Olaylar ve kişiler hem gerçek hem kurgu bu açıdan kitabın sonundaki yazarın notunu kitaba başlamadan okumak daha faydalı olabilir.
''Doktor Breuer son derece acil bir sorun için sizi görmem gerekiyor. Alman felsefesinin geleceği sallantıda. Yarın sabah saat dokuzda Cafe Sorrento'da buluşalım.'' -Lou Salome-
şeklinde notla başlıyor kitap. Bu aslında Lou Salome'nin Breuer'den filozof arkadaşı Nietzsche için bir yardım çağrısıydı. Üstelik hastanın kendisinin tedavinin farkında olmaması şartıyla.
Neden nietzsche kendisi başvurmamıştı doktora? Breuer hiç tanımadığı birinden neden böyle bir kart almıştı? Aldıysa da neden kabul etmeliydi bu teklifi? Kabul etse dahi hastanın haberi olmadan onu nasıl tedavi edebilirdi ki?
Bu soruların cevabını ve biraz da nietzsche yi merakla başladım kitabı okumaya. Irvin D. Yalom un da okuduğum ilk kitabı oldu bu ve anlatımını, kurgu yeteneğini daha doğrusu gerçekle kurguyu harmanlama şeklini çok beğendim. Psikoloji ile ilgili okuduğum kitaplar genelde biraz durağandı ama bu kitap oldukça akıcı.
Kitabı okurken Doktor Breuer ile Profesör Nietzsche arasında satranç mücadelesini andıran bir tedavi sürecine şahit olacak kendilerinin de sürekli karıştırdığı gibi tedavi edenin kim olduğunu ayırt etmekte zorlanacaksınız. Psikoterapi ile ilgili de bir ön okuma yapabileceksiniz aynı zamanda bu alanda pek kitap okumadıysanız.
''Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar.'' diyordu Böyle Söyledi Zerdüşt kitabında Friedrich Nietzsche bakalım kimler zincirlerini kırabilecek bu kitap sayesinde. Şimdiden iyi okumalar dilerim.
Fazlasiyla bilimsel teorik bilgiler basligindan boyle bir kitap beklemiyordum biraz daha ruhsal sekilde bağlanmak isterdim kitaba daha fazlasi gelmiyor ama ana konusu olan depresyon-anksiyete vs gibi sureclerin rahatsizliklarin durumlarin ne denirse artik cogunun genetik bir sekilde aktarildigini kendimden bizzat savunuyorum, bazen psikolojik cokmuslugun- rahatsizligin ya da krizlerin sebebi yasanilanlar degil belkide atalarimiz tarafindan coktan yaşanmış- yaşanmamış olanlardir...
Auschwitz ve 4 farklı toplama kampında bulunmuş, bir nöro-psikiyatrist.. Evet, yolu kamplardan geçen, bir doktor. Hikayesi gerçek hayattan. Mesleğinin ilerleme sürecinde, bu acı olayların etkisinin çok olduğunu söylüyor eserde. Nedenim vardı, nasılına katlandım diyor. Üçüncü Viyana Psikoterapi olarak anılan "Logoterapi'nin" ve varoluşçu terapinin babası diyebiliriz yazara. Diğer ikisi psikanaliz'le Freud ve Bireysel Psikolojiyle Alfred Adler.
Düşününce, aklını kaçırmadan nasıl kurtulmuş diye düşünüyor insan.. Kampların zorlu yaşam şartlarını, tutukluluk halinin bireyde nelere sebep olduğunu, içinde iyilik tohumları olan insanların bile, o kamplardan çıkarken katile dönüşme potansiyeline büründüklerini, mantıklı ele alımlarla anlatıyor terapistimiz. Psikolojisine baktığımda ; eser, duygusal bağlamda ele alınmamış. Daha çok realist bir bakış açısıyla," yaşamın özü anlamdadır " arayışını anlatmış. Ben bu bakış açısını, ajite etmekten daha çok seviyorum. Ve inanıyorum ki ; her insan, her acının içinde gerçekten bir sebep bulursa kendine ve hayata tutunuyor. Hayat yolları taştan diye, çıkmaza düşüp, kendimizi motive etmeyi bırakmak, sebebimizi bulmadan bu hayattan gitmeyi kabullenmek bence de İnsanca, Pek İnsanca 1. Kitap değil. :)
Her ne olursa olsun :
*Bitirilecek çok acı var.
*Nedeni olan nasılına katlanır.
*Beni öldürmeyen şey güçlendirir.
Logoterapi'yle ilgili ilk önemli eseri okuduğumu düşünüyorum. Meraklısına öneririm. Düşünce dünyanıza sağlık Viktor E. Frankl
Her kitabı bitince durup düşünürüm; bu kitap bana ne kattı diye…
Bu kitap ise 0-7 yaşın bir insan, bir birey olmak için ne kadar önemli olduğunu, bir çocuk için en önemli şeyin annesi babası olduğunu öğretti.
Gerçek bir psikoterapi yöntemi ile bir hayatın değişmesi…
Hayata DönGülseren Budayıcıoğlu · Remzi Kitabevi · 202013,9bin okunma
“Bazı kitaplar okunur, bazı kitaplar yaşanır.” Gibi klişe bir cümle vardır ya hani…
Aşkın Celladı benim için ikinci gruba giren kitaplardan biri oldu. Başlangıçta aşk hikâyelerinden oluşan bir terapi kitabı sanmıştım ama yanıldım. Basit bir aşk kitabı ya da ilginç vakaların anlatıldığı bir psikoloji kitabı değil. Bu kitap; yas, yalnızlık, utanç, özsaygı, ölüm korkusu, sevilme ihtiyacı ve insanın kendine anlattığı hikâyeler üzerine yazılmış.
BURADAN SONRA BENİ EN ÇOK ETKİLEYEN KARAKTERLERLERLE İLGİLİ YORUMLAR BULUNMAKTADIR.
Thelma’da aşkın bazen bir kişiden çok o kişinin bize hissettireceklerine duyulan özlem olabileceğini düşündüm. Ayrıca Thelma’nın terapistinin de kendi terapi sürecinde olmadan bir başkasını terapiye almasının zararlarını gördüm. Yalom’un bir terapist olarak Thelma ve Matthew’i yüzleştirmeye zorlaması, ama bunun hiç işe yaramaması ve Yalom’un kendini eleştirmesine hayran kaldım.
Carlos’ta “Ben ayakkabılarım değilim.” ve “Herkesin bir kalbi var.” cümleleriyle insanın değişebilme gücüne bayıldım. Başlangıçta “Sapık bu adam” dediğim adamın geçirdiği değişim şok etti.
Betty beni en çok sarsan karakter oldu. Babasını kaybettikten sonra kilo alması, kendini sevilmeye layık görmemesi ve içindeki acımasız ses beni kendi hayatımla yüzleştirdi. Belki de ilk kez bedenime başka bir gözle bakmaya başladım. Ayrıca burada beni etkileyen bambaşka bir şey oldu. Yalom’un şişman kadınlara karşı duyduğu önyargı ve bunun sürece yansımaları. Terapistler de insan ve bu önyargılara bakmak kıymetli. İkisi açısından da geliştirici bir süreçti.
Penny’de bir insanın yalnızca sevdiği kişiyi değil, onunla birlikte kurduğu hayalleri de kaybedebileceğini gördüm. Yanlış çocuk öldü, doğru hayalleri öldü. Ve bu yas onun 2 oğluyla ilişkisini zedeledi. Süreç Penny ve çocukları
Terapi odasında saklı kalan hayatların çıplak gerçekliği… Her hikâye, iyileşmenin acıyla yan yana yürüdüğünü hatırlatıyor. İnsan, kendine en çok yine kendinde rastlıyor.