Maalesef nakil (aktarım) ve taklit (öykünme) üzerine kurulmuş bir bilimselliğimiz var. Son senelerde bazı cesaretlendirici gelişmeler olsa da yaratıcı fikirler; orijinal, özgün projeler üretemiyoruz.
Fıtraten bütün hazır oluşlarına rağmen, ve milyarlarca örneğine rağmen, Havva anamızın kainata doğarak gelen ilk insanı taşıyışındaki ve dünyaya getirişindeki duygusunu yaşıyorlar. Tıpkı ölünlerimizin paylaşılmaz olması gibi kadınların Allah’ın buyruğu ile hayat verişlerinde de o ilk orijinal duygu aynen yer alıyor.
her döneme ait orijinal kaynaklardan, o döneme ait koşulları öğrendikçe midesi kalkar -kötülerin işlediği suçlardan değil, iyilerin verdiği cezalardan- ve şurası kesindir ki
Dilini bilen, seven ve sayan hiç kimse, orijinal görünmek yahut yenilik yaratmak hevesi uğruna Türkçeye kıyamaz. Ona faydalı hizmetlerde bulunmak istiyorsak önünde saygı ve itaatle başımızı eğelim, inceliklerine dikkat edelim.
Kadim yoksulluk mu sözde bolluk mu? Antropolog Marshall Sahlins, avcı-toplayıcı toplumları 'Orijinal Bolluk Toplumu' olarak tanımlayarak ezberleri bozmuştur. Sahlins'in tespiti nettir: Bolluk, pazar ekonomisinin iddia ettiği gibi sonsuz üretim ve tüketim çılgınlığıyla değil; aksine, arzuların ve ihtiyaçların asgari düzeyde tutulması, doğanın sunduğu berekete duyulan mutlak güvenle mümkündür. Avcı-toplayıcı atalarımız hiçbir şeyi istiflemiyor, yiyeceği saklamıyor ve yarına dair bir kıtlık anksiyetesi yaşamıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki doğa ertesi gün de mongongo fıstığını, bizonu veya meyveyi bedelsizce sunacaktı. Modern insan ise ambarları, banka hesapları ve tapuları ağzına kadar dolu olduğu halde, ruhundaki o kronik ve yapay 'kıtlık' korkusu yüzünden asla doymak bilmeyen panik halindeki birer Homo Economicus'tur.