Din problemi, şer problemi, Avrupalılaşma problemi...
Bizim de gevelediğimiz mefhumlar.
Ama kimsenin bu problemler üzerinde kafa yorduğu yok.
Sağ, kovuğuna çekilmiş, münzevi, mazlum, mustarip.
Sol, eline tutuşturulan reçeteyi kekeliyor, mânâsını anlamadığı reçeteyi.
Tek ortak duygu: düşmanlık.
Diyalog yok.Tanzimat'tan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete...
Tefekkür kılıçla fethedilmez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç.
Kanaatimizce sekülerleşme yanlış kurulmuş, aceleye getirilmiş, olanı değil olması gerekeni ortaya koyan bir teoriydi. Burada aceleye getirilmiş ifadesi abartılı bulunabilir. Ancak sosyologlar, içinde yaşadıkları çağa veya süreçlere isim koyma noktasında oldukça acelecidirler. İsimlendirmelerinin yaşananlar ile uyuştuğunda sosyoloji literatüründe kalıcı olacaklarını bilirler. Ayrıca kurucu sosyologlar, Batı ciddi problemler içinde olduğu için bir çözüm olarak "olan"dan değil, "olması gereken"den, yani çözümden yanaydılar. Sekülerleşme de modern düşünce ve hayat tarzına geçiş sürecinin, yani çözümün en önemli parçası idi. Dolayısıyla böyle bir teori klasik sosyolojinin ruhuna uygundu. Fakat bugün geriye baktığımızda "sekülerleşme" terimini terk edip yeni bir terim üretmek zorunlu görünüyor. Zira artık, ileride göreceğimiz üzere yeni dinsellikler ile karşı karşıyayız.
"Eğer tanrılar aranızda dolaşmadığında bir canavara dönüşüyorsanız," dedim, "sizde ciddi problemler var demektir. Ve biz de hapishanelere bu yüzden para harcıyoruz. Tanrılar sizi durduramıyorsa, biz durdurabiliriz, emin olun. Asayiş olaylarının çözümü, Bay Kwame, tanrıların değil hapishanelerin sayısını artırmaktır."
İnsanlar bazen kendini güçsüz ve mutsuz hisseder.Böyle durumlarda elinden gelen en iyi şeyin onu rahatsız eden şeylerden kaçmak olduğunu düşünür.Oysa hiçbir şeyi kaçarak çözemez.Problemler kaçtıkça artar ve daha kalabalık bir şekilde onun peşine düşer.