com.tr/kitap-degil-similasyon
  • Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler takvim sıralamasına göre; Rebiulevvel ayının 12. gecesi Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi Regâip, yine Recep ayının 27. gecesi Mirac, Şaban ayının 15. gecesi Berat ve Ramazan ayının 27. gecesi olan Kadir gecesidir.

    Bu geceler Osmanlılar döneminde II. Selim (1566-1574) zamanından başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için “Kandil” olarak anılmaya başlamıştır.[1]

    Bu çalışmada kandillerin tarihi ile ilgili bilgi verilip dinimizin bunlara bakışı ortaya konulmaya çalışılacaktır.



    1. Kadir Gecesi

    Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sûre bulunmaktadır. Bu sûrede Allah Teala, Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdiğini ve bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Bakara suresinin 185. ayetinde de Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiği beyan edildiği için Kadir gecesinin Ramazan ayında bulunduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Fakat bunun Ramazanın 27. gecesi olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Kadir gecesi ile ilgili hadislere bakıldığında Hz. Peygamber’in mü’minlere tavsiyesi, Kadir gecesini Ramazanın son on gününde ve özellikle de tek gecelerinde aramaları şeklinde olmuştur.[2] Buna göre Kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi veya yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir. Yani Kadir gecesi, zamanımızda Müslümanlarca ihya edilmeye çalışıldığı gibi herkesçe bilinen sabit bir gece olmayıp, aksine gizlenmiştir. Konuyla ilgili sahih rivayetlerden anlaşıldığına göre Resûlullâh dahi Kadir gecesinin Ramazanın kaçıncı gecesi olduğunu bilmiyordu![3]

    Kadir gecesinin değerlendirilmesi/ihyası ile ilgili olarak Hz. Peygamber’den bir dua haricinde herhangi ibadet tavsiye edilmemiştir. Fakat Aişe radıyallâhu anhâ’nın bildirdiğine göre Resûlullâh, Ramazan ayında diğer aylardan daha çok ibadet ederdi. Son on günde ise ibadetlerini biraz daha artırır, geceleri ihya eder, ailesini de geceyi ihya etmeleri için uyandırırdı.[4]

    Bir gün Hz. Âişe, Resûlullâh’a: “Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim? ” diye sormuş, O da: “Şu duayı oku” buyurmuştur:

    اَللّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي

    “Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet.”[5]



    2. Berat Gecesi / Kandili

    Berat “kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması” anlamına gelen Arapça berâe-berâet kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Şaban ayının on beşinci gecesinde Müslümanların Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağı ümit edilerek bu geceye Berat gecesi denilmiştir.[6]

    Berat gecesinin fazileti ile ilgili olarak Hz. Peygamber’den nakledildiği bildirilen birkaç rivayet bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde Allah’ın bu gecede dünya semasına tecelli edeceği, Kelb kabilesinin koyunlarının kılları adedince (çokluk belirtmek için kullanılmış bir ifade) insanı bağışlayacağı ve kendisine edilen tüm duaları kabul edeceği anlatılmaktadır.[7] Fakat bu rivayete kitabında yer veren İmam Tirmizî (ö. 279/892) ve onun hocası İmam Buhârî (ö. 256/870) başta olmak üzere birçok âlim, bu hadislerin rivayet zincirlerinde problem bulunduğunu, dolayısıyla hadislerin zayıf olduğunu ve bunlarla amel edilemeyeceğini belirtmişlerdir.[8]

    Berat gecesinin faziletine dair Sünen-i İbn Mâce’de geçen iki rivayet daha bulunmaktadır.[9]Hadis âlimleri o rivayetlerin de “zayıf” olduğunu belirtmişlerdir.[10]

    Müfessirlerden Ebû Bekir İbnu’l-Arabî (ö. 543/1148) bu gecenin fazileti hakkında bir tek sağlam hadisin bile gelmediğini, dolayısı ile bu konu ile ilgili olarak hadis diye dolaşan sözlere itibar edilmemesi gerektiğini söylemiştir.[11]

    Gerçekten de Hz. Peygamber’in ve sahabe-i kiramın mescitlerde bu geceyi ihya etmek için toplandıkları, özel dualar ettikleri, bugün özellikle ülkemizde olduğu gibi bu geceye has namaz kıldıkları şeklinde tek bir rivayet dahi gelmemiştir.

    Bazıları Duhân sûresinde geçen: “O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.” (Duhân, 44/4-5)ayetlerine bakarak o gecenin Şaban ayının on beşinci gecesi olan Berat gecesi olduğunu söylemişlerdir. Buna dayanarak da Allah’ın o gecede kulların rızıklarını taksim, ecellerini tayin ve bir sonraki Şaban ayının on beşine kadar olacak tüm olayları takdir ettiğini, dolayısıyla bu gece yapılacak olan dua ve ibadetlerin mutlaka kabul edileceğini iddia etmişlerdir. Böylece Hz. Peygamber ve ashabının yapmadığı, bu geceye has bir takım ibadetler ortaya çıkmıştır. Hâlbuki Allah Teâlâ o sûrede şöyle buyurmaktadır:

    “Hâ Mîm. Andolsun o apaçık kitaba ki biz onu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz uyarıcıyız. O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.” (Duhân, 44/1–5)

    Görüldüğü gibi Allah, işlerin taksim edildiği gecenin Kur’an’ın indirildiği gece olduğunu bildirmektedir. Kur’an’ın da Şaban ayının on beşinde değil; Ramazan ayında ve Kadir gecesinde nazil olduğu şu ayetlerde açıkça ifade edilmiştir:

    “Ramazan ayı ki o ayda insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an indirilmiştir.”(Bakara, 2/185)

    “ Muhakkak ki biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir, 97/1)

    Âlimlerin büyük çoğunluğu da Duhân suresinde geçen “mübarek gece”nin kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir. Ebû Bekir İbnu’l-Arabî bu konuda şöyle demiştir:

    “Bu ayette geçen mübarek gecenin Kadir gecesi değil de başka bir gece olduğunu iddia edenler, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olurlar!”[12]

    Bir de Berat gecesi ile alakalı olarak halk arasında “Berat gecesi namaz”ıveya“Salâtu’l-Hayr” olarak bilinen bir namazdan söz edilir. 100 rekât olan bu namazın her rekâtında Fatiha ve on defa İhlâs suresinin okunması gerektiği söylenmektedir.[13] “Kaynakların be­lirttiğine göre Berat gecesine ait özel bir namaz yoktur. Gazzâlî, bu gece her rekâtında Fatiha’dan sonra on bir İhlâs okunmak suretiyle kılınacak yüz rekât veya her rekâtında Fatiha’dan sonra yüzİhlâs okunan on rekât namazın çok se­vap olduğuna dair bir rivayet nakletti­ği halde (İhyâ, 1/203), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn'deki hadisleri tenkide tâbi tutan Zeynüddin el-Irâkî ile Nevevî bunun aslının olmadığını söyle­mişlerdir. Bu namazın bir bid’at oldu­ğunu kaydeden Nevevî, bu konuda Kûtü’l-Kulûb ve İhyâ-u Ulûmi’d-dîn'de geçen rivayete aldanılmaması gerektiği­ni söylemekte (el-Mecmû’, 4/56), Ali el-Kârî de bu rivayetin uydurma olduğunu belirterek Berat gecesi namazının h. 400 (m. 1010) yılından sonra Kudüs’te ortaya çıktığını kaydetmektedir. Bu namazın ilk defa h. 448 (m. 1056) yılında Kudüs’te Mescid-i Aksâ’da kılındığına ve zamanla yaygınlık ka­zanarak sünnet gibi telakki edildiğine dair bir rivayet de nakledilmektedir.”[14]



    3. Regâip ve Mirac Kandilleri

    İkisi de Recep ayında kutlanan Regâip ve Mirac kandilleri ve bu gecelerin kutlanması gerektiğine dair öne sürülen şeylerin de herhangi bir delili bulunmamaktadır. Özellikle tasavvufi eserlerde yer alan, Hz. Peygamber’in Regâip gecesinde ana rahmine düştüğü (!), Recep ayının ilk Perşembe günü oruç tutup gecesinde Regâip namazı adıyla bir namaz kılmanın sevap olduğu ve bu gecenin birçok faziletinin bulunduğu yönündeki rivayetlerin “asılsız” olduğu hadis âlimlerince belirtilmiştir.[15]

    Bir de halk arasında “üç aylar” olarak bilinen Recep, Şa’ban ve Ramazan ayları hakkında rivayet edilen: “Recep Allah’ın ayıdır, Şa’ban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” sözü hakkında âlimlerin çoğu “bu uydurmadır” demiştir. Ayrıca yine Recep ayının fazileti hakkında: “Kim o ayda şu kadar namaz kılarsa ona şu kadar sevap verilir, kim o ayda istiğfar ederse ona şu kadar ecir verilir.”şeklinde hadis diye rivayet edilen sözlerin hepsi mübalağadır, hepsi âlimler tarafından tekzip edilmiştir.[16] Özellikle Regâip gecesi ile ilgili olarak halk arasında meşhur olan Regâip namazıyla ilgili rivayeti, 1023 (h. 414) yılında vefat eden Ali b. Abdullah b. Cehdâm isimli Mekkeli sûfî bir zatın ihdas ettiği / ortaya çıkardığı kaynaklarda belirtilmektedir.[17] Yine kaynaklarda Regâip gecesiyle ilgili özel ibadet ve kutlamaların hicri 5. yüzyılda (miladi 11. yy) ortaya çıktığına ve bu gecenin ilk defa hicri 448 (m. 1056) yılında Kudüs’te, 480 (m. 1087) yılında da Bağdat’ta “kandil” olarak kutlanmaya başladığına dikkat çekilmektedir.[18]

    “İslam âlimlerinin büyük bir kısmı Hz. Peygamber, sahâbe ve tâbiîn dönemlerinde Regâip kandilinin bilinmediğini, kandil geceleri kutlanmasının diğer dinlerin tesiriyle ortaya çıktığını, dolayısıyla bu gecede özel bir ibadet yapmanın dinde yeni ibadet ihdası anlamına geleceğini, Resul-i Ekrem tarafından genel olarak bidatlerin yasaklanmasının yanı sıra Cuma günü ve gecesi özel bir ibadet yapılmasının da yasaklandığını[19], bu sebeple Regâip günü ve gecesinde muayyen ibadetler yapmanın dinen sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir.”[20]

    Yalnız Recep ve Şa’bân ayları hakkında bir kaç söz söylenmesi gerekmektedir: Recep ayı “dört haram ay”dan bir tanesidir. Diğerleri Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu ayların diğer aylara göre bir fazileti bulunmaktadır. Âlimler bu aylarda oruç tutmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Fakat Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashab-ı kiram’dan “özellikle” bu ayda oruç tutmanın faziletine dair herhangi bir sahih rivayet nakledilmemiştir.

    Şa’bân ayına gelince: Sahih rivayetlere göre Hz. Peygamber’in Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Şa’bân ayıdır.[21]Sahabeden Üsâme b. Zeyd (ö. 54/674) şöyle bir hadis rivayet etmiştir:

    “Resûlullâh, Şa’bân ayında tuttuğu oruç kadar hiçbir ayda oruç tutmamıştır. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Senin, Şa’bân ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tuttuğunu görmedim" dedim. O da şöyle buyurdu:

    “Şaban, Recep ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin Allah Teala’ya oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[22]

    O halde bu ayda oruç tutmanın Hz. Peygamber’in güzel bir sünneti olduğu rahatlıkla söylenebilir.



    4. Mevlid Kandili

    “Doğum yeri” ve “doğum zamanı” anlamına gelen Mevlid, Hz. Peygamber’in doğum günü kutlamalarına denildiği gibi aynı zamanda bu kutlamalarda okunmak üzere kaleme alınan eserlerin ortak adıdır. Hz. Peygamber, Ashâb-ı Kirâm, Emevî ve Abbâsîler dönemlerinde herhangi bir kutlama örneğine rastlanmayan Mevlid kandili, ilk kez hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır’da, Şii Fâtimî Devleti döneminde kutlanmıştır.[23]

    Eyyûbîler döneminde birçok tören ve bayram kaldırılmış; fakat Mevlid kutlamaları başta olmak üzere bunlar Erbil Atabegi Begteginli Muzafferuddin Kökböri (ö. 629/1232)tarafından büyük törenlerle yeniden kutlanmaya başlamıştır.[24] Fâtımîler dönemindeki kutlamalar daha çok devlet erkânı arasında olup resmi nitelikli iken Kökböri dönemindeki kutlamalara halkın da katılımı sağlanmış, büyük ziyafetler ve şölenler tertiplenerek adeta bir bayram havası estirilmiştir. Muzafferuddin Kökböri’nin bu kutlamaları yeniden başlatmasının ardında ise Musullu sûfi Ömer b. Muhammed el-Mellâ’ın bulunduğu belirtilmektedir.[25]

    Hz. Peygamber’in doğum günü olan bu günün/gecenin birtakım ibadetlerle kutlanmasına yönelik herhangi bir delil mevcut değildir.

    Ebû Şâme el-Makdisî, Şehâbeddin el-Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî ve Celâleddin es-Suyûti gibi bazı âlimler Hz. Peygamber’in dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, şiirler (mevlid gibi) okumanın güzel birer amel olduğunu söyleyerek, bu gibi Mevlid kutlamalarının “bid’at-ı hasene” (güzel bid’ât) sayılması gerektiğini söylemişlerdir. Mâlikî fakihi İbnu’l-Hâc el-Abderî, Ömer b. Ali el-Lahmî el-Fâkihânî, İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, Abdulaziz İbn Bâz ve Hammûd b. Abdillah et-Tuveycîrî gibi âlimler ise Mevlid kandili kutlamalarına “bid’at-i seyyie” (kötü bid’ât) gözüyle bakmış ve buna şiddetle karşı çıkmışlardır.[26]



    Değerlendirme

    Hz. Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hatta bir benzeri olmayan ve İslam’dan olmadığı halde sonradan ortaya çıkan ve ibadet kabul edilen görüş ve ameller, sünnete aykırı davranışlara bid’at denilir.

    Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Resûlullâh şöyle buyurmuştur:

    “İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”[27]

    “Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”[28]

    “Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.”[29]

    İmam Malik’in konuyla ilgili şu sözünü hatırlamakta da büyük fayda vardır:

    “Kim, bu ümmet içerisinde (din adına) geçmişte olmayan bir şey ihdas ederse (ortaya çıkarırsa) bu kişi, Hz. Peygamber’in Allah tarafından kendisine verilen risalet (elçilik) görevine ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü Allah Teala “…Bugün dininizi olgunlaştırdım; size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm...”(Mâide, 5/3) buyurmuştur. Bu yüzden, o gün din olmayan (dine dâhil olmayan) şey bugün de din olamaz!”[30]

    Sonuç olarak şunlar söylenebilir:

    Kur’an’da da sünnette de bugün geniş halk kitleleri tarafından kutlandığı şekliyle kandil gecelerine işaret yoktur.Mübarek kabul edilen bu geceler, Hz. Peygamber ve ashabından çok sonra (en erken 350 yıl sonra!) Mısır ve Kudüs’te kutlanmaya başlamış, daha sonra İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır.

    Bu kutlamalar İslam’ın bir emri veya bir tavsiyesi değildir.Müslüman toplumlar tarafından ortaya çıkarılmış ve bir “gelenek” haline gelmiştir. Osmanlı padişahlarından II. Selim döneminden itibaren ‘kandil’ adını alan bu geceler Müslümanlar tarafından mirâciye, regâibiye, mevlüt gibi çeşitli etkinliklerle ihya edilmiştir. Kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen bir şeyler eklemiş ve böylece bu geceler gelenekselleşmiştir. Neyin ibadet neyin gelenek olduğunun Müslümanlarca bilinmesi de elbette ki zaruridir.



    YAYIMLANDIĞI YER: Kitap ve Hikmet Dergisi, Nisan-Haziran 2015, Sayı: 9, s: 18-22.

    [1] Nebi Bozkurt, “Kandil”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c: 24, s: 300.

    [2] Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 2, 3, İtikâf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213, (1167).

    [3] Bir önceki dipnotta belirtilen hadislerde Resûlullâh Kadir gecesinin kendisine unutturulduğunu söylemiştir.

    [4]Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 5, Müslim, Îtikâf 8, (1175); Ebu Dâvûd, Salât, 318; Tirmizî, Savm, 73; Nesâî, Kıyâmu' l-Leyl, 17.

    [5] Tirmizî, Daavât, 84.

    [6] Halit Ünal, “Berat Gecesi”, DİA,İstanbul, 1992, c: 5, s: 475.

    [7] Tirmizî, Savm, 39; İbn Mâce, İkâmet, 191

    [8] Bkz: Tirmizî’nin Savm, 39’da bu hadisten sonra yer alan açıklaması ile Muhammed Fuad Abdulbaki’nin İbn Mâce, İkâmet 191’de yer alan açıklamaları.

    [9] Bkz: İbn Mâce, İkâmet, 191.

    [10] Bkz: Muhammed Fuad Abdulbaki’nin İbn Mâce, İkâmet 191’de yer alan açıklamaları.

    [11] Bkz: Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2. Bs., y.y., 1968, c: 4, s: 1678 (Duhân Sûresi, 2. ayetin tefsiri)

    [12] İbnu’l-Arabî, a.g.e., c: 4, s: 1678.

    [13] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, İstanbul, 1986, s: 188.

    [14] İhyâ, el-Mecmû ve el-Esrâru’l-Merfûa gibi kaynaklardan naklen: Ünal, “Berat Gecesi”, DİA, c: 5, s: 475.

    [15] Hamdi Tekeli, “Regâip Gecesi”, DİA, İstanbul, 2007, c: 34, s: 535.

    [16] Bkz: Yusuf el-Kardâvî’nin Recep ayı ile ilgili bir fetvası: http://www.islamonline.net/...FFatwaAAskTheScholar

    [17] İsmail b. Ömer İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, trs., c: 12, s: 16; Bozkurt, “Kandil”, DİA, c. 24, s: 301; Hamdi Tekeli, “Regâip Gecesi”, DİA, İstanbul, 2007, c: 34, s: 535.

    [18] Tekeli, “Regâip Gecesi”, DİA, c: 34, s: 535.

    [19] Müslim, Sıyâm, 146 (1143).

    [20] Tekeli, “Regâip Gecesi”, DİA, c: 34, s: 535.

    [21] Buhârî, Savm, 52; Müslim, Sıyâm, 176; Tirmizî, Savm 36; İbn Mâce, Sıyâm, 30.

    [22] Nesâî, Sıyâm, 70.

    [23] Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, c. 29, s. 475.

    [24] Özel, a.g.e., aynı yer.

    [25] A.g.e. s. 475-476. Ahmet Özel'in, tarihi kaynaklara dayandırarak naklettiği bilgilere göre Kökböri döneminde Mevlid kutlamaları için her yıl yaklaşık 300.000 dinar para harcanmakta idi. Bir dinar paranın 4,25 gr altına denk geldiği hesap edilirse Mevlid kutlamaları için sadece bir yılda 1 ton 275 kg altın gibi oldukça yüksek miktarlarda harcama yapıldığı anlaşılmaktadır.

    [26] Özel, a.g.e., s. 477-478; Özel, “Mevlid: Tarihi ve Dini Hükmü”, Dîvân İlmî Araştırmalar Dergisi, Bilim ve Sanat Vakfı, İstanbul, 2002/1, sayı: 12, s: 243-246.

    [27] Müslim, Cuma, 43.

    [28] Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7.

    [29] Müslim, Cuma, 43; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6.

    [30] Ebû Muhammed İbn Hazm, el-İhkâm, fî Usûli’l-Ahkâm, Dâru'l-Hadîs, Kahire, 1984, c: 6, s: 225.

    Yazar : Dr. Yahya Şenol
  • Pazar akşamından hepinize iyi geceler diliyorum ve pazartesiyi en güzel şekilde atlayabilmeniz için size sabır diliyorum; pazar günü işe gitmiş biri olarak ben pazartesiyi dört gözle bekliyorum, okul, ders ve kitap görmek istiyorum.
    Bugün size haftasonu bir çırpıda merakla okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, Stefan Zweig'tın psikolojik analizleriyde dolu ince bir roman. Diğer Stefan Zweig kitapları gibi en güzel yanı; anlatmak istediğini bir seferde anlatmıyor oluşu, size yaşanan olayın o anda ve sonrasındaki etkilerini de analiz edebileceğiniz zekice sahneler yaratıyor. Adeta sizi içeri çekiyor, kitaba bırakıyorsunuz kendinizi ve sayfaları hızla okumaya başlıyorsunuz. Göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor kitap, size düşünmek için çok fazla şey kalıyor.
    Kitap; evli ve iki çocuk annesinin 2 gün önce tanıdığı adamla birlikte kaçmasıyla birlikte yaşadıkları otelde büyük bir yankı uyandırmasıyla başlıyor. İnsanlar ikiye ayrılıyor: kadını küçümseyen, iki gündür tanıdığı bir adamla kaçmasına anlam veremeyenler ve onu yargılamayanlar. Bu iki grubun kavgasında benim ilk başta hemcinsim sandığım sonrasında erkek olduğunu kavradığım beyfendinin şu yorumları: "Eminim devlet adaleti bu konularda karar verirken benden daha katı olacaktır; genel ahlakı ve düzeni merhamet göstermeden korumak onu görevidir, dolayısıyla ona bağışlamak değil mahkum etmek düşer. Ama bir özel kişi olarak ben, neden kendi isteğimle savcı rolünü üstlenmem gerektiğini bilmiyorum. Savunma tarafında olmayı tercih ederim. Şahsen, insanları yargılamaktansa onları anlamak beni daha çok mutlu ediyor!" beni etkilediği kadar Mrs.C'yi de etkiliyor olacak ki yıllardır utanarak sakladığı 24 saatini anlatıyor bu adama.
    Mrs.C'nin 24 saatinde; kumar batağını, iyi niyetle başlayan davranışların nasıl berbat sonuçları olabileceğini, insanın kendini kurtarmak için başkalarını kurtarmaya ne kadar sıkıca bağlanabildiğini görüyoruz. Bir kadın olarak daha da önemlisi bir insan olarak bu kitapta kendinizi bulacaksınız; Stefan Zweig'tın bir erkek olarak nasıl bir kadının düşüncelerini bu kadar iyi dile getirdiğine ve nasıl böyle zamansız bir roman yazabildiğine şaşıracaksınız. İlk fırsatta Bir Kadının Yaşamından 24 Saat kitabını almaya ve vakit kaybetmeden okumaya davet ediyorum sizi. Okumuş olanlarla ise yorumlarda buluşalım

    Yazıya son vermeden önce size bir alıntı daha bırakıyorum: "…cebindeki son parayla buraya gelip oturduğunu, ortaya hayatını sürdüğünü ve şimdide tökezleyerek başka herhangi bir yere, ama kesinlikle hayatın dışına gittiğini görebilirdi. Ortada kazanç veya kayıptan çok daha fazla bir şey bulunduğundan hep korkmuş, ilk andan itibaren bunu sihirli bir şekilde hissetmiştim; yine de şimdi adamın gözlerinden hayatın birden kayıp gittiğini ve hala yaşam dolu yüzüne ölümün solgun gölgesinin düştüğünü görünce, içimde çakan kapkara bir şimşekle sarsılmıştım."

    Mrs.C benim, sensin, o; içimizden herhangi birisi
  • Mustafa Diyar
    Bugüne kadar; Hayatı ve içindekileri fazla ciddiye almasak iyiydi, daha mutlu olurduk belki. Evet en iyisi de bu.
    Haklıyken haksız konuma düşmenin girdabından kurtulduğumuz, dış dünyamız asayişinin dertlerine son verildiği, iç dünyamızın asayişinin de dilimizi , yüreğimizi kirletmediği huzurlu bir hayatı kim dilemez ki?
    Gülümsemek, sevmek. Kime kimi mi? Yok ettikleri insanlar ve güzellikler karşılığında , yarattıkları dünya cehenneminde yaşamayı hak eden kötüler dışında kalan tüm iyilere, iyileri. Kendimizi resetleyip yeni haftaya hazır ve nazır olarak başlama planları yapalım efendim.
    Vicdanımıza sımsıkı sarılalım her daim. Bizi terk etmesine müsaade etmeyelim. İçimizde fark etmesek de halen yaşayan çocuğu uyutmayalım, onun hep dürüst , neşeli bakan gözlerle ayakta durmasını sağlayalım . Üzmeyelim ağlatmayalım. Bizi biz yapandır yüreğimizin sözlüğüdür o.
    Top oynayan, ip atlayan çocukları mı gördük ? Bir an da olsa çocuk olup oynayalım onlarla, ip atlayalım. Titreyen aç kalan bir kediyi köpeği besleyelim. Sevmekten korkmayalım. Kalbimize kilit vurmadan tebessüm edelim insanlara minik bir çocuğun tüm masumiyetiyle. Gözümüze , gönlümüze perde indirmeyelim.
    Aynalara bakmaktan çekinmeyelim .Sevdiklerimizin yanı sıra, bizi sevmeyenleri de sevmeyi deneyelim.
    Anlayanlara selam olsun o vakit.
    Çocuk masumiyetinde keyifli okumalar.
  • Deizm tartışmaların odağını Prof.Dr.ihsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları ve Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu oluşturuyor. Öncelikle İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Prof.İhsan Fazlıoğlu, “15 Temmuz’dan bu yana üniversitedeki odama 17 başörtülü ateist öğrenci geldi” diyerek başörtülü üniversite öğrencileri arasında ateizmin yayıldığına dikkat çekerek meselenin önemine vurgu yapmıştı. Daha sonrasında ise Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü, imam hatiplerde görev yapan 50 din ve meslek dersi öğretmenini bir araya getirip “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay düzenlemiş. Bu çalıştayda, hocalara “İmam hatip gençliği ne âlemde” diye sorulmuş. Hocalar da karşılığında şu cevapları vermişler: “Mesela, imam hatiplerdeki din dersi öğretmenlerinin dinî bilgilerinin yetersiz olduğunu, çocukların derslerde sorduğu kimi sorular, donanımsızlık sebebiyle cevapsız kalıyor” demişler. Eğitim kalitesinin düşüklüğünden tutun Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı din dersi kitaplarının yetersizliğine kadar bir yığın konuda şikayetlerini sunmuşlar. Bunlara ilaveten “imam hatiplerdeki din ve bilimin çeliştiği düşüncesini besleyecek bazı dinî anlatımların öğrencilerde inanç problemlerine yol açtığını”, “İslam’ı anlatan kişiler arasında yaşanan tartışmalar ve sunulan dinî bilgilerdeki çelişkiler sebebiyle gençlerin din tasavvuru zedeleniyor” dedikten sonra “Bazı imam hatipli öğrenciler, tüm bunların sonucu olarak deizme kayıyor” tespitini yapmışlar.
    Hem Prof.Dr.İhsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları hem Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu özellikle dindar ailelerin çocukları arsında görülen dinden kopuşun gerçekliğin gösteren bulgulardır. Laik eğitim sisteminde iyi bir din eğitimi alamadıkları ve kafalarındaki sorulara ilişkin doyuru cevap bulamadıkları bir gerçek. İmam Hatiplerde okutulan kitaplardaki dinle ilgili çelişkiler, TV’lere çıkan yerli oryantalist-modernist ilahiyatçıların topluma dinle ilgili yaptıkları tutarsız açıklamalar ve Diyanet İşlerini Başkanlığı’nın halkı din hususunda sağlam ve doğru bilgilendirmemesi gençler dini algısını olumsuz etkiliyor, ve de böylelikle yaraya merhem olmaktan çok, yaraya tuz basılmış olunuyor. Tüm bunları hesaba katarsak her kafadan bir ses işiten ergen ve gençler adeta neye inanacaklarını şaşırmış durumdalar. Sen sağlam arı duru sudan beslemezsen başkaları ona çoktan kirli içirmeye çalışırlar, sonra avucumuzdan sabun gibi kayarlarsa vebali büyük olur.
    Gençlerimize sahip çıkmazsak yarın öbür gün ya şiddeti ilke alarak selefi-cihadcı (radikal) gibi olup herkesi tekfir eder, ya mezhepsiz bir mealci-tarihselci (modern) olup gelmiş geçmiş tüm alimleri beğenmeyip kendini mutlak müçtehit görerek aklına ve çağa uyduramadığı dini hükümleri inkar eder, yada diyalogcu, laik-seküler islamcı (ılımlı) olup dini vicdanına hapsederek dinsizler gibi yaşayıp yaptıklarına takiyye süsü verir. Dini ve geçmişte yaşamış alimleri tenkit etme öyle bir aşamaya gelmiş ki, bugün gelinen noktada çok acı bir tabloya şahit oluyoruz. Kuran’a abdestsiz dokunulabileceğini savunan ilahiyat talebesinin kendi kutsalına saygısı kalmamış, ibadet etmekten ayakları şişen selef alimlerini beğenmeyen ilahiyat talebesi sabah namazına kalkamıyor, ciltler dolusu eserler yazan İmam Buhari’yi, İmam Şafi’yi, İmam Gazali’yi ve daha nicelerini beğenmeyen ilahiyat talebeleri sözüm ona eline bir kitap alıp okumaktan acizler, Osmanlı’yı eleştiren, haremlik-selamlığa dikkat etmeden gittiği kızlı–erkekli sohbet bittikten sonra hocasıyla selfie çektirmek için can atan modern ve ılımlı bayan ilahiyat talebesi yabancı erkek görmesin diye kameraya arkasını dönen Osmanlı kadınını anlayamaz.
    Gündemdeki hararetli tartışmalara yakından bakılırsa, fikriyatı sekülarizm olan deizm dini Emperyalizmin keşif kolu olan Oryantalizm ve Siyonist Vatikan’ın Ilımlı İslam projesiyle beraber yürütülüyor. Buna bir örnek yurt dışından bir örnek de yurt içinden verebiliriz. Yurt dışı örneği RAND Corporation araştırma kuruluşuna ait. 2003 yılında CIA’ye ve Pentagon’a bağlı çalışan araştırma kuruluşu RAND Corporation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslâm:Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, ‘Türk İslâm’ı’, ‘Alman İslâm’ı’, ‘Arap İslâm’ı’, ‘Mısır İslâm’ı’, ‘Köktendinciler’, ‘Gelenekçiler’, ‘Modernist Müslümanlar’ ve ‘IIımlı İslâm’ gibi farklı türden islami anlayışları kategorik ayrıştırmaya tabi tutması Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir taktiğidir. Nitekim ABD ve müttefiki olan NATO ülkelerinin işgal ettikleri Ortadoğu haritasında, etnik ve dini (mezhebi) gruplara bölerek yeni uluslar, yeni dinler ve yeni mezhepler inşa edilmesi için bir stratejidir (Yıldırım Canoğlu, 21.Yüzyıl Haçlı Savaşlarında yeni Bir Tuzak:Ilımlı İslâm Cumhuriyeti, Umran Dergisi, Sayı:117, 2004, S:15-25). Yurt içindeki örnekse bizim yerli oryantalistlere ait. Yerli oryantalistlerin yaptığı iki çalışma dikkate şayan biri Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu öncülüğünde yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde Kur’an Araştırmalar Merkezi (Kuramer)’nin kurulması ve diğeri de Diyanetin Ankara’da organize ettiği “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası”na kendileri gibi oryantalist görüşlüleri çağırıp toplantı yapmaları. KURAMER batılı müsteşrik W. Montgomery WATT’ın yazdığı “Hz.Muhammed Mekke’de” kitabı yayına sunmuş, daha çok müslüman okusun da bu fikirlerden zehirlensin diye! İlginç tarafı çağırdıkları kişi Hamid Ebu Zeyd isimli Mısırlı bir teolog da katılmıştı. Tebliğlerin aynı yıl kitap hâline de getirildiği bu toplantıda Ebu Zeyd’in şu ifadelerine (c.I, s.441-442) dikkat kesilelim: “İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur’an’a, Sünnet’e ve İslâmî düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir. Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir. Kur’an bir sözlü iletim döneminden seçti. Tarih boyunca simdi okuduğumuz Kur’an gelişti. Hicret’e kadar Kur’an’ın yazılı ve sözlü hâlini kısıtlamaya çalıştılar. Okuduklarımızın Kur’an geleneğine dayandığını söylediler… Daha sonra savunmasını yaparken, sonsuz Kur’an denen kavramı buldular. Bunlara artık bir son verilmeli. Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri, tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben. Farz edin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik…”
    Mısırlı oryantalist Ebu Zeyd’in zihniyetine göre son kitap olan Kuran Kerimin’in Allah’ın kelamı, Allah’ın sözleri olduğu şüpheli, vahyin zamanla değişikliğe uğradığı, içerisinde Arap kültüründen iktibaslar olduğu ve son peygamber Hatemul Enbiya Hz.Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin de tartışmaya açık olduğu bildiride anlatılmıştır. İşin vahim olan tarafı bildiriye kulak veren hiçbir ilahiyatçıdan (sözüm ona bunlar halka din anlatacaklar birde) tepki gelmemiştir, neden tepki versinler ki? Kendileri gibi düşünen dine tepeden bakan, dini eleştiren oryantalisti kafalı arkadaşlarını çağırmışlar. Halbuki kainatın ve içindeki herşeyin Yaratıcısı kıyamete kadar Kuran-ı Hakim’i koruyacağını, kendi koruması altında olacağına teminat vermiyor mu? “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız.” (Hicr/9) İyice incelendiği zaman Ali Bardakoğlu, Hüseyin Atay, Mehmet Said Hatiboğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler, Ankara İlahiyat ekolü ve daha sayamadığım nice aynı görüşte olan ilahiyat akademisyenleri müslümanların geri kalmalarının altında yatan sebebin pörsümüş din olduğu, çağ atlamak için dinin yenilenmesi gerektiği söylemini ağızlarına sakız yapmışlar.
    Ümmetin bugüne kadar ve kıyamete kadar varlığının göstergesi ve aynı zamanda iskeletinin ana omurganı teşkil eden Ehli Sünnet anlayışını gelenekselci olarak yaftalama düşüncesi ilk olarak bu raporlardan çıktı; sonrasında oryantalizmin sözlüğüne geçti, buradan da bizim yerli oryantalistlerin dağarcığına eklendi. Bütün bu projelerin ortak noktaları 1400 yıldır Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiun nesli tarafından bize saf ve duru bir şekilde intikal eden Ehli Sünnet omurgayı çökertmektir, ümmet olarak buna sahip çıkmazsak vebalimiz çok büyük olacaktır. Tek çare, reçete bu yoldur, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dışındaki tüm dini anlayışlar ve akımlar bidat yollarıdır; Ehl-i Sünnet omurgası dinin saf ve duru hali olup bu bozulmamış, katıksız çizgi Hz.Peygamber Aleyhisselam’dan sonra Sahabe, Tabiun, Tebeuttabiun, Hadis imamları ve Mezhep imamlarının (Allah hepsinden razı olsun) gayretleri ve Allah’ın da inayetiyle bize kadar ulaşmıştır. Kim Peygamberin (a.s.) ve ümmetin ittifak ettiği bu kurtuluş yolundan yüz çevirirse dalalet ve sapıklığa düşeceği ayetle sabittir: “Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onun döndüğü yolda bırakırız, kendisini cehenneme koyarız, ne kötü dönüş yeridir orası” (Nisa/115)
    Hızla artan teknolojik yenilikler ve gelişmeler modern insanı albenisine kaptırmış, aldatıcı büyüsü onu maneviyattan koparmaya başlamıştır. Bahsedilen Modernizme entegre olan kapitalizme tutulmuş, hayatın anlamını yitirmiş, ruhları bunalımda olan genç nihilist kuşaklar başı boşluk içindeler; bu gençlere içi boşaltılmış usulsüz ve ilkesiz liberal din anlayışı altın kase içinde sunulmaktadır.
    Modern ilahiyatçılar ve entelektüeller dini modernitenin kucağına atarak bu çağa yenileyip formatlama peşindeler, modernist zihniyetle dini güncelleyip yaşadıkları laik medeni topluma uyarlama çabasında olduklarını görüyoruz. Esasında deizm, tanrıyı kabul edip sorumluluk hükümlerini içeren dini reddetmedir, yani deistler tanrının varlığını kabul etmekle beraber tanrının kendi köşesine çekilip yarattığı herşeyi başıboş bıraktığını bu yüzden de keyfince hayat süreceklerini, hesap vermeyeceklerini savunurlar. Eski Ortaçağ Avrupası’nda dini temsil eden kilisenin doğmatikliğini reddeden aklı putlaştıran rasyonalizm deizmi, daha da ileri giderek tanrının varlığını da reddeden bilim kutsayan pozitivizm ateizmi doğurmuştur. Genellikle liberalizm ve sekülarizme ilgi duyanlar deizme, sosyalizm ve marksizme ilgi duyanlar ateizme kayma eğilimindedirler.
    Ateistler, tabiatı yaratan bir yaratıcı olduğunu kabul etmediklerinden meyveyi verenin ağaç, dünyaya ısı ve ışık verenin güneş, suyu verenin yağmur vb. doğa olaylarını Allah’ı inkâr ederek açıklarlar.
    Deistlerse, güneşi ve ayı yaratan, gökten yağmur yağdıran vb. güçlerini aşan tabiat olaylarının arkasında İlahi bir gücün olduğunu inkâr etmiyorlar tıpkı Mekke müşrikleri gibi, lakin onların hayatlarını tanzim eden paralarını nasıl harcayacaklarından tutun da yeme içmesine, giyim-kuşamlarının nasıl olacaklarını kadar insanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her aşmasına müdahale eden islam dininin hükümlerini kabul etmeyecekleri aşikardır.
    Tekvini (yaratma) konuda değil de teşrii (kanun koyma, düzenleme) hususunda diretecekleri apaçık ortadadır. Deistler yaratıcıya inandıkları halde yaratıcının koyduğu helal ve haram olan hükümlerine inanmayıp sorumluluktan kaçarak kendilerince bir hayat yaşamak istiyorlar. Dinin eğitim, hukuk, siyaset ve ticaret dahil her alanda yaşanmadığı laik-seküler toplumda parçalı bulutlu bir hayat sürdüren kişiliği tam oturmamış muhafazakar bireyler bilgisayar ve cep telefonu vs. birçok teknolojik imkan ve internet ortamındaki bilgi kirliliğine de aldanarak karışık bir kafa yapısıyla herşeyi sorgulaması ve maneviyattan uzaklaşıp ahlaki zaafları olan temsiliyet noktasında iyi örnek olamayan dindarların hayal kırıklığına neden olması bu gençlerin deizme düşme nedenleri arasında olabilir.
    Etkileri ve neticelerini hesaba kattığımız zaman Mealciliği, Kuran tarihselciliğini ve Modern İslamcılığı, İslami Protestanlaştırmayı savunanlarla Ilımlı İslam ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar aynı değirmene su taşıyorlar. Çünkü sıraladığımız bu anlayışlar mevcut dini hükümlerin çok zor olduğu için gençlerde dine karşı bir mesafe ve soğumanın olduğunu iddia ederler ve çözüm olarak da dinde kolaylık ve dini hükümleri çağın şartların uydurma adı altında yenileşmeyi savunuyorlar. Mesela Ilımlı İslamcılar ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar içkili toplantıda kuran okutuyorlardı, başörtüye füruat diyorlardı, müslüman kadınla hristiyan erkeği evlendirmekte beis görmüyorlardı; yani takiyye adı altında islamın rükunlarını ve hükümlerini hiçe sayıp kolayca inkâr etmiş oluyorlardı.
    Kuran tarihselciliğini savunanlar akıl ve yorumlarıyla faiz, miras, zekât, kadının şahidliği ve hadlerin (hırsızlık yapana ve zina edene uygulanan cezalar) tarihsel olduğunu, o zamanki Arap toplumuna inmiş olup ve onları bağlayacağını yaşadığımız laik medeni topluma uygulanamayacağını söylerler. Bu zihniyet geri kalmamızın sebebi olarak Müslümanları değil de, islamın kendisini görmektedirler. Onlara göre sözkonusu bu geri kalmışlıktan kurtulmak için de çare dini yeniden güncellenmesi olup ancak böyle yaparak batı medeniyeti karşısındaki ezilmişlik psikolojisinden ve yenilmişlik duygusundan kurtulabiliriz iddiasındalar. Bakıldığı zaman meal üzerinden din tasavvuru oluşturmaya çalışan modernist - tarihselcilerin yukarıda sayılan islam hukukunun bazı hükümlerini bu çağa uymadığını söyleyerek çağdaşlık ve medenîlik adı altında inkâr ettiklerini görmekteyiz.
    Unutmayalım ki itikadı bozuk ve inancı zayıf Mealci, İslam Modernizmini ve İslami Yenileşmeyi (İslam Reformizmini) savunan zihniyetin inanç ve amel kopukluğu yaşadığı aşikardır. Eski ilahiyatçılardan aynı zamanda mealci olan küçük yaşlarda hafızlık eğitimi alan Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisinin deist olduğunu ballandıra ballandıra anlattığını ve yine Tevbe Suresi’nin son ayetini 19'culuk safsatasına uymadığı için reddeden bilimle de iştigal eden Edip Yüksel’in de deist olduğunu biliyoruz. Nitekim beş vakit namaz kılmadığı kendisine söylendiğinde yüzü kızaran tarihselci İlhami Güler ve abdestsiz namaz kıldırdığını bir marifetmiş gibi pişkin pişkin öğrencilerine anlatan mealci Mehmet Okuyan’ın, İslam bazı hükümlerinin bu çağa uygulanamayacağını söyleyen modernist Hayri kırbasoğlu’nun, Yaşar Nuri Öztürk’ten ve Edip Yüksel’den bir farkı olmasa gerek. Akidesi arızalı ve zayıf olan mealcilerin söylemi istemeden de olsa zamanla deizm ve ateizme kayıyor. Sadece bize Kuran yeter, peygambere, hadislere, sahabeye ve mezheplere ne gerek var diyen zihniyet sünneti inkâr ederek Peygamberi (a.s.) devreden çıkartıp aklınca istediği şekilde islami yorumlayıp anlamaya başlar; aslına bakılırsa mealcilerin söylemi Nüzul-u İsa’yı, Kabir azabı’nı, Miracı, Risaleti, Mucize’yi vb. islam akaidinde semiyyata taaluk eden esasları yada metafizik konularını beş duyu organıyla, aklıyla izah edemediği için inkâr eden rasyonalist deizmle benzerlik taşır, zamanla bu zihniyet Kuran’daki ayetleri de inkâra yeltenir ve sonunda hızını alamadan Allah’ı inkâr etmeye kalkışarak ateist olup çıkar. Allah muhafaza tıpkı islami iyi bilen müftü olmuş, diyanette görevlerde bulunmuş olan ateist Turan Dursun gibi kötü akıbete düçar olarak dinsiz olup çıkabilir.
    Bir toplumun çöküşü aile, din ve ahlakın bozulmasıyla olur. Aile kurumu çökmekte, ahlak zaten dibe vurmuş, ellerinde bir din kaldı bozmadıkları, şimdi ona saldırmaktalar. Maalesef dini bozmak için planlı yapılan projeler medya ve en çok da ilahiyatçılar tarafından destekleniyor. O yüzden itikadı sağlam ilahiyatçıların ya medrese eğitimi aldıkları yada tarikatle bağları oldukları unutulmamalıdır. Aksi durumda olan inancı bozuk itikadı arızalı ilahiyatçılar mal, makam, şan veya şöhret beklentisi uğruna islami anlattıkları için önce takvasını ve samimiyetini, daha sonrada temsil ettiği fikirlerini ve çizgisini terkettiğini müşahede etmekteyiz. Koca koca profesörlerin, yazar yada entellektüellerin elinde elif ba cüzü taşıyan küçük çocuk kadar imanı sağlam değil, makama, paraya ve şöhrete adanmış profesörlerin teslimiyetleri, samimiyetleri ve ihlasları da hakeza içten değil, pazarlıklı… Aradaki fark ne o zaman? Bilgileri o çocuktan belki katmer katmer fazladır, ancak imanları, inançları zayıf; bildikleriyle amel etmediklerinden dolayı dinin bütün konularını tartışmaya açarlar, sonrasında bu malayani ve kişiyi küfre götüren tartışmalar arasında imanları saman alevi gibi tutuşup kaybolur. Melekler gibi Ademe secde edeceği yerde ilk isyan eden iblis vari akıllarıyla Allah’a isyan eden bu zümreler; haşa dinde fazlalık, eksiklik yada yanlışlık mı var ki Allah’a din öğretmeye kalkışıyorlar? Allah azze ve celle Kerim Kitab’ında kendi dinini ikmal edip tamanladığını buyur muyor mu? “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”(Maide/3)
    Aklı tanrılaştıran deizm ve bilimi tanrılaştıran ateizm inkârcılık ve dinsizlik akımlarına karşı mukavemet edebilecek ilim, irfan, tarih, edebiyat, kültür ve gelenekten gelen köklerine bağlı; mayası sağlam, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini benimsemiş gençlerin yetişmesi elzemdir. Geleneğinden, geçmişinden kopuk bir geleceğin mümkün olmayacağı gözönünde bulundurulursa temas ettiğimiz hususların önemi bir kez daha anlaşılacaktır.
    Miletimizin selameti, ülkenin kurtuluşu din, maneviyat ve ahlak eğitimi almış nesillere bağlıdır. Bu nedenle gençlere din eğitimine ağırlık verilmeli, dini bilgi itikadı sağlam hocalardan öğrenilmeli yada sahih kaynaklara başvurulmalıdır. Yine yetişecek bu gençlere Kuran ve Sünnet merkezli sahih din anlatılırken nasıl bir dil ve üslup kullanılması gerektiği gözden geçirilmelidir.
  • Kur'an ve Sünneti beğenmeyip Modernistlerin Hindistan'da uydurduğu Kur'âniyyûn hareketinin Türkiye versiyonu olan Mealizm dinine mensup kişilerden bugüne kadar tesbit edebildiğim bazı akıl almaz fetvaları kaydettim.
    Yeni fetvalarına şahid oldukça ekleyeceğim, zira liste çok uzayacak gibi görünüyor...
    1. 'Peygamber de bizim gibi bir insandı' diyorlar.
    Bektâşi gibi, ayetten, "De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım..." kısmını okuyor;
    "...Fakat bana ilahınızın yalnızca bir tek ilah olduğu vahyediliyor..." kısmını okumuyorlar! (Fussilet 6)
    Yoksa siz de mi vahiy alıyorsunuz ey Mealistler?!
    2. 'Hayvanlarla ilişkiye girilmesini engelleyen bir ayet yok' diyorlar.
    Halbuki Kur’an, “...O (Resul) onlara iyiliği emreder, onları kötülükten nehyeder, onlara iyi ve temiz olan şeyleri HELAL, kötü ve pis olan şeyleri de HARAM KILAR...” buyuruyor. (A’raf 157)
    3. 'Gaz çıkarmak abdesti bozmaz' diyorlar! Kur’an’da yazmıyormuş!
    Oysa Resulullah aleyhisselatü vesselam yellenme ile alakalı şöyle buyurdu:
    “Biriniz karnında bir şey hisseder de ondan bir şey çıkıp çıkmadığını kestiremezse, ses işitmedikçe veya koku duymadıkça mescitten/namazdan çıkmasın.” (Müslim, Hayz, 99 (362) / Buhari, Vudû, 4, 36)
    4. 'Çocuklarımızı sünnet ettirmemizi emreden bir ayet yok' diyorlar.
    Oysa Allah, “Peygamber size NE VERİRSE onu alın, o sizi neden men ederse ondan sakının.” diye ikaz ediyor. (Haşr 7)
    Usaym b. Kelib'in babasından, onun da dedesinden naklettiği rivâyete göre, dedesi demiş ki:
    "Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam)'a geldim ve İslamiyeti kabul ettim. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdular:
    “Kendinden küfrün kıllarını at ve sünnet ol." (Ahmed İbn Hanbel III, 415; Ebu Davud, Tahare, 129)
    5. 'Zekat emri kırkta bir değildir!' diyerek zekat vermiyorlar. Bunun yerine küçük miktarda sadakalarla Allah'ı kandırdıklarını sanıyorlar.
    Oysa, "Allah'ın Resûlünde sizin için güzel bir örnek vardır." buyuran Kur'an, ‘Peygamberim ne kadar vermenizi söylerse, o kadar vereceksiniz’ diye ikaz ediyor. (Ahzâb 21)
    6. 'Sigara içmek orucu bozmaz, ayet göster' diyorlar.
    7. 'Çıplak kızlarla dans etmek helaldir, yasaklayan ayet yok' diyorlar.
    Bilakis Kur'an, "Mü’min erkeklere söyle, GÖZLERİNİ HARAMDAN SAKINSINLAR, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır." buyuruyor. (Nur 30)
    Bunlar Kur'ân'ı nasıl okuyor?
    8. 'Kızlarla el sıkışıp medeni olarak öpüşmemizi engelleyen bir ayet yok' diyorlar.
    Ama Kur'an, "Zinaya YAKLAŞMAYIN. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur." diye uyarıyor. (İsrâ 32)
    9. 'Ters ilişki helaldir' diyorlar.
    - Yâhu Resûlullah (aleyhisselatü vesselam), 'yapan mel'undur' buyurmadı mı?
    - 'Çıkk! Ben Peygambere inanmam, ayet göster!' diyor.
    10. Mucizelerin tamamını inkar ediyorlar.
    Oysa Kur'an, "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve 'süregelen bir sihirdir' derler." buyuruyor. (Kamer 1-2)
    O gün, müşrikler nasıl mucizeleri inkar ettilerse, bugün Mealistler de öyle inkar ediyor!
    11. Cuma namazlarına gitmiyorlar! Vakit namazlarına gitmiyorlar!
    “Peygambere uyarak şirk koşan bir cemaatin içinde ve müşrik bir imamın arkasında namaz kılınmaz” diyorlar.
    12. Bayram namazı kılmıyor, Cenaze merasimlerine gidiyor ama namaz için safa durmuyorlar! Eski sosyalistler gibi öylece yakınlarının tabutuna bakıyorlar.
    Kur’an’da olmadığı için şirk namazıymış bunlar!
    Peygamberimiz ve yüz bin sahabesi şirk işlemiş(!)
    13. ‘Flört haram değildir’ diyorlar. Evlenme niyeti olduktan sonra istediğin kadar gez, eğlen serbestmiş! Sen yeter ki niyetini düzgün tut(!)
    Özellikle zengin çocuklarının, bu yeni Mealizm mezhebini benimsemelerine şaşırmamalı...
    14. ‘Domuz eti yemek helaldir’ diyorlar!
    Yahudi ve Hristiyanların kestikleri yenilir ayetinden yola çıkarak, “onlar en çok domuz kestiklerine göre domuz da bize helaldir!” diyorlar.
    Oysa Kur’an, “Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı...” buyurarak, domuzun bu ümmete haramlığını tescilliyor.
    15. Ramazan’da Teravih namazı kılmıyorlar!
    Mealistlere göre teravih namazını Hazreti Ömer uydurmuş! Peki son Peygamberin kıldıkları neydi?! (sallallahü aleyhi ve sellem)
    16. Ramazan ve Kurban bayramlarını -Kur’an’da yazmadığı gerekçesiyle- kutlamıyorlar!
    Bayramlar geleneksel bir şeymiş! Dinde yeri yokmuş, sonradan uydurulmuşmuş...
    Hz.Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Medine'ye geldiğinde, Medinelilerin iki (bayram) günleri vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi.
    "Bu iki gün(ün mana ve mahiyeti) nedir?" diye sordu.
    "Biz cahiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!" dediler. Aleyhissalatu vesselam:
    "Allah, bu iki bayramınızı onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Kurban bayramı, Fıtır (Ramazan) bayramı" buyurdu..." (Ebu Davud, Salat 245, (1134); Nesai, Iydeyn 1, (3, 179)
    17. Kelime-i Şehadet söylemenin şirk olduğunu söylüyorlar!
    Mealcilere göre, müslüman olmanın şartı olan şehadet, bir şirk aracı! Peygamberimize düşman oldukları için, Allah adının yanına Muhammed isminin bulunmasına tahammül edemiyorlar.
    Oysa Allah, Kur’an’daki yüzlerce ayetinde, “Allah ve Resulü...” diye söze başlıyor.
    Şu halde, Allah bize, kendisine şirk koşmamızı mı emretmiş oluyor?!
    Şu ayete bakın ki, Allah Teala, Resule itaat etmeyeneleri, ‘kafirler’ olarak tanımlıyor:
    “(Ve yine) de ki: “Allah’a ve Rasule itaat edin; eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kafirleri sevmez.” (Al-i İmran 32)
    18. Eski insanların uzun yaşadığını inkar ediyorlar! Nuh aleyhisselam'ın 950 yıl yaşadığı yalanmış!
    Halbuki Kur'an şöyle buyurur:
    "Andolsun ki biz, Nuh'u kendi kavmine gönderdik de, O, dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Sonunda, onlar zulümleri­ni sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi. Fakat biz, O'nu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık." (Ankebut 14-15)
    19. Kâbe puttur! Kâbe’yi tavaf etmek şirktir diyorlar!
    “ Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.” (Hacc 29)
    Allah, burada Kâbe’yi tavaf etsinler diyor. Allah, bize şirk koşmamızı mı emrediyor!
    “Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik.” (Hacc 26)
    Bu ayette ise, Kâbe’yi tavaf edenleri namaz kılan, rüku ve secde edenlerle beraber evine misafir gelenler olarak betimliyor...
    20. “Kadınlar, hayızlı günlerinde namaz da kılar, oruç da tutarlar” diyor Mealistler!
    Oysa; Bir kadın Hz.Âişe’ye sordu: “Hayızlı kadının hayızdan temizlendikten sonra hayız zamanında kılamadığı namazları kaza etmesi gerekir mi?” Hz.Âişe şöyle cevap verir: “Sen Haruriyye misin (Haricilerden misin?) Biz Peygamberin (aleyhisselatü vesselam) yanında hayız âdetini görürdük, sonra temizlenince guslederdik. Peygamber, namazı kaza etmemizi bize emretmezdi.” (İbni Mâce, Taharet: 119)
    21. “Abdestsiz de Kur’an’a dokunulabilir”, “Hayızlı kadın da Kur’an’a dokunabilir” diyorlar.
    Oysa Allah Teala: "Ona (Kur'ân'a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez" buyurur. (Vâkıa 79)
    Oysa Resulullah aleyhisselatü vesselam şöyle buyurmuştur: "İddetli kadın ve cünüp olan, Kur'ân'dan hiç bir şey okuyamaz." (Tirmizî, Tahâre, 98; İbn Mâce, Tahâre, 105)
    22. Yahudilerin ve Hristiyanların da cennete gideceğini söylüyorlar!
    Mealciliğin bir Vatikan projesi olduğunun belki en önemli delili bu fetvalarıdır. İslam’a ve son Peygambere inanmalarına gerek yokmuş kurtulmaları için!
    Oysa Allah, Kur’an’da onlar hakkında şöyle buyurur:
    “Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli (Yahudi ve Hristiyanlar) ile Allah'a ortak koşanlar (putperestler), içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.” (Beyyine 6)
    23. ‘Peygamberin helal kılma ya da haram kılma yetkisi yoktur’ diyorlar!
    Oysa Allah şöyle buyurur:
    “...Allah’ın ve RESULÜ’NÜN HARAM KILDIĞINI haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)
    Allah’a din öğretenlere yazıklar olsun!
    24. ‘Kandil kutlamak şirktir’ diyorlar lakin Yılbaşını kutluyorlar!
    Oysa Resulullah aleyhisselam buyurdu:
    “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o, onlardandır.” (Ebu Davud
  • HİÇ DÜNYADA böyle bir şey gördünüz mü?1938’de vefat etmiş bir LİDERİN bu kadar tartışıldığını, her gün köşe yazılarına konu edildiğini, taraftarlarıyla karşıtlarının kanlı bıçaklı olduğunu hatırlıyor musunuz?Dünyada böyle bir örnek var mı?

    Amerikan basını kendi liderlerini unutmuş, durmadan Atatürk’ü yazıyor, Fransız basınında De Gaulle’den çok Atatürk adına rastlanıyor, Britanya’da adı, Churchill’den fazla geçiyor.Bu size garip gelmiyor mu?

    Dertleri onun tarihteki rolünü anlamak mı (bize bu kadar meraklı olduklarını hiç sanmıyorum), yoksa işin içinde başka bir iş mi var?Birazcık aklı olan herkes, bu işin durup durup neden köpürtüldüğünü merak etmez mi?Eder elbette.

    İşte benim cevabım: TÜRKİYE CUMHURİYETİ anormal şartlar altında oluşmuş bir ülkedir. İmparatorluğun Batı tarafından planlı bir şekilde çökertilmesinden sonra Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya’daki Müslüman Osmanlı tebaası, son kale olarak Anadolu’ya göçtü. Bu insanların kültürleri, adetleri, yaşam biçimleri farklıydı. Bu büyük farklılıklar, Anadolu’da zaten karmakarışık olan etnik ve dini yapıya eklenince, acayip bir karışım doğdu.

    O ‘karışımın hayatta kalabilmesinin ve bir arada yaşayabilmesinin tek şartı, yeni bir ULUS ve yeni bir devlet oluşturmaktı.”Bu iş başarıldı ama Batı’daki gibi, zaten var olan homojen bir ulus, bir devlet yaratmadı.Tam tersine, yeni devlet bir ulus yarattı.Bu karmakarışık yapıdan bir ulus yaratan iradenin başında ise MUSTAFA KEMAL vardı.

    İstedikleri tek bir şey var,Mustafa Kemal Atatürk’ü, HİTLER gibi bir cani haline getirmek.Çünkü bunu başardıkları gün, TÜRKİYE CUMHURİYETİ gayrı meşru hale gelecek.BİLİRSİNİZ; CAMİLERDE kubbeleri bir tek kilit taşı tutar. Bu taşı çekerseniz, ona yaslanmakta olan diğer taşlar gümbür gümbür çöker.

    MUSTAFA KEMAL bu Cumhuriyetin KİLİT TAŞIDIR. Çünkü devlet ve ULUS onun iradesiyle kurulmuştur.Cumhuriyeti yıkmak isteyenler ise bu gerçeği, yani ülkenin Aşil topuğunu çok iyi bilmektedirler.

    Şimdi oyunun bu son perdesi oynanıyor. MUSTAFA KEMAL’İ İTİBARDAN düşürme gayretleri sergileniyor.Bir devrim döneminde ortaya çıkan bütün fenalıklar, suçlar, kabahatler ona yüklenmeye çalışılıyor.Bu da başarıldığı gün, bilin ki Türkiye Cumhuriyeti çökmüştür.

    Bazı mesajlarda bana diyorlar ki: “Yahu bu rejim sana kötülük etmedi mi, ordu genç yaşında seni hapislerde süründürmedi mi,evini barkını yıkmadı mı, mahkemeler seni yargılamadı mı, albümlerini yasaklamadı mı, merkez basın seni kaç kere linçe tabi tutmadı mı? Nasıl olur da bu düzeni savunursun?”Hayatım bu zulüm rejimine karşı mücadele ederek geçti. Ama hükümetlere, CUNTALARA, karşı mücadele etmek başka, ülkeyi yıkmaya çalışmak başka. Ben hiçbir zaman ‘VATAN HAİNİ” olmadım.

    O CUNTALARDAN, GENERALLERDEN, BAŞBAKANLARDAN, polis şeflerinden çok daha fazla sevdim bu memleketi.Karşılıksız sevdim, kötülük gördüğüm halde sevdim. Gerçek yurtseverler bizleriz.Bu yüzden; ÜLKEYİ YIKMAK için MUSTAFA KEMAL’İ itibarsızlaştırmak oyununa karşı çıkıyorum.

    Siz 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, ordu yüzüne Kemalist maskesi takmışken benim hiç Atatürk’ten söz ettiğimi duydunuz mu?Elbette duymadınız. Çünkü o zaman iktidar kendisine Kemalist diyen zalim bir grubun elindeydi.

    Atatürk’ü övmek ödüllendiriliyordu, buna tenezzül edemezdim.Ama şimdi oyun farklı. DÜN MUSTAFA KEMAL’İ eleştirmek tehlikeliydi, bugün ise onu SAVUNMAK.Ama benim de, tehlikeli bile olsa gerçeği söylemek gibi bir huyum var.

    ZÜLFÜ LİVANELİ.