Mahalle yapımızda sokaklar dardır, evler birbirine yakındır. İnsanları birbiriyle buluşturan çeşmeler, küçük meydanlar, mabetler vardır. Ölçekler devasa olmadığı için insanın insana yakınlaşması,insanın insana dokunması, değmesi, birbirini görmesi, hissetmesi de kolaylaşmıştır.
Nitelikli okumalar insana bereketli kapılar açar. Flanör ruhu makro ve mikro ölçekler arasında gidip gelirken her gün bir şeyler keşfetmemize imkan tanır.
Son kertede ister siyasallaşmış "önce" olsun ister depresif "sonra", bireyler her zaman tarihin içinde yaşarlar; mukayese edilemez ölçekler sorunu, onlara yüklenen anlatılardan bağımsız şekilde her iki dönemde de varlığını sürdürür.
"Fazla büyük"le yüzleştiğimizde aslında "fazla kısa"yla yüzleşmiyor muyuz, yani büyüklüğü ölçmek için "ışık yılı" gibi ölçekler icat eden kendimizle, zihnimizle? Aynısını sen de söylüyorsun. Ama demek istediğim, büyüklükler bizim
icadımız, Varlığımızın parçası.
O halde, Spinoza'yı takiben, farz et ki varolan her şey bir bütün oluşturduğu için bölünmez, bu durumda büyüklüğü yüzleştiğimiz bir şeyden ziyade bizi çevreleyen, içeren bir şey olarak görürüz. Sanatın bize sunmaya çabaladığı gizem de budur.