“Don” benim Thomas Bernhard’dan okuduğum on birinci metin ve ilk kez okurken zorlandım açıkçası. Bazı yerleri dönüp tekrar tekrar okudum. Bu nedenle yazarın ilk romanı olmasına rağmen bence biraz onu tanıyınca okunmalı, tanışma kitabı olmamalı.
Kısaca konusundan bahsedeyim. Yine Almanya’nın ücra bir dağ kasabasındayız. Genç bir tıp öğrencisi olan isimsiz anlatıcımız, cerrah hocası tarafından ressam kardeşini gözlemlemekle görevlendiriliyor. Bunun üzerine bu dağ köyündeki bir hana yerleşiyor ve hiç tanımadığı ressamı çözümlemeye çalışıyor. Hem ressamın iç döküşünü, pek çok konudaki görüşlerini hem de anlatıcımızın izlenimlerini okuyoruz.
Aslında konu, biçim, üslup ve atmosfer olarak tipik bir Bernhard romanı. Yine taşra hayatı, siyasiler, toplum, kitleler, eğitim sistemi ve öğretmenler, doktorlar, sanatçılar ve eleştirmenler, ebeveynler Bernhard’ın eleştiri oklarının hedefi. İleride “Düzelti”de daha derli toplu halde göreceğimiz fikirleri var yazarın çoğunlukla. Tabii aslında yazarın tüm kurguları hayatından da izler taşıdığından, bir yönüyle diğer tüm metinlerini de anımsatıyor, ki Bernhard’ın büyüleyici yanlarından biri bu bence: Hemen hemen aynı temalarda dönmesine rağmen tekrara düşüyormuş gibi hissetmedim hiç bir kitabını okurken ya da sıkılmadım, aksine bir bütüne ulaşıyormuşum, ona daha da yaklaşıyormuşum gibi ve büyük keyifle okudum her seferinde.
“Don”da da o öfkeyi, umutsuzluğu, vazgeçmişliği, kitlelerden duyulan tiksintiye rağmen bir yandan da insandan vazgeçememeyi, ayrıksı durmanın çözümsüzlüğünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz okurken. Ancak dediğim gibi dilini ileri dönem romanlarına kıyasla daha çetrefilli buldum ben. Tabii üç yüz elli sayfalık romanı iki yüz elli sayfaya indirecek kadar küçük puntoların da zorladığını söylemem lazım.
Bazı