Georges Perec, Uyuyan Adam’da zihnimizin en kuytu, en korumasız köşesine sızıp bizi kendimizle baş başa bırakıyor. Yirmi beş yaşında bir gencin, bir sabah aniden yataktan çıkmayı, sınavlarına girmeyi, arkadaşlarıyla buluşmayı, kısacası "yaşamayı" reddetmesiyle başlayan o durağan süreç, sayfalar ilerledikçe içinizde bir yerleri bir sızlama ile dolduruyor. Bu vazgeçiş sıradan bir tembellik ya da geçici bir moral bozukluğu değil; insanın dış dünyaya, o bitmek bilmeyen "başarma ve var olma" zorunluluğuna karşı verdiği radikal, sessiz ve bir o kadar da yıkıcı bir protesto.
Kitabın o mesafeli ama bir o kadar da içimize işleyen "sen" dili, sanki aynadaki kendi aksimiz bize fısıldıyormuş gibi bir his yaratıyor. Karakterin odasındaki eşyaları, sokaktaki insanları veya zamanın akışını hiçbir anlam yüklemeden, sadece birer nesne gibi izlemesi, modern hayatın üzerimize yıktığı rollerden kaçarken aslında kendi benliğimize ne kadar yabancılaşabileceğimizi gösteriyor. Perec, her şeyden elini eteğini çekip mutlak bir kayıtsızlığın arkasına saklanmaya çalışan bir insanın içsel çözülmesini o kadar çıplak anlatmış ki, zihnimizdeki o "dünyayı durdurup inecek bir yer bulma" illüzyonunu bir çırpıda darmadağın ediyor.
En sarsıcı olanı ise, bunca eylemsizliğin ve yalnızlığın sonunda gelen o acımasız farkındalık: Dünyadan tamamen kaçmanın da bir çıkış yolu olmadığını, yalnızlığın hiçbir şeyi iyileştirmediğini anladığınız o an, insanın göğsüne ağır bir taş oturuyor. İnsan doğasının o en karanlık, en yalıtılmış dehlizlerinde dolaşan ve bittiğinde sizi kendi odanızın sessizliğiyle baş başa bırakan, sarsıcı bir iç döküm bu.
Hatırlıyorum, bir Georges Perec projesi. Bir bellek jeneratörü.
"Unutulmaya yüz tutmuş bir belleği yeniden gün yüzüne çıkarmak" için.
Ve çalışıyor.
Elli yılın ardından, Perec'in hatırladıkları hatırlanıyor.¹
hizli okunuyor, keyifli, underrated, muazzam
genel olarak okuduklarımdan farklıydı, ilk defa bir kitapta korkunc bir ana karakterin bu kadar iyi ve gercek anlatildigini okudum
Şeyler, ilk bakışta çok sade görünen ama zor kitaplardan biri. Bir kere yazarın deneyimine sahipseniz onu daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü dile getirdiği duyguları hissedebilmek için yaşamak gerekiyor. Perec, bu kısa romanda büyük olaylar anlatmıyor aksine, modern insanın gündelik hayatını, tüketim arzusunu ve eşyalara yüklediği anlamları mercek altına alıyor.
Jérôme ve Sylvie adlı genç bir çift vardır. İyi bir hayat yaşamak isterler; güzel mobilyalar, şık evler, zarif eşyalar hayal ederler. Ancak zamanla okur şunu fark eder: Aslında onların peşinde koştuğu şeyler yalnızca nesneler değildir. O nesneler aracılığıyla saygınlık, mutluluk, aidiyet ve kimlik aramaktadırlar. Perec'in başarısı, bir vitrinin ya da bir oturma odasının tasvirinden toplumsal bir eleştiri çıkarabilmesi. Kitap boyunca uzun eşya betimlemeleriyle karşılaşılır. Başta bunlar gereksiz gibi görünebilir fakat yazarın amacı tam da budur. Okur, karakterlerin dünyasının nasıl yavaş yavaş nesneler tarafından işgal edildiğini hissettirir.
Perec'in anlattığı arzu döngüsü hâlâ devam etmektedir: Bir şeyi elde ederiz, kısa süre mutlu oluruz ve sonra yeni bir şeye ihtiyaç duyarız. Bu nedenle Şeyler, sadece 1960'ların tüketim toplumunu değil, günümüz insanını da anlatan bir eser olarak okunabilir. Şeyler, "İnsan sahip olduklarıyla mı yaşar, yoksa sahip olmak istedikleriyle mi?" sorusunu soran bir roman. Bitirdiğinizde aklınızda karakterlerden çok, kendi arzularınız ve evinizdeki eşyalar kalıyorsa işte o zaman yazarla aynı deneyimi yaşadığınızdan emin olabilirsiniz.
Aslında sıradan, pek de hatırlamaya değmeyecek şeylerden bahsediyor ‘Hatırlıyorum’ fakat aralarda dünyanın toplumsal, siyasal ve sosyolojik konjonktürüne uygun öyle göndermeler var ki; bence bu gözlükten bakmaya değer.
Edebiyatta sıradan olanı sıra dışı kılmayı ondan daha iyi yapan çok az yazar var. Okuduğum üçüncü veya dördüncü kitabı ( HATIRLAMIYORUM:) )ve her birinde beni şaşırtmaya devam ediyor. O halde bir sonraki aşama olarak “Yaşam Kullanma Kılavuzu”na hazırım demeye cesaret etsem mi:)
Kitaptaki küçük “hatırlıyorum”lu pasajlar için görselleri kaydırabilir, 1000k hesabımı ziyaret edebilirsiniz.
Ayberk Erkay çevirisi
Sevgiler
Uyuyan Adam: Dünyadan Çekilmenin Anatomisi
Perec’in en sevdiğim yönlerinden biri, büyük olayları değil, küçük geri çekilmeleri anlatabilmesi.
Uyuyan Adam çoğu zaman bir depresyon romanı olarak okunuyor. Ancak bana göre kitap daha çok dünyadan çekilme arzusunu, sürekli bir şey olmak ve yapmak zorunda bırakılan insanın yorgunluğunu anlatıyor.
Romanın gücü de burada ortaya çıkıyor. Çünkü kahraman yalnızca insanlardan değil; beklentilerden, hedeflerden ve toplumsal ritimlerden de uzaklaşmaya çalışıyor.
Bununla birlikte kitap herkes için kolay bir okuma değil. Olay örgüsünden çok düşünce ve atmosfer üzerine kurulu olması bazı okurlara fazlasıyla durağan gelebilir. Özellikle güçlü bir hikâye akışı bekleyenler için mesafeli bir metin olabilir.
Yine de bana göre Uyuyan Adam, bir depresyon romanından çok dünyadan çekilme arzusunun anatomisidir. Kaçışı değil, kaçışın mümkün olup olmadığını tartışır.
— Çağrı ÖZPOLAT, Bibliyosmia, 25.05.2026