Gerçekten de bir kişinin tanınmazlığını yitirmesi son derece kolaydır. Birçokları tanınmazlıktan kurtulmak için kendileri çabalar, uğraşıp didinir biliyorsun; günlük hayatlarını, yirmi dört saat her yaptıklarını intemette yayımlarlar, skandallar yaratır, rezil dalavereler planlarlar, en çirkin şekilde bile olsa ünlenmeye çalışırlar; şafak vakti yayımlanan, kimsenin izlemediği sefil bir programa davet edilip anlatmak üzere saçma sapan dedikodular uydururlar; dolaylı yoldan, feci bir şöhreti de olsa herhangi bir ünlüye yamanmaya çalışırlar; televizyon stüdyosunda kavga çıkarırlar, hakaret yağdırırlar, bir oyuncuyla, futbolcuyla, şarkıcıyla, milyonerle, siyasetçiyle, kraliyet ailesinden biriyle ya da bir fotomodelle aptalca fotoğraf çektirmeye çalışırlar. Hatta tanıdıkları ya da tanımadıkları birini dehşet verici, anlaşılmaz biçimde, hunharca, dikkat çekici veya tüyler ürpertici şekilde öldürürler; çocuk kendinden küçük bir çocuğu, ergen anne babasını, genç kız kendinden daha güçsüz bir arkadaşını öldürür, yetişkin umumi bir mekânda toplu katliama girişir ya da sonunda yakalanıp korku saçmayı bekleyerek yedi kişiyi peş peşe gizlice haklar. Çünkü birini öldürmek herkesin, en salak insanın bile yapabileceği bir şeydir. Aslında hayatlarına devam etseler birilerinin bu hayatın ilginç yanını göreceğini, uygun bakış açısını benimseyip anlatmaya karar vereceğini, en azından ilgilenip kendilerine kulak vereceğini bilmezler. Birilerinin o hayatta utanılacak, gizlenmesi gereken bir unsur, bir kusur, bir anormallik görmesi yeterlidir. Bu da esasen pek zor değildir Jack, çünkü bazen kendimiz görmesek ya da gösteremesek de, hepimiz böyle bir şeyi barındırırız içimizde. Bize bakan kişiye bağımlıyızdır. Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey kimsenin ona bakmamasıdır. İnsanlar buna
Sayfa 138 - V Zehir·Kitabı okudu
1915 ilkbaharında İtilaf Devletlerinin Çanakkale Boğazı’nı aşması bir an meselesi gibi görünürken (Enver Paşa dışında Türk liderleri ve Alman danışmanları Türk askerlerinin İtilaf kuvvetlerine karşı Boğazları koruma yeteneğinden son derece ümitsizdi), İTC savaşa Anadolu’dan devam etme kararı verdi. Bu plan ayrıntılı olarak geliştirildi ve işgal halinde Anadolu’nun çeşitli yörelerinde yerel savunma örgütleri kurmaları için bazı subaylara talimatlar yollandı. Hatta İTC, hükümet merkezinin Edirne’ye taşınması yolundaki Alman baskısına karşı direnerek, Eskişehir ve Konya’ya taşınmasını düşündü. Hazinenin ve arşivlerin bir kısmının Eskişehir’e taşındığı anlaşılmaktadır. Ancak, Boğazların yarılması tehlikesi atlatıldı. Ama, 1918 Kasım’ında Osmanlı İmparatorluğu çok ağır koşullarla bir mütareke imzalamak zorunda kalınca ve İtilaf kuvvetleri işgale başlayınca, plan yeniden önem kazandı. Yakın Tarihimiz’de "İttihat ve Terakki’nin kuruluşundan tarihe intikal edişine kadar iç politika alanında Talât Paşa ve arkadaşları ile önemli roller oynamış olan kıymetli Hürriyet Mücahitlerimizden" diye tanıtılan (başka kaynaklarda bu teşhisi doğrulayan bilgi bulamadım) eski bir İttihatçı Şeref (Çavuşoğlu) bu planı anılarında anlatır. 1918’de bu plana işlerlik kazandırmaya çalışan birkaç kişinin adından da bahsediyor ve başka kaynaklarla karşılaştırma yapılınca, söz konusu kişilerin Karakol üyesi olduklarını anlaşılıyor. Bu, Karakol hakkında bildiklerimizle uyuşmaktadır. Bu örgüt ve faaliyetleri, İttihatçı lider kadro tarafından yapılan bir planın ürünüdür ve faaliyetleri en başından beri Anadolu’da bir ulusal direniş hareketi oluşturulması amacına yöneliktir. Gördüğümüz gibi diğer kaynaklar İTC’nin -mücadeleye devam etme kararındaki Enver Paşa’dan aldığı direktifler doğrultusunda-
Reklam
"Şöyle izaha çalışayım. Hz. Adem zamanındaki insanlığın  bilinç, bilgi ve gelişim seviyesine on sayfalık bir yazılım ye­terli geliyordu ki Allah o kadarlık bir vahiy gönderdi. Sonra  insanlar çoğaldı, insanlık gelişti, bilgi arttı, bilinç ve kültür  daha kapsamlı hale geldi, Allah Musa peygambere gönde­receği vahiy yazılımının kapasitesini arttırdı. Tevrat, önce­ ki vahiylere göre daha kapsamlı, geniş ve yeni bir program gibiydi. Bu böyle devam etti ve Hz. İsa zamanında insanlık  ihtiyaç ve bilgileri ölçüsünde daha yeni versiyon bir prog­rama sahip oldu; eski Ahit yenilenip Yeni Ahit oldu. Böylece  her yeni gelen program bir öncekinin insaniyet ve kulluk adı verilen hard diskindeki işletim sistemine sahipti ama  kapasite ihtiyaca oranla artıyordu. Bu bakımdan en son ver­siyon olan İslamiyet, insanlık için mükemmelleştirilmiş bir  program olarak geldi. Onun içinde diğerlerinin temel pren­  siplerinin, mesela Yahudilerdeki on emrin yahut sizdeki gü­lümseme ve çalışkanlık kurallarının tekrarlanması kadar tabii ne olabilir?" "Müslümanların bugünkü perişan ve pejmürde halleri bu  söylediklerinizle çelişiyor sanki Selim Hoca'm." "Haklısınız, çelişiyor; Müslümanların görüntüsü çok va­him. Bunun da bana göre iki sebebi var: Birincisi, Müslüman­ların bu programı kullanmadaki yetersizlikleri; ki bu, kulla­nıcının hatalı olduğunu gösterir, programın değil; ikinciside diğer iki programın kullanıcılannın işbirliği halinde yeni programı kötü gösterme gayretleri." "Bu suçlama sanki bana bir komplo teorisi gibi geliyor Selim Hoca'm,onlar da aynı Allah'a inanırken neden böyle  yapsınlar ki? "Çünkü bu program yayılırsa virüs bulaşan kendi prog­ramlannı çöpe atmak zorunda kalacaklar da ondan. Nitekim dünyadaki dinler arasında yükselişte olan yalnızca İslami­yet; elbette bunun önüne
Kazanmak kaybetmek gibi olaylar komple yalanmış. En önemlisi, "Ben elimden geleni yaptım" kadar güzel cümle yokmuş, tam buradan devam edeceğiz Osman. Böyle zamanlarda, "İyi ki ayrılmışız" diyorum. İnsan ömrü sadece kendi dertleri için bile yeteri kadar sıkışık bir programa sahip, yanına bir de başkasınınkileri eklemenin uzun vadede çılgınca olduğunu düşünüyorum
Sayfa 95·Kitabı okudu
Edebiyat
Atatürk'ün müzikle ilgili tasarrufu neydi?
İşte bu hareketi Atatürk başlattı. Evvela konservatuvarlar kurdu. Bu konservatuvarlar, daha önceki Musiki Muallim Mektebi'nin geliştirilmiş bir safhasıydı. Devlet; sahne sanatlarını, filarmoni ve tiyatro kurumlarını desteklemeye başlamıştı. Burada önemli bir nokta var. Alanının en büyük isimlerinden Carl Ebert, Atatürk tarafından Türkiye'ye getirildiğinde; Ulu Önder onun operayı kurmak için kaç yıla ihtiyacı olduğunu öğrenmek istemişti. Hatta hevesle, "Beş yılda yapabilir misiniz?" diye sormuştu. Ebert, "Bu biraz zor," diye cevap verince Atatürk üzülmüştü ama kabullenip programa devam etmişti.
Sayfa 202·Kitabı okudu
Alıntı
USULÜCEDIT 1) Mektep medreseden ayrilacakt. 2) İlkokulun kendisine has öğretmenleri olacaktı. 3) Öğretmen "sadaka" değil, aylık alacakt. 4)Okuma yazma öğretimi, eskiden olduğu gibi usulsüzyolsuz "heceleme ile değil de, yeni elifba kitaplarında gösterilen "usulüsavtiye veya usulümeddiye ile başlayıp, kolayca yoluna devam edilecekti, 5) Yalnız okumaya değil, aynı zamanda yazı öğretimine de ehemmiyet verilecekti. 6)Kız çocukları için de ayrica ilkokullar olacaktı ve kızlara da yazı öğretilecekti. 7)Öğretim bir programa göre yapılacak, her yaşa göre ders kitapları kullanılacaktı.
Sayfa 97 - Pozitif yayınevi·Kitabı okudu
Reklam
Reklam