Elime bir mandalina alıyorum ve birden, yemek yemeyi tümüyle bırakmadan önce, bir dilimini acı içinde yediği son meyve olduğunu hatırlıyorum. Ve mandalina artık sadece mandalina değil.
boşuna bu öfkeli seller
ve inatçı, kurak keder:
Çeviremiyoruz bir dilden
ötekine, gökyüzüyle yeryüzü
arası donmuş acılı
bir kelimenin
bizi kendimizde mıhladığı
durumu.
Kimin ulağıyım öyleyse ben
ki unutuyorum durmadan
taşıdığım bildiriden
taşan bu hırçınlığı?
Bilebilir miydim,
bilebilir miyim bugün
yarın
bir gün başlayan,
bir gün başlamış
taşkınlığı hızlandıran
ölçüyü kim
nasıl durdurabilir
gecikmeden?
Köpük köpük soruyum işte ben:
Bir an olsun ara
vermeden koşup gidiyor
içimdeki kuzgun akı
ve geçiyor yanımdan
umarsız , kilitli, şaşkın
mevsimler ve koşullar.
Geçiyor yapayalnız adamlar
ve aileler, kavimler ve
biribirine karışmış
Sanma ki derdim güneşten ötürü;
Ne çıkar bahar geldiyse?
Bademler çiçek açtıysa?
Ucunda ölüm yok ya.
Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten
Güneşle gelecek ölümden?
Ben ki her Nisan bir yaş daha genç,
Her bahar biraz daha aşığım;
Korkar mıyım?
Ah, dostum, derdim başka…
Artık tutunacak kimsen kalmadı,
Nasıl biliyorsan öyle düğümle zamanı.
Bütün ölümleri gör,
Birini evlat edin kendine.
Oysa sen, boş bir kabın taş darası,
Yine de denkleştirip gidiyorsun hayatı.
Tuzağa yem, hançere bağ oluyorsun.
Zehire katıyorlar seni, şair ne duruyorsun?
Gemilere bin, trenlere atla,
Kimsenin umursamadığı, hiçbir işe yaramayan
Kaldır şu gereksiz tanıklığı ortadan.