• 2001 başı ile 2002 Mart'ı arasındaki 15 ayda tam 227 yerli firma yabancılar tarafından satın alınmıştı. Yabancılar, yerli şirketlerin 14'ünde hisselerini arttırmış, 20'sinin tümünü, 16'sının %99'unu, 41'inin %90-95'ini, 46'sının %51-85'ini ve 90'ının %50 ve azını satın almıştı.
  • Piyasanın kriz yaratan bir mekanizma olduğunu bildiğimize göre ondan vazgeçmemiz akıllıca olmaz mı?Bunun öyle göründüğü kadar akıllıca bir adım olmayacağı kapitalizmin yaklaşık 200 yıllık geçmişi incelendiğinde ortaya çıkıyor.Kapitalizm ve onun özünü oluşturan piyasa sistemi yaklaşık 200 yıl hükümdarlığı süresince refah artışına büyük katkıda bulunmuş görünüyor.İnsanlık tarihinin kapitalizme geçiş aşamasına kadar yarattığı gelişme ile son iki yüz yıl arasında dağlar kadar fark var.Yani kriz yaratan bir mekanizmaya sahip olsa da kapitalizm gelişime ve refah artışına bütün öteki denenmiş sistemlerden daha fazla katkıda bulunuyor.
    O halde piyasa sistemini kaldırıp yerine başka bir sistem koymanın doğrulunu savunmak pek mümkün görünmüyor.Geçmiş deneyimlerimiz çerçevesinde piyasanın iki alternatifi olduğunu biliyoruz:(1)Geleneğe dayalı kumanda ekonomisi,(2)merkezi planlamaya dayalı kumanda ekonomisi.Her ikisi de kumandaya dayanıyor.
    Bunlardan ilki sanayi devrimine kadar gelen yolda denenmiş ve toplumu çok da ileriye götürüp refahı artırmamıştır.İkincisi ise başlangıçta önemli bir refah artışı sağlamış görünse de bir süre önce büyük bir çöküşle sonuçlanmış bir deneme olarak tarihe geçmiştir.
    Eğer piyasanın yerine daha iyi bir sistem bulamıyorsak o zaman yapmamız gereken şey piyasa sisteminin yarattığı üçlü maksimizasyonun (çıkar,kar ve oy maksimizasyonu) etkisinden kurtulup kriz önleyici kuralları geliştirmektir.Bu yolda ne kadar doğru söz edilmiş olursa olsun kapitalizm böyle bir kurallar dizisini geliştirememiştir.Genellikle kriz hangi alanda çıkmışsa o alanda kurallar geliştirilmiştir ve yalnızca o alanda kriz önleyici mekanizmalarla donatılmıştır .
    Oysa yapılması gereken şey,henüz krize yol açmadan önce,ortaya çıkan sistem değişikliklerini, yeni ürünleri,yeni uygulamaları öngörüp onların kriz yaratmasını önleyecek kuralları geliştirmektir.Bu tür bir önleyici sitem kurulamazsa her defasında Keynesyen yaklaşımlara dönülecek,kamulaştırmalar yapılacak,devletin ekonomideki ağırlığı artacaktır .Sonra yeniden özelleştirmeler,deregülasyonlar gündeme gelecektir.
  • Türkiye’de yapılan toplam özelleştirmenin yüzde 88’ini AKP hükumetleri yaptı. Satılan devlet malları içinde 204 stratejik şirket ve fabrika ile 2515 taşınmaz vardı. Recep Tayyip Erdoğan, özelleştirmeler sürerken; “Ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim” dedi.
  • KEYNES’İ İMDADA ÇAĞIRMAK
    1929 büyük dünya krizi uzun yıllar bütün batı dünyasına egemen olan bir çöküşün yaratıcısı oldu. Krizden çıkış başladığında bu kez II. Dünya Savaşı patlak verdi ve özellikle Avrupa ülkeleri tam anlamıyla bir yıkıma uğradı. Her iki yıkımdan çıkış Keynes modeliyle gerçekleşti. Keynes’in görüşlerini topladığı Genel Teori 1936 yılında yayımlandı. Bu kitabında Keynes, ekonomide devletin harcama ve talep bölümüne müdahale etmesi gerektiğini öne sürüyor, buna karşılık ekonominin arz bölümünün piyasa güçlerine bırakılmasını öneriyordu. Böylece kapitalizmin serbest piyasa yaklaşımıyla sosyalizmin devlet müdahalesi yaklaşımlarını karma bir ekonomik modelde bir araya getiriyordu. Batılı devletler bu modeli izlediler ve 1929 Büyük Bunalımı’yla II. Dünya Savaşı’nın peş peşe yarattığı yıkıntılardan kurtulmayı başardılar.

    Hollandalı iktisatçı Dr. Ian Pen’in Penguin Books yayınları arasından çıkmış olan Modern Economics adlı kitabının (1966 basımı) arka kapağında şunlar yazılı: “1936’da Keynes ünlü İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi adlı kitabını yayımladıktan sonra ekonomi bilimi bir daha asla eskisi gibi olmadı. Arz ve talep arasında kendi kendini dengeleyen sisteme dayalı klasik düşünce kayboldu.” 1950 ile 1970’ler arasında yazılmış pek çok ekonomi kitabı buna benzer açıklamalarla doludur. Ne var ki 1970’lerden sonra bu düşünce yavaş yavaş gücünü kaybetmeye başladı. l970’lerden itibaren dünya özelleştirme, deregülasyon, devleti küçültme modasına kapıldı ve devlet müdahalelerinden vazgeçti. Sonunda Keynesyen ekonomi neredeyse tümüyle tozlu raflara terk edildi. Kapitalizmin küreselleşmeye yöneldiği dönemdeki genel ekonomi teorisi yeniden klasik ekonomi teorisi oldu, Keynesyen teori ise tedavi amaçlı kullanılan bir yaklaşım halini aldı. Aslında piyasa ekonomisini kurallara bağlamak ve doğru denetlemek mümkün olsaydı bu yaklaşım doğru bir yaklaşımdı ama böyle olmadı.

    Büyük krizden sonraki dönemlerde dünyada çeşitli ülkelerde krizler oluştu. Bunların çoğu finansal krizlerdi. Her finansal krizden sonra bu krizle karşılaşan ekonomi Keynesyen ekonomi politikalarına sarılır oldu. Bunun en tipik örneklerinden birisi Japon ekonomisidir. 1980’lerde yaşanan finansal balon patlayınca Japonya büyük bir durgunluk içine girdi. Bu durgunluğu aşabilmek için Japonlar Keynesyen politikalara dört elle sarıldılar. Bir yandan kredileri açarken bir yanda da bütçe açıklarının GSYH’nin yüzde 7’sine kadar yükselmesine göz yumacak kadar harcama artırıcı faaliyette bulundular.

    Kapitalist sistem, işler iyiye giderken piyasadan yana tavır koyup devleti mümkün olduğunca ekonomi dışında tutmaya çalışıyor. Buna karşılık işler bozulmaya başlayınca devleti imdada çağırıp sisteme müdahale etmesini bekliyor. 2008 krizi bunun en büyük örneğidir.

    2007 yılında piyasa ekonomisi küresel sistemde tahta oturmuş durumdaydı. Geçmişte yalnızca gelişmiş ülkeler arasında geçerli olan serbest sermaye hareketleri 1990’lardan başlayarak dünyanın birçok bölgesinde kabul edilmiş sistem halini almıştı. Özelleştirmeler yoluyla devletin üretim işletmeleri özel kesime devredilmiş, devletler kendi harcamalarına sınırlar koymuşlar, bütçe açıkları ve borçlanmalar düşürülmeye başlanmıştı. Devletlerin ekonomilerdeki ağırlığı mümkün olduğunca azaltılıyor, piyasa güçlerinin ekonomiyi yönetmesi sağlanmaya çalışılıyordu. Maliye politikası nötr hale getirilmiş, para politikası da yerli paraların istikrarını sağlamak amacıyla yalnızca fiyat istikrarına odaklanmış ve faize duyarlı hale getirilmişti. Bu biçimde yaygınlaşmış küresel piyasa sistemi 2006 yılına kadar büyük bir sorun yaşamadan geldi. Yalnızca 1997 yılında Asya’da bir bölgesel krizle karşılaşıldı ama o kriz küreselleşmeden önlendi.

    2007’nin ağustos ayında ABD’de subprime mortgage krizi ortaya çıktığında birçok iktisatçı ve uzman bunun sınırlı kalacağını düşünüyordu. Bazı iktisatçılar ise bu krizin o alanla sınırlı kalmayacağını ve yaygınlaşacağını, bir genel kredi çöküntüsü haline dönüşebileceğini öne sürüyordu. İkinci gruptakiler haklı çıktılar ve kriz yaygınlaştı. 2008 yılının son çeyreğinde kriz büyük ve ciddi bir küresel kriz haline geldi. İşte o aşamada piyasa ekonomisi yine Keynesyen ekonomiyi imdada çağırdı.
  • Özelleştirmeler sayesinde ekonomimiz berbat ediliyor bu alt tarafı üst yapıda da kültür elden gidiyor.
  • 159 syf.
    ·2 günde
    Ne yazsa okurum dediğiniz kaç yazar var dünyada? Tabii bugün hayatta olmayanlar hariç, onların durumu biraz daha farklı. Onlar geçmişte ne yazdıysa okunuyor artık. Dedim ya, çünkü hayatta değiller ve yeni şeyler üretme şansları yok. Belki öteki tarafta… Ama yok, yok şimdi sanki oraya gidip de gelmiş gibi yorum yapmanın da âlemi yok. Ne de olsa ben Ramazan ayında televizyonlara çıkıp, program başına bilmemkaçyüzbinlira’yı da cebime indirmiyorum. Ben, sade ve basit bir okurum. Bu yüzden işin uhrevi yönünü bırakıp, dünyevi yönüne bakayım.

    Evet, ilk sorumuza geri dönelim. Ne yazsa okurum dediğiniz kaç yazar var dünyada? Benim bir elin parmaklarını geçmez. Diyelim geçti, iki elin parmakları rahatlıkla yeter. Ayak parmaklarını katmaya gerek yok yani işin içine. Yerli yazarları düşünüyorum. Okumadığım on binlerce, hadi abarttık diyelim binlerce yazar var. Onları geçiyorum bir kalem. Çünkü okumamış, hiç fırsat ver(e)memiş olmak tamamı ile benim suçum. Fırsat verdiklerim arasında, sırf yarım bırakmamak için okuyup-bitirdiğim, bir daha da okumam dediğim birkaç isim var. Onları da geçiyorum. Fırsat verip, başka eserlerini de okurum ama hepsini okur muyum, bilemem dediğim isimleri geçince, geriye kala kala bir elin parmakları kadar yazar kalıyor. "Hadi şöyle yapayım," diyorum sonra, "Sol eli yerli yazarlara, sağ eli yabancı yazarlara ayırayım." Sol elin parmaklarının arasında, en başa rahmetli Muzaffer İzgü’yü yazıyorum. Tamam, bu cepte. İkinciyi düşünüyorum. “Şairleri de dâhil etsem mi?” diye düşünüyorum. Sonra “Yok etmeyeyim, onlar için ayrı dosya açarım,” diyorum. “Yazarları da bir kategoriye sok!” diye baskı yapıyor nöronlarım bir yandan. Kibarca “Susunuz lan!” diye baskı yapıyorum ben de nöronlarıma. Nöronlar bir şaşırıyor, “Nasıl yaptı, neden yaptı? Hani baskılar ve 12 Eylül dönemi çoktan bitmişti ve biz muhafazakâr liberal olma yolunda dörtnala gidiyorduk,” diyor. Tekrar kibarca uyarımı yapıyorum ve ikinci sıraya Ferhan Şensoy’u yazıyorum.

    Niye Ferhan Şensoy’u yazıyorum? Bir kere babamın oğlu değil, zaten babamdan da büyük. Oğlu olması teknik olarak imkânlar dâhilinde değil yani. Sevdiğim bir tiyatrocu olması? Yok, o da değil, her tiyatrocu yazar değil, her yazar tiyatrocu değil. İyi bir mizahçı ve durum tespitçisi olması. Bak bu mantıklı. Evet, iyi bir mizah yazarı ve durum tespitçisi. Durum tespitçisi de sanki bakkalcı gibi oldu biraz ama neyse. Tespit satıyor gibi sanki tiyatronun önünde. Üç alana bir bedava. Rahmetli Özal da buna benzer bir işe girişmişti zamanında. Bir koyup, üç alacağız diye, gerçi bir koyup üç alamadık ama üçün biri… Neyse siyasete girmeyeyim, konuya geri döneyim. Argonun, üzerinde en “kral” durduğu adamlardan biri Ferhan Abimiz. Çünkü miktarı iyi ayarlıyor. Çok Tuhaf Soruşturma (Film adı Pardon) oyununda ne diyordu İbrahim, Aydın’a? “Onun miktarlığını kim ayarlayacak? O az miktarı, biraz geçtin mi geberir gideriz.” İşte argo da böyle. Onun da miktarını biraz geçtin mi, okur da okumaktan vazgeçip gidebilir. Ama Ferhan Şensoy, bu işin ustası. Senelerce büyük yazarlar ve tiyatrocular ile aynı havayı solumakla kalmamış, üstüne onlardan birinden (Münir Özkul’dan) kavuğu devralmış bir usta. (Kavuğu da Rasim Öztekin’e devretmişti hatırlarsanız.) Yaptığı işleri de kendine has üslubuyla yapar ve yüzde yüz orijinal işlerdir bunlar. (Youtube’da Varsayalım İsmail’i izleyin, çağının ötesinde olduğunu rahatlıkla göreceksiniz.)

    İşte Ferhan Şensoy’un ‘Beşbenzemez Denemeler’ alt adı mı desem, sloganı mı desem, ne desem bilemediğim bir şekilde kaleme aldığı bu kitabı da, yine kendine has üslubuyla yarattığı bir eser. Kitaptan benim en sevdiğim denemeleri yazayım, sonra da küçük bir tezahüratla incelemeyi bitireyim. Denemeler: “Kuşların Suyunu Kim Koyacak?”, “Sersem Bakış Gezintisi”, “Maskeciler Çarşısı”, “Beyin Karıncalanması”, “Genel Kirlilik”, “Çok Özel Özelleştirmeler”, “Salyangoz Düşünceler”, “Sinir”, “İç Mimar Arap Hüseyin” ve “Orijinalinden Pahalı Korsan ‘Don Kişot’”.

    Tezahürata gelirsek;
    “Çarşamba’da doğdu,
    Tiyatrocu oldu,
    Helâl olsun sana,
    Ferhan Baba, Ferhan Baba!”

    Ferhan Abimiz “Gassaraylı”, bendeniz “Fenerli”, tezahüratın orijinali “Çarşılı”. Üç büyüğü, bir başka büyük, tiyatronun büyüğüyle, bir araya getirmiş bulundum. Ferhan Şensoy’u da okuyun ve okutturun efendim. İyi okumalar.
  • Anadol’u Eşekler Yedi mi? (Ekonominin bir numaralı şehir efsanesi):
    "Eşeğin Anadol’un tadına baktığı konusu, Türk insanının kendine olan güvenini ortadan kaldıran bir anekdottur. Efsanenin başkahramanı olan Anadol, Türkiye’de seri olarak üretilen ilk otomobildi. 1928’de, Ankara’da kurduğu Otokoç firmasıyla Ford Motor Company’nin distribütörlüğünü alan Vehbi Koç, 1946’da da resmen Ford’un Türkiye temsilcisi olmuştu. Fakat Koç, Türkiye’nin kendi yaptığı otomobile Türk insanını bindirmenin zamanının geldiğine inanıyor ve bu nedenle Ford’la ortak bir otomobil endüstrisi kurmak istiyordu. Koç’un otomobil kısmının müdürlerinden Bernar Nahum ve Kenan İnal 1954’ten beri Ford’un müdürleriyle görüşüyor, ancak bir türlü sonuca ulaşamıyorlardı. 1956’nın başlarında Koç, Nahum ve İnal ile birlikte, Başbakan Adnan Menderes’ten Henry Ford II’ye hitaben yazılmış mektubu da alarak ABD’ye gitti. Ford Motor Company ile yapılan yoğun temaslar sonucunda otomotiv konusunda işbirliğine varıldı. Bunu 1959’da topluluk için önemli bir adım olan Otosan’ın kuruluşu izledi. Ford kamyonlarının montajına Otosan’da başlandı. Sac ile araba kalıbı yapmak o sıralar pahalı olduğu için, fiberglastan araba yapma fikri, Anadol’un doğuşunun en önemli yanıydı. Böylece, 1966’da seri üretime geçen ilk yerli otomobil Anadol, Ford işbirliğiyle üretilmeye başlanarak piyasaya sürüldü.
    Anadol’un ilk Türk otomobili olarak piyasaya çıkması o yılların belki de en popüler olayıydı.
    Nihayetinde Türkiye’de de artık bir otomobil üretilmişti. Anadol, 1966’da Otosan kapısından çıkarken onu, üretiminin devam ettiği 1984’e kadar 87 bin Anadol takip etti. Ancak Anadol piyasaya çıktığında, aleyhine çeşitli yazılar yazılıyor ve “fiberglas” gövdeyi atın, öküzün yiyeceğinden bahsediliyordu. Tiyatrolarda oyunlara da konu olan bu duruma rağmen, halk zamanla Anadol’u sevdi ve Türkiye’nin her tarafına yayıldı. Bu söylentiden Vehbi Koç bilerahatsızdı. Bir sabah gazetenin birinde Anadol otomobilin çamurluğunun tamir edilmek üzere tamirhaneye bırakıldığı, gece yerde kalan çamurluğun ertesi sabah yarısının fareler tarafından yenmiş olduğunu okudu. Koç, Ber-nar Nahum’u aradı. “Farelerin çamurluğu yediğini de okudun mu?” diye sordu. Nahum’un yanıtı, bu haberin de asparagas olduğunu gösteriyordu: “Anadol otomobilinde yere indirilecek bir çamurluk yoktur.”
    Anadol, o günlerin yan sanayi yokluğunda çok iyi düşünülmüş bir otomobildi. Anadol’u üreten Koç, Türkiye’de otomotiv endüstrisinin kurucusu oldu. Fiberglas gövdesiyle alay etmek için yıllarca bu gövdeyi eşeklerin ve keçilerin yediğinden bahsedildi. Oysa, Anadol’dan çok önce dünyanın en büyük otomotiv şirketi General Motors da fiberglas gövde kullanıyordu. Fiberglas madde bugün sadece otomotiv sanayiinin değil, uzay ve havacılık sanayiinin de en önemli girdi maddelerinden biridir. Son olarak, 1970’lerde niçin Tofaş ve Oyak’ın otomobilleri sac gövdeden yaptığı konusuna gelince... Petrol krizi nedeniyle petrol türevi olan fiberglasın fiyatı o kadar artmıştı ki artık onu kullanmak eskisi kadar yararlı olmaktan çıkmıştı."

    Bankaların İçini Boşaltmak (Türklerin önüne geçemediği bir hastalık türü): Bankaların içini boşaltma alışkanlığı bilinmesine rağmen, devletin neden gerekli önlemleri almadığı konusu gerçekten çok enteresandır. Gelelim konunun ayrıntılarına. 1997’den itibaren bankacılık sektörü, ekonominin en sağlıksız ve en kırılgan sektörü hâline gelmişti. Beklenen oldu ve son bankalar operasyonu için 1999’un son günlerinde düğmeye basıldı. Süreç, Egebank, Yurtbank, Esbank, Sümerbank ve Yaşarbank’ın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF)’na devredilmesiyle başladı. Eylül 2000’de ise, “İkinci Yeğen Vakası”nın baş aktörü Yahya Murat Demirel, Egebank’ın 1 milyar 300 milyon dolarını hileli yollarla kendi hesabına aktarmak suçuyla tutuklandı. Kamuoyunda bu operasyonunun asıl amacının “Ekim ayında siyasete dönüyorum” diyen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in önünü kesmek olduğu yönünde genel bir kanaat oluştu. Egebank’la başlayan operasyon zinciri hızla yayıldı. Sümerbank ve Yurt-bank’ın eski sahipleri Hayyam Garipoğlu ve Ali Balkaner de tutuklandı. Her gözaltı ve operasyon yeni bir sansasyona yol açıyor ve Türkiye’nin “ünlüleri” birer birer cezaevine konuluyordu. BDDK Başkanı Zekeriya Temizel’in, “Başka batık banka yok” açıklamasından kısa bir süre sonra Sabah gazetesi ve ATV’nin sahibi olan Dinç Bilgin’e ait Etibank ile Ceylan Grubu’nun elinde tuttuğu Bank Kapital’in yönetimine el konuldu.
    Bankaların içi çok çeşitli yol ve yöntemlerle boşaltılmıştı. Türkler, bu konuda yine alkışlanacak çeşitli yaratıcılık yöntemlerine imza atmıştı. En sık başvurulan yöntemlerin başında, “Back to Back” geliyordu. “Sen bana ver, ben de sana vereyim” biçiminde özetlenen yöntem şöyle işliyordu: Kendi şirketlerine sınırlı miktarda kredi verebilen banka sahipleri, bir başka bankadan kredi alıyor, buna karşılık kendi bankasından, aynı miktarda krediyi diğer banka sahibinin şirketlerine veriyordu. Böylece yasak deliniyor, iki taraf da istediği paraya kavuşmuş oluyordu. Hor-tumcular ise, Egebank’ta olduğu gibi hayali şirketlere verdikleri krediyi daha sonra özel hesaplara aktarıyordu. Operasyonlar gösterdi ki o dönem Türkiye’de “Back to Back” yöntemini uygulamayan banka ya da grup neredeyse yok gibiydi.
    İçleri boşaltılan bankaların devlete getirdiği yük, özelleştirmeler dolayısıyla elde edilen gelirin çok üzerindeydi. Bu arada devletin el koyduğu bankaların zararı önce devletin, sonra da yeni vergiler yoluyla vatandaşın sırtına yüklendi. Bankaların içini boşaltan ve topluma ciddi yük bindiren işadamları ise kısa bir süre sonra serbest kaldı. Çete davalarının DGM kapsamından çıkarılarak ağır ceza mahkemelerine verilmesiyle, banka sahipleri ve yöneticilerinin tamamı ilk duruşmalarında serbest bırakıldı. Batık bankalar operasyonunun simgesi hâline gelen Yahya Murat Demirel’in tahliye edilmesiyle batık bankalar operasyonu tamamlanırken, devlete ciddi bir fatura kaldı. 2008’de iki BDDK görevlisi, krizler sonrası TMSF’ye devredilen 24 batık bankanın net maliyetini çıkardı. Bu hesaplamalara göre, 1994-2003 yılları arasında TMSF’ye devredilen bankaların tasfiye süreci, faizleriyle birlikte Hazi-ne’nin tam 91.4 milyar dolarını yuttu (Cumhuriyet, 06.06.2008). Sizce daha fazla söze gerek var mı?"

    "Bir Gripin Al, Bir Şeyin Kalmaz (Popüler hayatımıza girerek markayla özdeşleşen bir söz): Necip Akar, yaptıklarıyla Türkiye’nin örnek alınabilecek sayılı girişimcilerinden biri oldu. Ürettiği ürünlerin içinde en dikkat çekenlerden biri de Gripin’di. 1935 kışında bütün ülkeyi saran grip ve nezle salgınını dikkate alarak yeni bir ilaç geliştirdi. Tek ambalaj hâlinde satılan Gripin’in ağrı kesici, grip ve nezle hastalıklarını çabuk ve pratik tedavi eden özelliği bulunuyordu. Gripin’in grip, nezle, soğuk algınlığı, romatizma ve her türlü ağrı dindirici özelliği kısa sürede anlaşıldı ve “Bir gripin al, bir şeyin kalmaz” sözü slogan hâline geldi. Ayrıca her yerde bulunabilmesi, ucuzluğu, tek ambalaj hâlinde olması dolayısıyla satışlar âdeta rekor seviyeye ulaştı. Yerli bir ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak kabul gören Gripin, halk tarafından çok kısa sürede benimsendi. Özellikle sıtmanın kol gezdiği yıllarda, Kininli Gripin âdeta tek ilaç olarak kullanıldı ve yurdun en ücra köşelerinde halk tarafından aranır oldu."

    "Dolmuş (Pratik Türk zekâsının, dünyaya kazandırdığı önemli bir inovasyon): 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nin Türkiye için “teğet” geçmediği yıllarda bütün esnaf gibi taksiciler de kara kara düşünüyordu. Fakat çok geçmeden onların imdadına Aşçı Halit yetişti.
    Bir süredir taksicilik yapmaya başlayan Aşçı Halit’in, kriz nedeniyle bazen siftah yapmadığı oluyordu. Sürekli müşterisi olan Musevi işadamı, işlerinin bozulduğunu ve artık taksiye binemeyeceğini söyleyince Halit, aynı yöne giden dört müşteriye ücreti paylaşmalarını önerdi. Bu önerinin kabul edilmesiyle, Nişantaşı-Eminönü dolmuş seferleri de başlamış oldu. Üstelik Halit günlük servisini yaptıktan sonra boş yatmak yerine, Karaköy İskelesi önüne gelip “5 kuruşa Taksim” diye müşteri avına çıkıyordu. Halit’in buluşunu, Civan Ali ve Saim Baba da izleyerek Türkiye’de dolmuşçuluğun resmî başlangıcına imza attılar. Kısa süre sonra Karaköy-Taksim hattına ek olarak Şişli-Pangaltı, Fatih-Beyazıt ve Sirkeci-Karaköy hatları da ortaya çıktı. Hatların oluşmasıyla dolmuş olarak kullanılan otomobiller de değişmeye başladı. Gelirini artırmak isteyen dolmuşçular, otomobillerinin ortasına bir sıra daha ekleterek yedi kişi alacak hâle getirdiler."