• Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
    Düşüncemizin katlanması mı güzel,
    Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
    Yoksa diretip bela denizlerine kaşı
    Dur, yeter! demesi mi?
    Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
    Bitebilir bütün acıları yüreğin,
    Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
    Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
    Çünkü o ölüm uykularında,
    Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
    Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
    Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
    Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
    Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
    Sevgisinin kepaze edilmesine,
    Kanunların bu kadar yavaş
    Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,
    Kötülere kul olmasına iyi insanın
    Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
    Kim ister bütün bunlara katlanmak
    Ağır bir hayatın altından inleyip terlemek,
    Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
    O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
    Ürkütmese yüreğini?
    Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
    Çektiklerine razı etmese insanı?
    Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
    Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
    Yürekten gelenin doğal rengini.
    Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
    Yollarını değiştirip bu yüzden,
    Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
    William Shakespeare
    Sayfa 71 - Hamlet
  • Nietzsche de babaannem de kabirlerine yalnız girdiler; her şeyi arkalarında bırakarak. Nietzsche, "Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum," derdi. Babaannemse, "Ben varken her daim ölüm var,ölüm varken ben her daim var olacağım."

    Nietzsche yanılmıştı.Zannettiği gibi, ölüm geldiğinde kendisi yok olmamıştı.
  • İngiliz edebiyatının klasikleri arasında yer alan Emily Brontë’nin bu romanı, yazarın tek romanı olup hem romantizm akımının hem gotik unsurların hem de Victorya döneminin edebi özelliklerini yansıtmaktadır. Bu romanda yazarın hayatına yönelik ipuçlarına da rastlamaktayız. Yazarın yaşamında gerçekleşen peş peşe ölümler, kilise mezarlığına bitişik taş evi, yaşadığı çevrenin ona vermiş olduğu yalnızlık duygusu, genç yaşta kendisine bir fantezi dünyası geliştirip böylesine dönem dışı ve yenilikçi bir eser doğurmasına sebep olmuş.

    Kitabın yorumunu yaparken sadece kitabı aktarmak, özetlemek ve bununla yetinmek istemiyorum. Kitap ile birlikte aynı zamanda kitabın birçok eleştirisini, yorumunu, kadın temasının işlenişi üzerine çalışmaları ve incelemeleri de okudum. Kitaptan naçizane çıkarımlarımı ve okuduğum eleştirilerden sonra beni en çok etkileyenleri biraz toparlamaya çalıştım.

    Romanın hikâyesi evin hizmetçisi Nelly’nin, Heathcliff ve Catherine'in hikâyelerini bir kış gecesi masalı tadında Bay Lockwood’a anlatmasıyla başlıyor. Romanda olayları ve durumları okura ileten, yazarın anlatımı teslim ettiği “bu gözlemci anlatıcı ve bakış açısı” benim çocuksu bir zevk ile daha heyecanlı ve keyifli şekilde kitaba takibimi sağladı.

    Sosyal geleneklerin, baskıların, katı kuralların, değer yargılarının ve muhafazakârlığın ön planda olduğu Victoria döneminde kadının yeri ve toplum içinde üstlendiği görevler dönemin romanlarında yansıtılmış ve iki zıt kadın tipi oluşturulmuştur. Erkek yazarların romanlarında yansıttıkları ‘melek’ kadın tipi, Victorya döneminde arzu edilen ve olması beklenen kadın rolünü yansıtırken – kendi isteklerinden ziyade kocasının ve çocuklarının mutluluğunu düşünen, sessiz ve her şeye boyun eğen – ‘şeytan’ tipi ise Victorya sosyal normlarının dışına çıkarak sosyal ve ahlaki erdemlerden uzak, kendi başına toplumda var olmaya çalışan ve aile değerlerinden yoksun kadın tipidir. Erkeğin egemen olduğu böyle bir toplumda, kadının özgürleşme, kendi seçimini uygulayabilme ve gerçek aşkı bulma girişimleri toplum tarafından isyankârlık ve başkaldırı olarak nitelendirilmiştir.

    Romanın baş kadın karakterlerinden olan Catherine de o dönemin kız çocuklarına nazaran çocukluğundan itibaren kendi başına buyruk, söz dinlemeyen, kendi isteğine göre tavır sergileyen bir çocuk olarak anlatılır. Ancak Catherine kendi öz benliğini özgürce yaşayamamaktadır. Bu baskıcı ortam dolayısıyla topluma kendini kabul ettirebilmek ve farklı görünmemek için bir persona yaratmaya mecbur bırakılmıştır. Victorya kadını üst mevkiye sahip bir erkekle evlenerek yaşam koşullarını iyileştirme fırsatına kavuşmak ister. Sosyal kısıtlamalar, yaptırımlar ve belirlenmiş olan cinsiyet politikaları yüzünden, yaşamı boyunca kendinden daha alt seviyede olan Heathcliff’i eş olarak seçemeyen Catherine de yaşadığı toplumun kadını gibi davranır ve komşu malikânede yaşayan zengin ve genç Edgar Linton ile bir evlilik yapar. Edgar ile evlendiğinde varlıklı yaşama, güce ve aşka kavuşacağı gibi yanlış hislere kapılan Catherine asla Heathcliff’i sevmekten vazgeçmez.

    Bay Earnshaw’un Liverpool gezisinden dönüşü sırasında kimsesiz bir çocuk olarak eve getirilen Heathcliff, çevrenin gözünde yabancı, buluntu bir çocuktur Başından itibaren ev halkı tarafından benimsenmez ve dışlanır. Romanda Heatcliff’in davranışları oldukça asi, acımasız ve Catherine dışındakilere karşı öfkelidir. Ancak Heatcliff’in böyle biri olmaktan başka şansı var mıydı ki? En başından beri dışlanan, kimsesizliği vurgulanan, değer görmeyen, şiddet uygulanan, çocuk işçi olarak kullanılan sömürülen bir çocuktu. Ruhsal ve bedensel olarak çocuğu çaresiz hissettiren bu travmalar ruhsal yapıyı derinden sarsar. Çocukta bu yöntemi modelleyerek sosyal hayatında şiddet kullanır ve onu böyle istismar etmiş kişilere karşı öfke duyar. Bence ezberletilmiş biçimde bu adam bir iblis ya da bu kadın günahkârdır demek yerine psikolojik alt metinleri ve toplumsal dönemin şartları içerisinde değerlendirildiğinde roman kahramanları bu açıdan oldukça tutarlı ve güçlü karakterize edilmiş.

    Getirildiği bu evde ona sahip çıkan ve kalbini açan tek kişi Catherine olur. Böylesine dışlanmış, nereden geldiği, ailesinin kim olduğu bilinmeyen Heathcliff’e âşık olan Catherine toplumun koyduğu ahlaki ve etik kurallara uymadığı için o da toplum tarafından günahkâr ve kötü olarak addedilir.

    Catherine istediği aşka kavuşmasına izin vermeyen Victorya gelenekleri, değer yargıları ve sosyal baskıdan kurtulmak için ölümü seçer. Yaşadığı toplumun kuralları gereği, toplumun gözünde ne kadın ne anne nede eş olabilen Catherine öldükten sonra gerçek aşkı olan Heathcliff’e ancak romanın sonunda kavuşabilir. Ölüm her iki karakter için aşklarını sonsuzlukta yaşayabilecekleri bir kurtuluş yolu olarak sunulmuştur. Romanda iki başkahraman da ölür ancak köy halkı hem Heathcliff’in hem de Catherine’in hortladıklarına inanırlar.
    Bu eseri ikinciye okuyorum ve aldığım tat hiç değişmedi.Yine çok güzel.Kitabı henüz okumayan okurlara tavsiyemdir.
  • bütün acılar korkaktır, yaşama karşı duyulan aşırı arzu karşısında acı geriler; çünkü yaşama arzusu, düşüncelerimizde var olan ölüm arzusundan çok daha güçlü şekilde bedenimizin her zerresinde mevcuttur.
  • "Kader deyince sadece doğum ve ölüm gelmemeli insanın aklına. O arada yaşanan bir hayat var. O hayatın bir rengi, bir tadı var. İşte bizim değiştirmemiz gerekenler bunlar."
  • Ancak, insanın günleri hep sayılıdır.
    Onların ettikleri hep boştur.
    Sen daha burada iken bile ölüm seni korkutuyor.
    Yiğit ruhunda bulunan kuvvetin öyleyse sana ne faydası var?
  • Bütün acılar korkaktır, yaşama karşı duyulan aşırı arzu karşısında acı geriler; çünkü yaşama arzusu, düşüncelerimizde var olan ölüm arzusundan çok daha güçlü bir şekilde bedenimizin her zerresinde mevcuttur.