• On altısında pembe beyaz bir kızcağızdı,
    Bir de kalkmış allık sürerdi.
  • Son bir kez dönüp bakayım size,
    Ey o kurtlar yatağı, yere batası surlar!
    Koruyamaz olun Atina'yı!

    Analar, utanç nedir bilmez olun!
    Çocuklar başkaldırsın büyüklerine!
    Köleler, soytarılar atın başınızdan!
    O ağır başlı, kırık alınlı senatörleri,
    Sıkı yönetin devleti onlar yerine!

    Körpe bakireler, açın kuçağınızı hemen herkese,
    Ana babalarınızın gözleri önünde hemde.
    Müslifler, sıkı tutun elinizde kalanı;
    Borç ödemektense çekin bıçaklarınızı
    Kesin gırtlağını alacaklılarınızın!

    Başı bağlı köleler, çalın çalabildiğiniz kadar!
    Asıl eli uzun hırsızlar
    O kerli ferli efendilerinizdir sizin;
    Kanun yoluyla soyup soğana çeviriyorlar milleti!

    Hizmetçi kız, git, gir efendinin yatağına;
    Kerhaneliğin biridir o senin hanımın!
    On altısında delikanlı, al koltuk değneğini,
    Dağıt beynini yürüyemez olmuş yaşlı babanın!

    Saygı, korku, tanrılara inanç, barış,
    Hakseverlik, doğruluk, dirlik düzenlik kaygısı,
    Gece rahatlığı, iyi komşuluk, eğitim, görgü,
    Sanatlar, Zanaatlar, yükselme basamakları,
    Gelenekler, töreler, yasalar allak bullak olun;
    Tam tersiniz neyse ona dönün hepiniz!

    Sonu gelmez bir kargaşalık sarsın dünyayı.
    İnsanları kıran korkunç salgınlar,
    En belalı, en zehirli ateşinizle
    Üşüşün üstüne bu içinden çürümüş Atina'nın

    Soğuk yeller girsin senatörlerin kemiklerine,
    Elleri, belleri tutulsun vicdanları gibi!
    Taşkınlık, serserilik öylesine işlesin ki
    Gençlerin beynine, iliklerine,
    Ahlak yollarının tam tersine saldırıp
    Cümbüş ırmaklarına atılsınlar.

    Kaşıntılar, çıbanlar, öyle derin kazın ki
    Atinalıların gögsünü, bağrını,
    Birer cüzzam tarlasına dönsün hepsi.
    Solukları hastalık üfürsün soluklarına;
    Dostlukları zehir olsun!

    İğrenç şehir, çıplak bir bedenle çıkıyorum senden!
    Al şunu da, bütün lanetlerimle birlikte!
    Ormanda yaşaycak artık TIMON
    En yırtıcı canavarlar bile
    Daha insaflı gelecek ona insanoğlundan!

    Tanrılar, bütün tanrılar, duyun sesimi;
    Kahredin bu duvarların içinde, dışında
    Yaşayan bütün Atinalıların hepsini
    Artsın TIMON'un hınçı yaşı ilerledikçe
    Bütün insan soyuna, efendisine de, kölesine de!
    AMİN !


    William SHAKESPEARE
    (Atina'lı Timon, sahne 4)
  • 1975 Yılı, On Aralık Çarşamba sabahı saat sekiz. Ankara'da, Refet KÖRÜKLÜ Beğ'in Küçükesat'taki evinin önündeyim. Birlikte otomobille İstanbul'a gideceğiz, bekliyorum. Ayrıca Adalet Hanım ve Faruk Çil Beğ de gidecekler. Arabanın aynasındaki arızalı vidayı tornavidayla sıkıştırmağa uğraşıyorum. Ayna birden fırlayarak düştü, kırıldı. Kırılan aynanın parçalarını topladıın. Fakat fena halde bozulmuştum. Bir felaket habercisiydi bu ... O anda bir sürü kara düşünceler kafamı sardı. Bir an İstanbul'a yalnız gitmeği düşündüm. Hava bozuk, yollar karlı ve tuzlu, tehlikeli bir yolculuk olacak. Bana bir hal olabilir! Neden arkadaşlarımı sürüklemiş olayım? Kararsızım .. Refet Beğ'e kıyamıyorum. Götürmesem belki kırılacak!...
    İşte bu kararsızlık içinde kırık aynayı bir beze sararak, torpido gözüne koydum. Allah'ın yüceliğine sığınarak yola çıktık. Ne hazin bir tesadüftür ki, aynanın kırıldığı anda ATSIZ Hoca 'ya da kalp krizi gelmiş!!
    On gün önce Ankara'ya dönerken Hoca'ya uğraınıştıın. Yanımda çocuklar da vardı. Onları arabanın içinde bırakarak, Rahmetli'nin bulunduğu daireye çıktım. Zili çaldımm. Kapıyı kendisi açtı. Karşısında beni görünce sevindi: "Buyur, içeri gir'' dedi. "Girmeyeyim, Ankara'ya gidiyoruz; çocuklar arabadalar, size vedaya geldim" dedim. Birden itiraz etti: "Hayır, sizi ben yolcu edeceğim" dedi. Yeni elbiselerini giyinmiş olarak geldi. Çocuklar O'nu görünce hemen arabadan indiler. Rahmetli, hepimizle ayrı ayrı vedalaştı. Torunum Selenge'yi kucağına alıp okşadı, sevdi. Benim boynuma sarılıp, yanaklarırndan öptü. İlk defa boynuma sarılıp öpüyordu. Hiç adeti değildi! Gayet sıhhatli ve neşeli görünüyordu. Aklıma bir şey gelmedi. Meğer bu hazin vedalaşma, ebedi yolculuğa bir işaretmiş ... Bunu birkaç ay önce yazdığı, "Sona Doğru" isimli şiiriyle de bize bildiriyordu.
    Akşamın saat altısında Bostancı'ya geldik. Hoca'nın evinin elli metre yakınından geçerken herşeyden habersiz, aramızda konuşuyoruz. "Yarın Hoca'yı hep birlikte ziyaret ederiz. Şimdi rahatsız etmeyelim" dedik ve birbirimizden ayrıldık.
    Ertesi günü saat 14.30'da Refet Beğ öğrenmiş Hoca'nın ağır hasta olduğunu; bildirince hemen aynayı hatırladım ve ürperdim. Gelen hastalık haberiyle kırılan ayna arasında bir yakınlık kurmağa çalışıyordum. Yarım saat içinde Sultanahmet'ten, Bostancı'ya vardık. Saat 15.00'de ATSIZ
    Hoca'nın evine geldik. Kapıyı Kamuran açtı. Kaniye postahaneye gitmiş. Hoca'nın durumunun ağır olduğunu, Buğra'dan mektup beklediğini öğrendik. Doktor, Hoca'ya konuşmayı menetmiş .. Biz bu yasağı duymamış görünerek, Refet Beğ'le odasına girdik. Hoca bitkin bir halde yatıyordu. Geçmiş olsun diyerek, bir iskemleye ilişir gibi oturduk. Bizi görünce gülümsedi. Teşekkür etti. İlk sözü: "Çok sancım var, tahammül edemiyorum" dedi. Alçak sesle devam etti: "Doktor Koroner yetmezliği diyor. Keşke enfarktüs olsa" dedi. Mektubunu alıp almadığımı sordu, "Aldım." dedim. Bir gün önce gelen doktor, kalp mütehassısıymış: saat l6.00'da yine gelecekmiş, oksijen verilmesini söylemiş ve gitmiş.
    Talebesi Makine Mühendisi Adnan Besen Beğ, bir yerden oksijen verme cihazı bulmuş, getirmiş. Nasıl takılacağını Reşide Yenge biliyor, onu bekliyoruz. Bu arada Hoca'ya yaklaşarak sordum: "Bu krizin gelmesine sebep ne, üzücü bir şey mi oldu?'' Elini manalı ve sert bir şekilde sallayarak: "Muzaffer; kaç tane. neler neler!."
    Pazartesi günü bir ahbabına gitmiş. Orada birisiyle sert bir münakaşaya tutuşmuş, ona çok sinirlenıniş .. Üzülmüş de ....
    Bu sırada Kaniye, elinde bir sürü mektupla postahaneden geldi. Hoca: ''Buğra'dan, mektup var mı?" diye sordu. "Yok'' cevabını alınca çok üzüldü. Başını duvara çevirdi.
    Bir ay önce Buğra'ya mektup yazmış: doktorun kanserden şüphelendiğini, parça alındığını ve neticenin birkaç güne kadar belli olacağını bildirmiş. Buğra iki gün sonra İstanbul'a geldiğinde, mektubu alıp almadığını sordum. "Almadım" dedi. Halbuki onbeş gün sonra Fethi TEVETOGLU'nu Ankara'da dinlerken, kanser ihtimaline dair haberi Münih'te, ATSIZ'ın Buğra'ya yazdığı mektuptan öğrendiğini ve
    Hoca'ya hemen bir teselli mektubu yazdığını öğrenmiştim. Yazık, Buğra'dan beklediği ilgi, son saatlerinde de yoktu ...
    * * *
    Reşide Yenge geldi. Hoca'ya oksijen veriyor. Ayrıca sancısını dindirınek için Panaljin verilmiş, bir iğneci hanım aranıyor .. Hanımın da enjektörü komşuda kalmış.. O da evinde bulunamıyor .. Hemen eczahaneden bir enjektör aldım, iğne yapıldı. Refet Beğ ve ben, Reşide Yenge ile birlikte, Hoca'yı hastahaneye götürmeyi düşünüyoruz. Doktor, hastanın radyografısini almaya saat 1 6.00'da gelecek. Hastahaneye götürürken ya yolda ağır bir kriz gelirse ne yaparız? En iyisinin doktoru beklemek olduğuna karar veriyoruz. Aksiliklerin sonu gelmiyor; bu sefer de
    doktorun gelmesi gecikti. Rahmetli, doktorun gecikmesine sinirlenerek "Laubalilik" dedi. Doktor saat beşe dogru geldi. Aletini hazırlayarak hastaya bağladı. Ve çalıştırmağa başladı. Hayret! Aletin 40 cmlik bandı kalmış, o da onbeş saniye içinde bitiverdi. Doktor çantasında, ceplerinde bant arıyor, bulamıyor. Yok! Ben acele ediyorum. "Eczahaneden şimdi alıp, gelirim" dedim. "Bulamazsın .. " dedi. Doktor bant almak için evine gitti. Çaresizlik içinde bekleşiyoruz. Hoca sinirli, doktorun bu tedbirsizliğine kızarak, "Böyle doktorluk olur mu?" diye söyleniyor. Kalbi takviye için bir iğne, bir kaşe verilebilir mi bilmiyoruz.
    Avrupa'da enfarktüsten ölen yokmuş. Çok tesirli haplar varmış. Bizim doktorlar uyuyor mu? Yoksa .. yoksa bu işte bir ihanet mi var?! diye aklıma bir soru takılıyor... Hoca yattığı yerden, "Memleketin mukadderatı işte bu gibilerin elinde" dedi. Yüzüme baktı. Doktor yine gecikti. Nihayet 1 7.30'da geldi, bandı taktı, birkaç dakikada yeterli kayıtları aldı. Bandı tetkik etti. Hoca'ya dönüp sordu: "Çarpıntı fazla. Ne zamandanberi devam ediyor?" Hoca'nın cevabı: "Dün öğlenden beri". Doktor tansiyonunu ölçtü. "Dünkü tansiyonunuz kaçtı?" diye sordu. Hoca'nın cevabı: "Dün sabah 16 idi. öğleden sonra 15" Bu sefer Hoca doktora sordu: "Şimdi kaç?" Doktor, "DOKUZ" sonra ''ON" dedi. Hoca gür bir sesle, "ENFARKTÜS", dedi. Doktor, her ani tansiyon düşmesinin enfarktüse delalet etmeyeceği karşılığını verdi. Hoca yanılmadığını ifade ediyor, gtilümsüyor, doktora bir şeyler demek ister gibi bakıyordu. Bu sırada talebesi, Mak. Yük. Müh. Adnan Besen geldi. Başucunda Adnan Beğ'i görünce, "Adnan hoş geldin", dedi. Yüzü yorgun bir hal alıyordu. Doktor hole doğru yürüdü. Biz de arkasından çıktık. Bandı inceleyen doktordan bir ümit ışığı veya bizi sevindirecek bir işaret bekliyoruz. Birden Kaniye'nin çığlığı: "Babam .. Babam fenalaştı".
    Hemen koştuk. Hoca baygın! Doktor sun'i tenefftis yaptırıyor, bir yandan da oksijen verilmeye çalışılıyordu. Doktor nabzına bakarak, "Çok zayıf," dedi. "Ümit var mı?" Sorum cevapsız kaldı. Holden hıçkırık sesleri geliyordu. Reşide Yenge, Kaniye boğulurcasına ağlıyorlardı. Kendilerini teselli etmeğe çalışıyorduın. "Atsız Hoca sakinleşti, ağlamayın" diyordum. Yine Hoca'nın yanına döndüm. Sun'i teneffüse
    devam ediyordu. Refet Beğ'le birlikte doktorun gözünün içine bakıyoruz. Birşeyler yapmasını bekliyoruz. Fakat nafile ... Bir ara doktor, Atsız'ın gözkapaklarını kaldırıp baktı: "Göz bebeği büyüyor." Ümit yok demek istiyordu. Tam bu sırada Rahmetli Hoca, üç defa derin derin nefes aldı VE HAYATA EBEDiYEN VEDA etti.
    Kendimi tutamayarak ağlamağa başladım. Salona geçip, bir koltuğa yığılır gibi kendimi bıraktım. Gözlerimden sessiz yaşlar dökülüyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Tekrar Hoca'nın yanına döndüm. Başını avuçlarıının içine aldım. Bir tülbentle çenesini bağlamağa çalışan Refet Beğ'e yardım ediyordum. Doktor, Hoca'nın gözlerini kapadı. Körüklü ile birlikte Hoca'nın başucunda, bildiğimiz ayetleri okuyoruz. KOCA ATSIZ TANRISl'NA KAVUŞTU, diye düşünüyorum. 1975, ON BİR ARALIK PERŞEMBE, SAAT; 18.10.
    Acı haberi arkadaşlara duyurmak için salona döndüm. Reşide Yenge buna itiraz etti: "Olmaz!" dedi. "Vasiyeti var, bana söyledi. Kimseye haber verilmeyecek. Muzaffer'e, Refet'e ve Zeki'ye haber vermeyin diye tasrih etti." Reşide Yenge'ye, - BİRKAÇ KiŞiYLE BENi KALDIRTIRSIN- demiş ... Biz bunu dinlemedik. Ve Refet Beğ'le karar verdik: "Bütün günahlar bizim olsun, biz bu vasiyeti yerine getirmeyeceğiz." dedik.
    Telefonun başına geçtim. ATSlZ Hoca'nın dostlarının telefon numaralarını önüme koydum. Başladım numaraları çevirmeğe...
    Kara haberi duyanlar tafsilat istiyorlardı. Hemen telefonu kapatıyordum. Bende takat yok! İçim kan ağlıyor .. Yarım saat içinde haberi duymayan kalmamıştı. Herkes duymuştu ...
    13 Aralık Cumartesi günü, Kurban Bayramı'nın ilk günü, çok sevdiğimiz ATSIZ Hoca'yı Karacaahmet'deki yerine; kardeşi, kendi tabiriyle Ülkü Arkadaşı Sançar'ın yanına bıraktık.
    HOCAM RAHAT UYU, MEKANIN CENNET OLSUN! ...
    "Mâziyi unutsak bile
    Mâzi bizim kökümüzdür;
    Bize en tatlı gülen yüz
    Mâzinin yüzüdür."
  • Ama bir başka yazar daha vardır ki onun yazgısı bambaşkadır: Çevremizde sürekli tanık olduğumuz, ama vurdumduymaz gözlerin bir türlü görmediği olayları, hayatımızı kokuşmuş bir su gibi kuşatan ürpertici, minik minik bayağılıkları, şu dünyada kimi kez acılarla, sıkıntılarla dolu yolumuzun üzerinde adeta kaynaşan bütün o parçalanmış, soğuk, sıradan kişiliklerin derinliğini, acıma bilmez bir heykeltıraş keskisinin sağlam, sarsılmaz gücüyle milletin gözüne gözüne sokma cesaretini gösteren yazardır o! İnsanlardan alkış toplayamaz, coşturduğu ruhlarda gönül borcuyla dolu gözyaşları ve ortak bir sevinç göremez, uçarcasına ona doğru atılmış, kahraman olma heveslisi, başı dönen on altısında bir kız da göremez. (...)

    Günümüz yargısı böyle bir yazarı tanımayacaktır ve ona yalnızca kınama, serzeniş, sövgü layık görülecektir ve bu yazar kimselerden ilgi, anlayış görmeden, sesine bir karşılık alamadan, kimsesiz bir yolcu gibi, yalnız, ıssız, yol ortasında öylece kalacaktır. Acımasız, zorlu bir yolun yolcusudur o ve yalnızlığından müthiş acı duyacaktır.
  • Dâhi öğrencilerle öğretmenler arasında oldum olası bir uçurum vardır, okullarda boy gösterecek böyle kişilere öğretmenler baş belası gözüyle bakarlar. Onlar için dâhi öğrenciler öğretmenlerine saygı duymayan, on dördünde sigaraya başlayan, on beşinde âşık olan, on altısında meyhanede kafayı çeken, yasak kitaplar okuyan, küstahça kompozisyonlar kaleme alan, bazen öğretmenleri alaylı bakışlarla süzen, not defterlerinde haklarında elebaşı, ağır tecrit cezası gibi notlar düşülen kötü öğrencilerdir. Sınıfında bir dâhi görmektense birkaç eşek görmek daha çok memnun eder bir öğretmeni.
  • Zengin, sofu bir halanın biricik mirasçısı olan ve on altısında kocaya verilen Madam de Renal, bütün ömrün­de aşkı biraz olsun andırır bir şeyi ne gönlünde duymuş ne de başkalarında görmüştü.
  • "Bazen geçen yolcu durur,
    Taşın otlarını sıyırıp okur yaşı ve tarihini;
    Gözlerinde biriken birkaç gözyaşı damlasında,
    Der ki: “Yazık, ne erken ölmüş, daha on altısında!”