• 1966 yılından itibaren Avrupa'dan, ABD'ye ve Japonya'ya dek yayılan öğrenci hareketleriyle birlikte sanayileşmiş ülkelerde devrimci şiddet yeniden gündeme gelir. 68 Mayıs patlaması gerilla mücadelelerinin ortaya çıkması izler. Böylece gelişmiş kapitalist ülkelerde görünürdeki toplumsal barışın ne kadar kırılgan olduğu bir kez daha anlaşılır. RAF bu dönemde ortaya çıkan en tanınmış silahlı direniş gruplarındandır. Batılı hükümetler ve medya tarafından zaman geçirmeksizin, "terörist bir çete" olarak değerlendirilir. Terörizm onlara göre, demokrasilerdeki patolojik bir tezahürdür. Çete deyimi amaçlıdır. Gruba siyaset dışı bir hava verilerek haydut ya da adli suçlu görünümü yaratılmak istenmektedir. Bu bilinçli seçimle düzenle olan savaş hali yok sayılmakta, sözlerin değersizleştirilmesi muhatap kavramını ortadan kaldırmaya yaramaktadır.

    RAF, yani Türkçe söyleyişle "Kızıl Ordu Fraksiyonu" öncüleri ilk vurucu eylemlerini gerçekleştirdikten sonra, 31 Mayıs 1972'de Teröre karşı mücadele için" 16 bin polis görevlendirilir. Ve deyim yerindeyse tam bir sürek avı başlatılır. İhbar yapanlara ödül verilecektir. Bu arada tüm sol çevrelere karşı da bir sindirme kampanyası açılmıştır. Amaç; “... ülkede var olabilecek her türlü politik fikirle RAF arasında bir duvar örmektir." Zamanın Federal Kriminal Polis Dairesi Başkanı; "RAF'a karşı faaliyeterimizi öyle yürütmeliyiz ki sempatizanlık olgusu ortadan kalksın diye açıklar hedeflerini. Bu koşullarda; 1 Haziran 1972'de Andreas Baader, Jan Carl Raspe ve Holger Meins Frankfurt'ta bir silahlı çatışmada yakalanır. Gundrun Essin bir tezgahtar kız tarafından ihbar edilerek Hamburg'da tutuklanır. Ulrike Meinhof ise kendisini saklayan bir pedagoji profesörünün evinde ele geçirilir. Adam onu ihbar etmiştir.
    Burada konumuz açısından bizi asıl ilgilendiren hapse atılan RAF militanlarına reva görülen ağır tutsaklık koşullardır. Çünkü bu durumda adalet mekanizmasının baş yardımcılarının psikiyatr ve doktorlar olduğu bir uygulama söz konusudur. Bu bilimin alet edildiği yeni bir sindirme ve tahakküm sisteminin gündeme gelmesi demektir. RAF tutsaklarına yapılan muamele; yani mutlak tecrit ve kesintisiz gözetim aslında çağdaş toplumdaki tahakküm ilişkilerinin gözler önüne serilmesidir. Yakalanmaların başlamasıyla birlikte RAF tutukluları ve benzer konumdaki diğer örgütlerin militanları tamamen tecrit edilir. Diğer tutuklularla her türden ilişki yasaklanır. Dini olanlar dahil cezaevinin hiçbir ortak faaliyetine katılmalarına izin verilmez. Havalandırmaya tek başlarına çıkarlar. Çoğunlukla elleri arkadan bağlıdır. Ziyaret, mektup, gazete hakları kısıtlıdır. Kısaca sosyal ilişkileri en alt düzeye indirilmiştir.

    Bazı tutsaklar, Köln-Ossendorf'da daha ağır koşullar altındadır. Ses tecridi için özel olarak düzenlenmiş bir bölüme alınırlar. Ulrike Meinhof ve kısa sürelerle Astrid Proll ve Gundrun Esslin, Kadın Psikiyatrisi binasının bir ucundaki hücrelerde iki yan, alt ve üst hücreler boş bırakılmış bir biçimde tutulur. Burada dışardan hiçbir ses ve gürültü ulaşmaz tutsaklara. Duvarlar ve eşyalar beyaza boyalıdır. Gün ışığı çok sık bir tel örgüyle çevrilmiş ince bir mazgaldan sızar. Tutsaklar tüm günlerini hiçbir şeyi seçip anlamlandıramadıkları bu ortamda geçirirler. Duyuların hiç işlemediği bu yapay tek renklilik ve sessizlik kişiliği yok edicidir aslında. Ulrike Meinhof'un yaşamak zorunda kaldığı ortam konusunda, dönemin Köln Cezaevi psikologu şöyle der: "Tutukluya dayatılan psişik yük, mutlak tecrit halinin kaçınılmaz kıldığı ölçüleri fazlasıyla aşıyor. Deneylerin gösterdiği gibi, tutuklular katı tecrit uygulamasına sınırlı bir süre katlanabilirler. Tutuklu Ulrike Meinhof bu sınırı aşmış durumda, çünkü pratikte her türlü çevre algılamasından kopmuş durumda."

    Nedir cezaevi psikoloğunun kastettiği deneyler? Ulrike Meinhof ve arkadaşlarına uygulanan bu özel muamele tam olarak "duyumsal yoksun bırakma" denen yönteme karşı gelmektedir.

    Bu yöntem tümüyle, gece ve gündüz, ses ya da sessizlik gibi her türlü algılama farklılığını olanaklar elverdiğince iptal etmeye dayanır. Bu amacın gerçekleştirilebileceği yapay bir ortama yerleştirilen kişiye hiçbir görsel ve işitsel uyarı ulaşmamalıdır. Her türlü uyarıdan mahrum bırakılan duyu organları bir süre sonra körleşirler. Kişiliği teslim almanın, beyni kontrol etmenin bir yoludur söz konusu uygulama. Duyumsal yoksun bırakmayla ilgili ilk deneyler CIA tarafindan, BLUEBİRD, MKULTRA ve MKDELTA programları çerçevesinde ABD'de gerçekleşmiştir. Programın Federal Almanya'ya aktarımı 1971 yılında, Hamburg-Oppendorf Psikoloji ve Nöroloji kliniğinde yapılan deneylerle olmuştur. İşte iktidarla bilimin buluştuğu yer tam da buralardır.

    Bilim tarihinin yirminci yüzyıl evresi, elektronik genetik ve biyoteknolojideki olağanüstü gelişmelerle kapanırken, yarattığı sonuçlar aynı parlaklıkta değildir. Bilim ve iktidar işbirliği bireyi sisteme eklemlemenin bir aracı olagelmiştir.

    ABD emperyalizminin ünlü istihbarat Örgütü CIA İkinci Dünya Savaşı ertesi kurulmuştur. Kuruluşta Hitler artığı Nazi istihbaratçılar etkin rol oynamıştır. ABD savaştan sonra savaş suçlusu sayılan tüm Nazi bilim adamlarını ülkesine getirip CIA'da istihdam etmeye başlamıştır. 1947 yılında Sovyetler'e karşı yürütülmesi düşünülen gizli savaş çerçevesinde Avrupa'da kısaca psy-ops olarak bilinen: "psikolojik savaş operasyonlarının" başlatılmasına karar verilmiştir. CIA'nın bilim ve sanat seksiyonları bu amaçla oluşturulmuştur. Kuruluşundan itibaren CIA'nin ilgi alanına giren insan kişiliğinin ve düşüncenin kontrolü çalışmaları da önce Naziler tarafından Almanya'da başlatılmış ve sonra ABD'de sürdürülmüştür. İnsan davranışlarının kimyası ve analizi konularında savaş sırasında canlı denekler üzerinde yaptıkları deney sonuçlarını ABD'de değerlendirmişlerdir. Zehirli gazların üretim teknolojisi, uyuşturucunun insan beyni üzerindeki etkilerine ilişkin çalışmalar, bunlar arasındadır. Bu çalışmalara yapılan katkı 68 gençliğini kasıp kavuran LSD üretimi olmuştur.

    CIA'nin tüm bu projeleri, MKULTRA, MKSEARCH, MKNAOMI, ARTICHOKE VE BLUEBIRD adlarıyla kodlandırılmıştır. MKULTRA biriminin görev alanı insan davranışları kontrolünde; biyolojik, kimyasal ve radyolojik etmenlerin araştırılmasıydı. Birimde bunun için, Duyumsal Yoksun Bırakma araştırmaları da içinde olmak üzere 149 proje ve 33 alt proje çalışması sürdürülmektedir. Bu çalışmalar ilk kez 1950'de BLUEBIRD (Mavi Kuş), adı altinda başladı. Proje Kanada ve İngiltere'nin katılımıyla ARTİCHOKE (enginar) adını aldı.

    MKULTRA resmi olarak Nisan 1953 yılında faaliyete geçti. Carter döneminde proje açığa çıkınca, ABD Kongresi çalışmaların durdurulmasına karar verdi. Çalışmaların dokümanları bizzat CIA direktörü tarafindan 1973 yılında imha edildi. Ancak proje MKSEARCH olarak devam ettiriliyordu zaten.

    MKULTRA projesi kapsamında, insan davranışlarının radyasyon etkisi altındaki yönelimlerinin araştırılması için bir laboratuvar kuruldu. Projenin insan üzerinde denenmesi için Vacaville California Hapishane Hastanesi seçildi. Yaklaşık 100 mahkûm bilgileri dışında denek olarak kullanıldı. Deneyle ilgili belgeler 1963 yılında imha edildi. LSD adlı yapay uyuşturucunun insan beyni üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmalar ise 1950-1970 arasında CIA ve ABD ordusu işbirliğiyle gerçekleşti. Ordudan 1500 asker ve Pennsylvania'daki Holmesburg Hapishanesinden mahkûmlar denek olarak seçildi. LSD için seçilen alt proje MKDELTA, kimyasal ve biyolojik silahların insan beyni üstündeki etkilerini araştırmak için uygulamaya sokulmuştur. Proje etkinlikleri arasında Londra metrosu yolcuları da içinde olmak üzere insan gruplarının üzerinde onlar farkında bile olmadan kimyasal ve biyolojik testler yapılması da vardı. Listede 11 Eylül günlerinde ABD gündeminden düşmeyen Anhrax da dahil olmak üzere, verem, tetanoz, veba bakteriyel toksinler, biyoloji bombalar gibi 390 test yer alıyordu. LSD üzerine en yaygın iddia Vietnam savaşı sırasında ordu içinde dolaşıma sokulduğu, Vietnam savaşıyla oluşan muhalefetin LSD kültürüne dönüştürüldüğü biçimindedir. Tamamen bir CIA üretimi olan LSD'yle CIA düşünce kontrolündeki ilk kitlesel pratiğini yaşama geçirmiştir.

    MKULTRA kod adı proje çerçevesinde habersiz denekler üzerinde yalnız LSD gibi zihin bozucu ilaçlar değil, biyolojik etkileyiciler, elektrik şoku, beyne elektrot yerleştirme, mikro dalga, hipnoz, lobotomi ve duyumsal yoksun bırakma gibi yöntemler de denenmiştir. CIA denetçilerinin 1963'te durumu saptamaları ve 1973 yılındaki yasaklama, çalışmaları durduramamıştır.

    Hatta işkenceye dayanıklı kurye ve programlanmış suikastçı yetiştirme programları hız kazanmıştır. Uzun süredir liberal-demokrat senatör, Robert Kennedy'nin ağabeyinin arkasından öldürülmesi eylemini gerçekleştiren Sirhan Sirhan'ın da CIA tarafından yetiştirilmiş bir suikastçı olduğu ileri sürülüyor. Ama en korkuncu MKULTRA deneylerinde çocukların da kullanılmış olmasıdır.

    1973'te ortaya çıkanlanlardan sonra, Aralık 1992'de Micro dalga Tacizi ve Beyin Kontrolü Deneyleri Raporu açıklandı.

    ABD emperyalistleri 50 yıl boyunca kendi yurttaşlarını denek olarak kullanmıştı. CIA'nin araştırmaları sözde, komünistlerin beyin kontrolü yöntemlerindeki gelişmelere karşı yürütülüyordu. 1994 yılında Kongre Soruşturma Komitesi'ndeki dinlemeler, 1940-1974 arasında 55 bin Amerikalının savunmayla ilgili deneylerde kullanıldığını ortaya çıkarılıyor. Deney konusu insanlara özellikle çocuklara yapılanları açıklamak için gaddarlık ve vahşet sözcükleri bile yetersizdir. 1945 yılından itibaren binlerce Amerikalı ve Kanadalı, çoğu kadın kurban fiziksel ve seksüel işkenceye tabi tutuldular. Kafeslere hapsedildiler, elektrik, ilaç ve askeri teknolojinin geliştirilmesi deneyleriyle beyinleri denetim altına alınarak programlandılar. Bazı deneyler için, denekler doğmadan önce seçildi, bazılarının çocukluklarına el kondu. Bazılarını ana babaları komünizme karşı mücadele için kendi elleriyle teslim ettiler.

    CIA yöntemleri bilim kurgu filmlerinde taş çıkartacak boyuttadır. MKULTRA'ya ait dört alt proje çocuklar üzerineydi. Kimi araştırmacılar CİA için çalıştıklarını bile bilmiyorlardı. Projenin biri uluslararası bir yaz kampında uygulandı. Yaz kampı çocukların aynı dili konuşmadıkları halde nasıl iletişim kurduklarını araştırmak için değerlendirilmiş, hem de ilerde yararlanılabilecek 11 yaş ve altı çocuklar tespit edilmişti. Radyasyon, hipnoz ve travmayla ilgili araştırmaların denekleri de çoğu kez çocuklar oldu. Komünizme karşı mücadele yıllarıydı. 1992'den itibaren yapılan vahşet bütün gizleme yöntemlerine karşı ortaya çıktı.

    1995 yılında MKULTRA uygulamasının 3 kurbanı mahkemeye başvurdular. Anlaşılan o ki, Nazi toplama kamplarını lanetleyen ABD ve Kanada kendi ülkelerinde yeni toplama kampları yaratmışlardı.

    Ortaya çıkanlanların en korkunçlarından biri çocukların 4 yaşından başlayarak cinsel şantaj için yetiştirilmeleri. Deneklerin her biri kamplara gönderilip birer "amca"ya teslim edilmişler. Çalışmaların durdurulmasını ya da parasal desteğin kesilmesini önlemek için bu çocuklar devlet görevlilerine bile sunularak şantaj amacıyla kullanılmıştır. Yalnız bu da değil. Kimi çocuklar başlangıçta Latin Amerika ve Meksika'dan getirilmiş. Bunlar en kaba beyin kontrolü ve diğer uygulamalara tabi tutulmuşlar.

    İkinci aşamada zeki Amerikalı çocuklar seçilmiş. Bunlar ilerde yönetici kişiler olacaklarından toplumun böylece daha iyi kontrol edilebileceği düşünülüyormuş. Bu çocuklardan rastlantı olarak hayatta kalabilenlerden Chris de Nicola'yı tedavi eden Dr Colin Ross; 1996'da bir konferansta; "Bu bir komplo teorisi değil. Hepsi gerçek... Hepsi belgelenmiş... Kültürümüzde ve ruh sağlığı alanımızda gizli saklı bir şeyler oluyor. Son yüzyılın yarısında psikiyatrinin önde gelen insanları doğrudan veya dolaylı olarak gizlice beslenen zihin kontrolü araştırmalarıyla bağlantılı." İşte emperyalizm budur. İşte emperyalist merkezlerce yönlendirilen bilimin durumu budur. Kendi ülkelerinin sıradan insanlarına bunları reva görenlerin başka halklara yapabilecekleri konusunda hayal kurmaya bile gerek yoktur.

    İlk çatlak seslerin çıkmasının Soğuk Savaşın sonuna rastlaması şaşırtıcı sayılmamalıdır. Sistemin, artık, kendini güvende hissettiği söylenebilir. Yapılanların tek amacı kapitalizmin dünya çapındaki egemenliğinin sürdürülmesidir. Psikolojik ve ideolojik savaşın bilimle nasıl desteklendiği görülünce sosyalizmin yenilgisinin hiç de basit bir açıklaması olamayacağı bir kez daha anlaşılmaktadır. Ulrike Meinhof'a yapılanlar işte böyle işleyen emperyalist zihniyetin pratiğe döktüğü bir projenin sonuçlarıdır. Faşizan yöntemler bilim ve teknolojinin desteğiyle düzene bu biçimde içselleştiriliyor. Gizli çalışmaların ortaya çıkabilen parçaları incelik ve soğukkanlılıkla uygulanan bir uyum programının kapsamını gözler önüne seriyor. Ancak ne uluslararası gözetim ve denetim çalışmaları ne de beyin kontrolü yöntemleri insan iradesini esir almaya yetmemiştir ve yetmeyecektir. Ulrike'nin pratiği de bunu ispat ediyor. Ona yapılanlar, bazı tutukluların psikiyatrizasyonu politikası çerçevesindeki uygulamalardır. Tecrit başarılı olamamış, hasmın iradesi teslim alınamamış, eylemin bir suçluluk eğilimi olduğu kabul ettirilememiş, tutsak katledilmiştir. Araştırma sonuçları da durumu doğrular yöndedir.

    Bu yönetenler açısından bir yenilgidir. Sağlığında onu psikiyatrik açıdan hasta olduğu tanısını koydurmak için gayret edenlerin, ölümünden sonra beynini araştırmaya kalkmalarının nedeni belki de MKULTRA türü programlar çerçevesinde bir komünistlik geni filan keşfetmek amaçlıdır!

    CIA Başkanı olduğu dönemde Alen Dulles şöyle demiş; "Hedef insan zihnindeki savaşı kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansürle kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise insan beyninde kazanılacaktır. Hedef beyin yıkama, ideoloji değiştirme ve gerektiğinde birçok Manchurian kobayı yaratabilmektir." Sonuç olarak tüm bu söylenenler bilim ve teknolojinin kimin kontrolü altında olduğuyla, yani mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin karakteriyle ilgilidir. Üretim araçlarına sahip olanlar, teknoloji ve zihinsel üretimin araçlarını da kontrol etmektedirler. Teknolojik ve zihinsel üretimin gelişmesi önemli bir birikim yaratmıştır. Sorun bu birikimi kimin kontrol ettiğiyse, yapılacak iş iktidara talip olarak bu yolda yürümektir. Köklü ve insanca çözüm sosyalist iktidarla mümkün olabilecektir. Bütün yollar devrime çıkmaktadır. Umut daima insandadır. Ne tek tip cezaevi, ne duyumsal yoksun bırakma deneyleri sermayenin yenilgisini önleyebilecektir.

    Kutsiye Bozoklar
  • Ermeniler ve Ermeni dostlarının yürüttüğü 1965-1972 yılları arasındaki yoğun Türkiye aleyhtarı propaganda 1973’te yerini fiilî saldırıya bıraktı. 27 Ocak 1973 tarihinde Los-Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve yardımcısı Ermenilerin saldırısı sonucu şehit olunca, mesele bütün birikmiş kiniyle yine karşımıza geldi.
  • Ey tenimde uzak yolculukların lekeleri!
    Ey çocuklarda uyuyan intizamsız güneşler!
    gelin ve boğdurun bu köleleri.
    İsmet Özel
    Sayfa 166 - TİYO
  • susmak elbette zehirlidir
    ve rahatlık getirir yazıklanmak da.
    İsmet Özel
    Sayfa 166 - TİYO
  • Bıkmadım
    koyu renkler kullanıyorum hayatımda
    koyu mavi, acıyı anlatırken
    sessizce öperken, koyu beyaz
    ve saçlarım hakaretlerle okşanırken
    koyu bir itiraf sarıyor beni.
    İsmet Özel
    Sayfa 166 - TİYO
  • Gördüm
    gözlerinde zındanlarla bana baktıklarını
    düşündüm yaslanarak şehrin kasıklarına
    düşündüm kafa kemiklerimi eritinceye kadar
    nedir bu kölelerin olanca silâhları
    silahların köleleri olmaktan başka.
    İsmet Özel
    Sayfa 166 - TİYO