• İhtimal dahilinde olan herşey,
    Acıtır düşünceyi.
    Yor beni,
    İrademi zorla,
    Gücümü sına,
    Tartış benimle,
    Aşkına oyna..!
    Yüreğini koy ortaya..!
    Karıştır, böl, dağıt..!
    Yeter ki;
    Bu oyunda hile yapanlardan olma..!
  • Kurtar beni ne olur, kurtar beni, kurtaramazsan bile hiç olmazsa gel oyna benimle... Sonsuza dek. Ve sonsuza dek.
    Stephen King
    Sayfa 266 - Altın kitaplar
  • nereye doğru gidiyoruz bilen var mı söylesin.
    insandan bıkan insanlık bana doğruyu yanlışı ögretsin.
    yolcuyuz bu dünya bizi kahrederken izledim
    bazı şeyler gizli kaldı, diyemedim.

    duyduklarına yanma, gördüğünden utanmazsa onlaronların yanında kalma,
    kaynayan kanında varsa asil bir adamı oyna.
    Bakma banada, ben bu sokaktan geçen bir serseri.
    soğuktan donarken sokaklarda yazdım bestemi,
    sosyetenin bağrıyla işim yok, boş yere yormam ses tellerimi,
    zaman mı sen mi aktı geçti yoksa ben mi seçtim kaderimi,
    kader mi yoksa yar mı yıktı geçti kalemizi

    sayfalarca kalem izi, haftalarca ara bizi,
    ilkbaharda yara biziz, sonbaharda kara izi
    kalemle şairin bu sayfalarda dansıyım.
    ben oyunlarına karşıyım hayat zamanla alışırım diyenlerin başındayım

    kimsesiz cocukların yanındayım bedenle ruhla canla başla yarışırım seninle yoldaşım.
    Umudum yorganım bu soğuktan ne korkarım ne ağlarım,beni korkutmaz kulun ağları,
    klarnetine hastayım dayı çalarsan söylerim,
    ben ezberimde kalanlardan oluşmuş bir rehberim..

    yerinden alınmış bi defterim var.
    Sanırsam bu yüzden bugün efkarımkanı bozukların yanında kar.
    Benimle yan bu ateşlerde, sönmeyen ,tüten duman kadar da sar bu atmosferimi şimdi,
    ,yüzünden aldıklarını sanıyorlar bu gülüşlerimi emanet etme bi başkasına bence gülüşlerini…

    Kayıpsa bul! Kayarsa tut günleri,,
    Sana papatyalar bana güz gülleri
    bu sokaklara yazdım çizdim rapi.
    müzik olmadan hüsran duyulmaz onu ben gibilerine bir sor sen gelip.göğsünü gere gere yoldan gelir.
    gururum var ezelden beri., beni bilenlerde tabi yordam bilir.

    bilenler var,, gidenler var..birde gidenlerden arda kalanlar var..
    yazanlar var, Susanlar var, birde susanlardan geriye bakışlar var..

    Kalem kağıtla yar, umut bedenle zar bile atmayacak kadar alçakken,
    beni yükseklere koymanı diledim yine ahmakça,
    tabi mevzuda kaçmaksa, bunu denemelisin yine alçakça
    uçmuyorum yine alçaktan, beni durduramazlar.. Korkma.!

    Kaygılarla yaşıyorum beni bilmez afitap
    zararla yatıyorum zararla kalkıp uyandım bugünde bak..
    kenar bi dar sokak.
    Günahsa çok günah, bu sevabımdan fazla..
    sıran geldi gazla
    bana zaman ver be usta.. bana tamam der hususlar.
    peki yaran nerde göster? kanar şimdi boşver..!
    seni saran nerde göster. ?
    Yanar şimdi koş gel...
    Beni seven nerde bilmem ama anam bekler ..
  • Bir gün susmayı öğrendim.. Öyle bir sustum ki, belki sonsuza kadar... susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi.Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır,öper sonrada hadi odana git derdi.Yemek hazır olunca annem çağırır bu defada masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer,sesimi duyuramayıncada bağırırdım. Babam sinirlenir," Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme! " derdi.Annemde " Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laftamı konuşturmayacaksın babanla? " diye çıkışır beni odama gönderirdi.

    Çaresiz bir şekilde boynumu bükerek odama, yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan " Bizim bir odamız bile yoktu. Her şeye sahip hala ne istiyor anlamadım " diye bağırmaya devam ederdi. " Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık " derdim içimden, ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim...

    Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır televizyon izlerdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz!!!

    Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; " Bak böyle uslu uslu oyna işte " diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak artık beni odama göndermiyordu. " Son günlerde nede akıllandı benim oğlum " diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem " Odanı topla " diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor, ama odamı toplamayı beceremiyordum. Annem odama gelip " Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım " dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayıda elimden alırsa ben ne yapacaktım? Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım.

    Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zaman ki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. " Hım " dedi. " Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde " dedi. Ben " Hayır o adam değil, bu çocuk sensin " dedim. O " Hayır bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kızda arkadaşın " dedi. Ben yine " Hayır. O büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kızda annem " dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip; " Peki neden bizi küçük çizdin? " dedi. Heyecanla başladım anlatmaya. " Ben büyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet Amca ile Ayşe Teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ' Hadi odanıza çekilinde kafa dinleyeyim ' diyeceğim. Ve birde bağıracağım ' Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odalarıda var daha ne istiyorlar ' diye.

    Annemle babamın gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı...Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi...

    Farkında olmalı insan... Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı.
  • Anne bağırır : “Çabuk ol servisi kaçıracaksın!” Baba kükrer: “Ne yatmasını biliyorsun, ne kalkmasını!” Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk. Hiç aydınlanmadan kalkar içi. Taze bir sabah, bayat bir günün devamıdır çok zaman. Her sabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarının annesinde, kendi annesinin hasretini çeker gün boyu. Sabahın köründe “benim annem ne zaman gelecek” diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi. Akşam ne uzundur. Yuva nice gürültülü. Sevgilerini konuşurlar efkârlı saatlerde. “Benim babam beni çok seviyor.” “Hayır, benim babam beni daha çok seviyor.” “Hadi oradan, beni hem babam hem annem daha çok seviyor.” Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse, sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilen olmaktır tutkuları. Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar. “Benim babam beni hamburger yemeye götürdü.” “Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de luna parka gittik.” “N’apalım. Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde ağladık annemle birlikte.” “Kızlar ağlar zaten. Ağlamanın neresi eğlenceli?” “Biz babamla maç ettiğimiz zaman çok eğleniyoruz.” “Benim babam benimle değil, arkadaşlarıyla maç etmeye gidiyor.” “Bak demek ki benim babam beni daha çok seviyor. Bir kere biz ikimiz, yani babamla ben, maç ediyoruz.” Pazartesileri hep böyle geçer. Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu kanıtlamaya çalışır. Öteki çocuklar yeni sevgi kanıtlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar. Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba? O Reklam gelir aklına. . Kahrolası reklam. “Evinizi seviyorsunuz, arabanızı seviyorsunuz... Beni sevmiyor musunuz?” İnanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler. Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı. Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması. Uyanamaması. En sevilen çocuk olmak yarışması, bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün, her şey ne kadar kolay olacak. Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi Karanlık bir kuyu olmazdı o zaman. Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi Anne baba olduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra, “Beni anneannem çok sever” diye bağırıverdi. Sustu arkadaşları. Söyleyebilecek bir şey bulamadılar bir an. Akın boynunu büküp “benim anneannem yok” dedi. Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. “benim anneannem beni çok sever. Masal anlatır bana. Yaramazlık yapınca “dayın da böyleydi” der gülerek.” Arkadaşları ne kadar dinliyor diye sustu birden. Kendisine doğru yönelmiş meraklı bakışları keyifle izledi. Ağızları açık “Ee sonra?” diyorlardı. “Sever beni. Masal anlatır. Hiç susturmaz beni. Ben konuştukça güler. ‘Hay çocuk’ der. ‘Sen beni güldürdün. ALLAH da seni güldürsün’, der.” Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki çocuklarla paylaştığını düşünüp susuverdi. Üsteledi arkadaşları. “Hadi anlatsana!” dediler. Top havuzuna doğru koşup “Herkesin anneannesi kendine” diye bağırdı. Akın itiraz etti. Hiç olmazsa arkadaşının anneannesinde tatmadığı bir duyguyu tadacağını düşünürken ne diye oyunbozanlık yapıyordu. Kızdı. “Herkesin babası kendisine” demiyordun ama!” Duymazlığa geldi. Anneannesini hiç kimselerle yarıştırmak istemiyordu, işte o kadar. Akşam çabuk oldu. Bu oyunu kazanmıştı. Muzaffer bir komutan edasında dolaştı bütün gün. Artık annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemediğini anlatabilirdi. Yorganın altına saklanmazdı bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapıp götürürdü. Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı : “Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?” “Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.” Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti. “Sana yardım edeyim mi?” dedi en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı. “Hayırdır, bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.” Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır “Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni” diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu. “Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.” “Uykuya dalayım da gül kokular kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.” Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum, yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken... “Anneciğim sen yorulma diye...” “Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.” “Hani siz yoruluyorsunuz ya...” “Eeee....” “Ben de oynamaktan yoruluyorum.” “Ne yapayım?” “Bilmem...” Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı. “Mum da yok” diye diye karıştırdı dolapları el yordamı. Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. “bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla, kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı. Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına, “işin bitince beni sever misin anne?” dedi.
  • Serinin ilk 2 kitabına göre daha iyiydi. Kız iyi ki bebeğim sözünden nefret ediyordu da bu kitapta sürekli sürekli bebeğime maruz kalmadık. Yine muhteşem bir erkek karakter var tabi ki. Ama bu kitapta aşkı biraz daha hissedebiliyorsunuz. Çok iyi değil ama idare eder diyebiliriz. Serinin devamı çevrilmemiş. Bir taraftan memnunum. Bitti bu vasat seri. Bir taraftan da sam ve leonun hikayesini merak ettim.
  • Bir gün susmayı öğrendim.. Öyle bir sustum ki, belki sonsuza kadar… susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi.Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır,öper sonrada hadi odana git derdi.Yemek hazır olunca annem çağırır bu defada masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer,sesimi duyuramayıncada bağırırdım. Babam sinirlenir,” Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme! ” derdi.Annemde ” Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laftamı konuşturmayacaksın babanla? ” diye çıkışır beni odama gönderirdi.

    Çaresiz bir şekilde boynumu bükerek odama, yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan ” Bizim bir odamız bile yoktu. Her şeye sahip hala ne istiyor anlamadım ” diye bağırmaya devam ederdi. ” Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık ” derdim içimden, ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim…

    Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır televizyon izlerdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz!!!

    Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ” Bak böyle uslu uslu oyna işte ” diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak artık beni odama göndermiyordu. ” Son günlerde nede akıllandı benim oğlum ” diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ” Odanı topla ” diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor, ama odamı toplamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ” Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım ” dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayıda elimden alırsa ben ne yapacaktım? Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım.

    Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zaman ki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. ” Hım ” dedi. ” Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde ” dedi. Ben ” Hayır o adam değil, bu çocuk sensin ” dedim. O ” Hayır bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kızda arkadaşın ” dedi. Ben yine ” Hayır. O büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kızda annem ” dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip; ” Peki neden bizi küçük çizdin? ” dedi. Heyecanla başladım anlatmaya. ” Ben büyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet Amca ile Ayşe Teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ‘ Hadi odanıza çekilinde kafa dinleyeyim ‘ diyeceğim. Ve birde bağıracağım ‘ Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odalarıda var daha ne istiyorlar ‘ diye.

    Annemle babamın gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı…Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi…

    Öyle ya,

    Farkında olmalı insan…
    Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı..
    Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen..
    Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli..
    Anne karnına sığarken, dünyaya neden sığmadığını..
    Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli..
    Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli..
    Henüz bebekken ‘Dünya Benim!’ dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
    ölürken de aynı avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!’ dercesine apaçık kaldığını fark etmeli..
    Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli..
    Baskın yeteneğini fark etmeli sonra..

    Azrail'in her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan..
    Ve ölmeden evvel ölebilmeli..
    Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte,
    ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli..
    Eşref-İ Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) olduğunu fark etmeli..
    Ve ona göre yaşamalı..
    Gülün hemen dibindeki dikeni,
    dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli..
    Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde,
    çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli..
    Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli..

    Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini,
    ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli..
    Zenginliğin ve bereketin,
    sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli..
    Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını,
    60-70 yıl sonra sigara yüzünden Azrail’e soba borusu gibi teslim etmenin emanete hıyanet sayılacağını fark etmeli...
    63 yıllık ömründe hiç karnı doymayan bir Peygamber’in ümmeti olarak,
    aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli.

    Ömür Dediğin Üç Gündür,
    Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
    O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
    O Da Bugündür.