📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Spoiler içerir !!
Hayran oldum! Mest oldum!
Arkadaşlar öncelikle Hasan Ali Toptaş'a biraz ön yargılıydım. ''Sonsuzluğa Nokta'' adlı kitabını okumuştum ve açıkçası pek beğenememiştim, olay akmamıştı desek daha doğru olur.
Yalnız ilk defa bir yazar hakkında bu kadar yanıldım. Heba, şahaneydi.
Öncelikle merak edip okuyacak arkadaşlar için bir küçük özet geçeyim bir fikriniz oluşsun. Sınırda birlikte askerlik yapan Kenan ve Ziya birbirleriyle çok yakın arkadaş olmuşlardır. Ziya, farkında olmadan bir keresinde Kenan'ın hayatını kurtarmıştır. Ziya şehirde yaşayan bir kişidir, Kenan ise tam bir köy aşığıdır. Askerlik boyunca sürekli köyünden büyük bir hayranlık ve hasret ile bahseder. Arkadaşı Ziya'dan, askerlikten sonra istediği bir zaman muhakkak köyüne gelmesi için söz alır. Yıllar sonra Ziya, şehirdeki hayatını bırakıp, Kenan'ın köyüne yerleşir. Köyde öncelikle çok saygı duyulan biridir. Arkadaşı da onu oldukça iyi ağırlar. Ziya, kalacağı evi ayarlaması için Kenan'a para vermiştir fakat Kenan dolandırılmış ve bunun sonucunda köyden birine borçlanmıştır. Bu para için Ziya'dan destek alabileceği halde, ona hayatını borçlu olduğu için isteyemez. Ziya köye yerleştikten bir süre sonra, alacaklı kişi Kenan'ı bıçaklar. Kenan, bir süre yattıktan sonra aniden hayatını kaybeder. Köy halkı nedense bıçaklanmakla ölüm olmaz, Ziya onu zehirledi diye dedikodu çıkartır. Köylü ayaklanır ve Ziya linç edilerek can verir.
Gel gelelim, beni etkileyen şey ise köy hayatını oldukça güzel bir şekilde tasvir edilmesidir. Köyde dedikodunun kolay yayılmasından, köyde yapılan her hareketten, köyün ta öbür ucundaki kişinin bile haberdar olacağından çok güzel bir şekilde anlatılmasıdır. Sanırım biraz benim köyümü de anımsattığı için, kitabı okurken çok keyif aldım.
Asla zorlama bir dili yok
Spoiler içerir !!
Hayran oldum! Mest oldum!
Arkadaşlar öncelikle Hasan Ali Toptaş'a biraz ön yargılıydım. ''Sonsuzluğa Nokta'' adlı kitabını okumuştum ve açıkçası pek beğenememiştim, olay akmamıştı desek daha doğru olur.
Yalnız ilk defa bir yazar hakkında bu kadar yanıldım. Heba, şahaneydi.
Öncelikle merak edip okuyacak arkadaşlar için bir küçük özet geçeyim bir fikriniz oluşsun. Sınırda birlikte askerlik yapan Kenan ve Ziya birbirleriyle çok yakın arkadaş olmuşlardır. Ziya, farkında olmadan bir keresinde Kenan'ın hayatını kurtarmıştır. Ziya şehirde yaşayan bir kişidir, Kenan ise tam bir köy aşığıdır. Askerlik boyunca sürekli köyünden büyük bir hayranlık ve hasret ile bahseder. Arkadaşı Ziya'dan, askerlikten sonra istediği bir zaman muhakkak köyüne gelmesi için söz alır. Yıllar sonra Ziya, şehirdeki hayatını bırakıp, Kenan'ın köyüne yerleşir. Köyde öncelikle çok saygı duyulan biridir. Arkadaşı da onu oldukça iyi ağırlar. Ziya, kalacağı evi ayarlaması için Kenan'a para vermiştir fakat Kenan dolandırılmış ve bunun sonucunda köyden birine borçlanmıştır. Bu para için Ziya'dan destek alabileceği halde, ona hayatını borçlu olduğu için isteyemez. Ziya köye yerleştikten bir süre sonra, alacaklı kişi Kenan'ı bıçaklar. Kenan, bir süre yattıktan sonra aniden hayatını kaybeder. Köy halkı nedense bıçaklanmakla ölüm olmaz, Ziya onu zehirledi diye dedikodu çıkartır. Köylü ayaklanır ve Ziya linç edilerek can verir.
Gel gelelim, beni etkileyen şey ise köy hayatını oldukça güzel bir şekilde tasvir edilmesidir. Köyde dedikodunun kolay yayılmasından, köyde yapılan her hareketten, köyün ta öbür ucundaki kişinin bile haberdar olacağından çok güzel bir şekilde anlatılmasıdır. Sanırım biraz benim köyümü de anımsattığı için, kitabı okurken çok keyif aldım.
Asla zorlama bir dili yok
DONduk DONduk...
Hep "Kadınlar Ülkesi" kitabının kabahati bunlar. Öyle minnoş, ütopik bir dünyaya atıldık ki, kitabı bitirdikten sonra "bunu dengelemek lazım, Allahını seven üstümüze karamsarlık atsın" diyerek sarıldık kitaba. İstediğimizi aldık mı? Bir nebze... Fakat bu sefer de öyle bir ruh haline büründük ki "Dar Lan Dum" demeden edemedik. Ayarsızız vesselam...
Schwarzach'ta bir tıp öğrencisi, yanında staj yaptığı asistan tarafından Weng köyüne gönderilir. Görevi, asistanın erkek kardeşi ressam Strauch'u gözlemlemektir. Buraya kadar zaten arka kapak bilgisi. Gelgelelim, bu öğrenci ne demeye ressamı gözlemlemeye gönderiliyor, asistan, yanında alabileceğinden daha fazla deneyimi kardeşinin verebileceğini düşünerek mi yolluyor öğrencimizi, yoksa başından mı savıyor, öğrencinin niyeti psikiyatr olmak mı yoksa?.. Sorular sorular... Ne yalan söyleyeyim, gözlemleme dendiğinde aklıma direkt psikolojik çözümlemeler vs. geldi bedensel rahatsızlıklardan ziyade. Fakat bu aradığımı da bulamadım. Yetiş ya Yalom, yetiş ya "Nietzsche Ağladığında" deyip durdum. Zaten kitabın sonuna kadar öğrencinin, ressamı anlayabildiğinden de emin değilim. Bedensel sorunlara çözüm olarak da kayda değer tek detay, bilekteki şişliğe öğrencinin sunduğu çözüm oldu (tamam, tıp öğrencisi olduğunu söylemeyip, hukuk okuduğunu söyledi kendini açık etmemek için. Yine de bunu bir bahane olarak kabul edemeyeceğim). Çözümleme olarak da, öğrencinin asistana yazdığı mektupları kabul edebiliriz de onu da anlayan beri gelsin. Kitapta baştan sona bir anlamsızlık ve cümleler çorbası içinde cebelleştim durdum. Başlarda, konudan konuya atlayan ressamı anlamaya çalıştım. Tam "aha başı sonu belli bir konudan bahsetmeye başladı" dediğimde, dememe kalmadı bambaşka bir dala atladı. Neyse ki köyde entrika gırlaydı da
DonThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 2016241 okunma
“Uslu karıncalar” o başkaldırıcı şeytanın tozunu teker teker bulup yok edeceklerdi. “Uslu karıncalar” o topal karıncanın soyundan da bir tek karınca bırakmayacaklardı.