hizli okunuyor, keyifli, underrated, muazzam
genel olarak okuduklarımdan farklıydı, ilk defa bir kitapta korkunc bir ana karakterin bu kadar iyi ve gercek anlatildigini okudum
Şeyler, ilk bakışta çok sade görünen ama zor kitaplardan biri. Bir kere yazarın deneyimine sahipseniz onu daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü dile getirdiği duyguları hissedebilmek için yaşamak gerekiyor. Perec, bu kısa romanda büyük olaylar anlatmıyor aksine, modern insanın gündelik hayatını, tüketim arzusunu ve eşyalara yüklediği anlamları mercek altına alıyor.
Jérôme ve Sylvie adlı genç bir çift vardır. İyi bir hayat yaşamak isterler; güzel mobilyalar, şık evler, zarif eşyalar hayal ederler. Ancak zamanla okur şunu fark eder: Aslında onların peşinde koştuğu şeyler yalnızca nesneler değildir. O nesneler aracılığıyla saygınlık, mutluluk, aidiyet ve kimlik aramaktadırlar. Perec'in başarısı, bir vitrinin ya da bir oturma odasının tasvirinden toplumsal bir eleştiri çıkarabilmesi. Kitap boyunca uzun eşya betimlemeleriyle karşılaşılır. Başta bunlar gereksiz gibi görünebilir fakat yazarın amacı tam da budur. Okur, karakterlerin dünyasının nasıl yavaş yavaş nesneler tarafından işgal edildiğini hissettirir.
Perec'in anlattığı arzu döngüsü hâlâ devam etmektedir: Bir şeyi elde ederiz, kısa süre mutlu oluruz ve sonra yeni bir şeye ihtiyaç duyarız. Bu nedenle Şeyler, sadece 1960'ların tüketim toplumunu değil, günümüz insanını da anlatan bir eser olarak okunabilir. Şeyler, "İnsan sahip olduklarıyla mı yaşar, yoksa sahip olmak istedikleriyle mi?" sorusunu soran bir roman. Bitirdiğinizde aklınızda karakterlerden çok, kendi arzularınız ve evinizdeki eşyalar kalıyorsa işte o zaman yazarla aynı deneyimi yaşadığınızdan emin olabilirsiniz.
Aslında sıradan, pek de hatırlamaya değmeyecek şeylerden bahsediyor ‘Hatırlıyorum’ fakat aralarda dünyanın toplumsal, siyasal ve sosyolojik konjonktürüne uygun öyle göndermeler var ki; bence bu gözlükten bakmaya değer.
Edebiyatta sıradan olanı sıra dışı kılmayı ondan daha iyi yapan çok az yazar var. Okuduğum üçüncü veya dördüncü kitabı ( HATIRLAMIYORUM:) )ve her birinde beni şaşırtmaya devam ediyor. O halde bir sonraki aşama olarak “Yaşam Kullanma Kılavuzu”na hazırım demeye cesaret etsem mi:)
Kitaptaki küçük “hatırlıyorum”lu pasajlar için görselleri kaydırabilir, 1000k hesabımı ziyaret edebilirsiniz.
Ayberk Erkay çevirisi
Sevgiler
Uyuyan Adam: Dünyadan Çekilmenin Anatomisi
Perec’in en sevdiğim yönlerinden biri, büyük olayları değil, küçük geri çekilmeleri anlatabilmesi.
Uyuyan Adam çoğu zaman bir depresyon romanı olarak okunuyor. Ancak bana göre kitap daha çok dünyadan çekilme arzusunu, sürekli bir şey olmak ve yapmak zorunda bırakılan insanın yorgunluğunu anlatıyor.
Romanın gücü de burada ortaya çıkıyor. Çünkü kahraman yalnızca insanlardan değil; beklentilerden, hedeflerden ve toplumsal ritimlerden de uzaklaşmaya çalışıyor.
Bununla birlikte kitap herkes için kolay bir okuma değil. Olay örgüsünden çok düşünce ve atmosfer üzerine kurulu olması bazı okurlara fazlasıyla durağan gelebilir. Özellikle güçlü bir hikâye akışı bekleyenler için mesafeli bir metin olabilir.
Yine de bana göre Uyuyan Adam, bir depresyon romanından çok dünyadan çekilme arzusunun anatomisidir. Kaçışı değil, kaçışın mümkün olup olmadığını tartışır.
— Çağrı ÖZPOLAT, Bibliyosmia, 25.05.2026
25 yaşında ama ruhen yaşlı bir gencin draması anlatılıyor. Veya yalnızlığın içindeki benliği anlatılıyor da denilebilir. Herkesin yaptığı rutinleri yapıyor olsa da hiçkimsenin hissetmediği anlamsız bir duyguda.
Yürüyor, yalnız. Yiyor, yalnız. Gazete okuyor, yalnız. Hep yalnız. Bir odası var başka da bir şeyi yok. Yalnızlıkla dolu bir oda. Dışarı çıkıyor ama yalnızlığını almadan çıkmıyor. Kitabın ismi Uyuyan Adam ama öyle yatakta uyuyan bir adam değil ayakta uyuyan bir adam. İnsanların arasında uyuyan bir adam. Bilinci yaşama kapalı bir adam.
Kitaptaki oda tasviri içe kapanmış bir zihni simgeliyor. Eylemlerin var olması niyetsizlikten ve kayıtsızlıktan anlamsız kalıyor. Günümüzde şunu, bunu, onu yap açılırsın öğütlerini havada silip çözümsüz bir yalnızlığı vurguluyor.
Herkes ne güzel akıl veriyor değil mi? Yalnızların akıl verecek kimseleri de yoktur. Tüm yalnızlara söylemek istediğim bir şey var: herkesi kaybet kendini bul.
Bazen hayatın içinde değil de biraz kenarında durmak istersin. Gürültüden, beklentilerden, sürekli bir şey olma baskısından uzaklaşıp sadece var olmak… ya da belki hiç var olmamayı denemek. Uyuyan Adam tam olarak bu hissin romanı.
Perec, bu kitapta klasik bir hikâye anlatmıyor. Ne sürükleyici olaylar ne de büyük kırılma anları var. Bunun yerine, bir gencin dünyayla bağını yavaş yavaş koparma sürecine tanık oluyoruz. Ama bu kopuş dramatik değil; sessiz, neredeyse fark edilmeden gerçekleşiyor. İşte kitabın en çarpıcı yanı da bu: Hayat bazen büyük patlamalarla değil, küçük vazgeçişlerle değişiyor.
Yazarın dili oldukça sade ama bir o kadar da yoğun. Okurken kendini yalnızca karakterin içinde değil, kendi zihninin içinde dolaşırken buluyorsun. Sokaklar, odalar, rutinler... hepsi bir noktadan sonra anlamını yitiriyor ve geriye sadece boşluk kalıyor. Bu boşluk ise rahatsız edici olduğu kadar tanıdık.
Kitap boyunca şu soruyla baş başa kalıyorsun:
İnsan hiçbir şey istememeyi gerçekten seçebilir mi? Yoksa bu, fark etmeden içine düştüğümüz bir kaçış mı?
Uyuyan Adam herkese hitap edecek bir kitap değil. Hızlı akan, olay odaklı romanları sevenler için zorlayıcı olabilir. Ama eğer içsel yolculukları, varoluş sorgulamalarını ve insanın kendiyle kurduğu o sessiz diyaloğu seviyorsan bu kitap seni derinden yakalayacak.
Benim için bu kitap, okumaktan çok hissettiğim bir deneyim oldu. Bittiğinde zihnimde bir hikâye değil, bir duygu kaldı.
Bazen hiçbir şey yapmamak bir özgürlük gibi gelir… ama belki de en derin yalnızlığın başlangıcıdır.