Aristoteles, kendisine karşın, yüreğinde her zaman büyük ölçüde bir Platonist olarak kaldı. Bununla birlikte, bakış açısında Platon'dan çok daha az gizemci ve daha az çileci, ama tüm yaratışı Tanrıda özeklendirmesinde çok daha tektanrıcıdır.
Nesnelerin özünü vermek, bu dünyadakilerin kusurlarını silmek ve onları olduğu gibi değil, olmaları gerektiği gibi yansıtmakla kabildir. Zaten duyu dünyasında varlıkların mükemmel olmalarına madde engel olur. İstenilen formun gerçekleşmesini güçleştirir. Bunun için maddenin neden olduğu kusurları gidermek sanatçının işidir. Bundan ötürü ressam, yazar veya şair de, gördüğü gibi değil, olması gerektiği gibi çizer tabiatı.
 Rönesansta canlanan bu neo-Platonist görüş İtalya’dan Fransa ve İngiltere’ye de atlamıştı ve 18. yüzyılda hala devam etmekteydi.
Bizans imparatoru Jüstinyen 529’da Atina’daki Neo-Platonist Akademi’yi kapattıktan sonra, bir dizi Yunan akademisyen Hüsrev’i Platon’un anlattığı Filozof Kral’ın vücut bulmuş hâli olarak övdüler ve Sâsânî topraklarına sığındılar. Bazıları Cündişâpûr’da felsefe, astronomi, fizik ve edebiyat dersleri verdiler. Cündişâpûr’da eğitim, Yunan, Hint, Pers ve Mezopotamya geleneklerinden beslendi ve bir şekilde modern üniversitelerin temelini attı. 7. yüzyıldaki Arap fetihlerinden sonra da prestijini korudu ve pek çok Müslüman zengininin çocukları eğitimlerini bu Hristiyan, Yahudi veya pagan hocalardan aldı.
Batılılaşma, başlangıçta, basit bir ‘metafor’ ve hatta o haliyle aşkınsalcı bir gerçeklik-ötesi kabulken hızla dönüşmüş ve Türkiye’de siyasal, toplumsal ve kültürel yapının modernleştirici edeni (agent) niteliği kazanmıştır. O nedenle modernleşmeyle Batılılaşma Türkiye’de birbirinin tamamlayıcısı olan hususlardır. Her ne kadar modernleşme, doğasına uygun olarak kendi iç alternatiflerini de üreterek zaman içinde Batılılaşmanın ötesinde bir yerde somutlaşmıştır ama, onu da Batılılaşma dışı bir olgu diye görmemek gerekir. Tersine, o Batılılaşmanın içselleştirilmesi ve bir melezleşme unsuru haline gelmesidir. Eğer modernleşme kurucu iradesinin kendiliğinden ve doğallıkla mı yoksa belli bir baskıyla mı ortaya çıktığı sorusu bir an için bir yana bırakılırsa, Batılılaşmacı modernleşmenin, Türkiye’de doğrusal bir izlekte geliştiği ve şu evrelere sahip olduğu söylenebilir. Bu sürecin ilk aşaması maddi dünyayı onun kendisine içkin bilgiyle açıklama çabasıdır. Tanzimat Paşalarının bu yönde ki girişimleri ve özellikle Sadık Rıfat Paşa’nın 'muktezay-ı akl’ı ve Mustafa Fazıl Paşa’nın daha dünyevi bir ‘etik’ çağrısı (Mardin, a.g.e. 277) bu yolu döşeyen taşlardır. Çoğunlukla laiklik denilen oluşum bu yapının siyasal sonucu olarak tezahür eder. Dolayısıyla Batılılaşma, özünde, maddeciliğin öteki düşünce sistemleri karşısında başatlaşması sürecidir. Modernitenin kurucu iradesinin ilk aşaması budur. Bu oluşumun ikinci evresini pozitivizmin bir siyasal-kültürel sistem haline getirilmesi oluşturur. Bununla birlikte pozitivizm, Türkiye’de iki aşamada gelişir, ilki, Tanzimat dönemindeki arayışlardır. Fakat bir zihniyet altyapısı oluşturmanın dışında o dönemde fazla bir etkinlik kazanamayan bu anlayış, II.Meşrutiyet öncesinden başlayarak sonrasını belirleyen en önemli gerçeklik olarak siyasal
Michael Psellus, gerçekte çok esrarengiz bir adamdı. Güçlü bir felsefeci ve bilgili bir tarihçi olmasının yanı sıra usta bir tartışmacı ve 'monarşist' bir bürokrattı. Ayasofya Kilisesi'ni merkez alan gizli bir filozoflar örgütü kurmuştu. Bu örgüt, çeşitli dillerde yazılmış çok eski bazı metinleri kilise yönetiminin haberi ve bilgisi olmadan tercüme ederek kendi aralarında tartışıyordu. Bu tartışma konularının neredeyse tamamı, Hristiyanlığın dogmalarıyla ters ve ona karşı olan fikirler ve görüşler üzerine kurulmuş tezlerdi. Psellus, sofu bir Platonist'ti, İsa'cı değildi. Kendi yazdığına göre insan, tıpkı antik çağın filozoflarının yazdıkları gibi 'Toplumsal Varlık'tı. Kilise ise bunun tam tersine inanıyordu ve insanları da buna inandırmaya çalışıyordu. Psellus, kilisenin dogmalarına karşı 'akıl'ı savunuyordu; 'iman'ı ikinci plana atıyordu.