Şeriatı reddeden heterodoks Türkler olmasa zordu;
Türkiye'nin modern Îslam'da en radikal devrimi gerçekleştirebilmesi ve bugün İslami köktenciliğin yükselişinden en az etkilenen Müslüman millet olması bir rastlantı değildir. Geniş bir halk kitlesinin onayına ilaveten, Atatürk devrimle ve bir grup inkılapçının güçlü desteği sayesinde güçlü bir dinî hiyerarşinin kontrolünü ortadan kaldırmayı ve hızlı sosyal gelişme ve modernleşme için yasal ve siyasi koşulları hazırlamayı başardı.
Alıntı
kemalizm ve islam
Kemalist iktidarın kuruluş sürecinde ve bunu takip eden dönemde dinin denetlenebilir bir alan şeklinde ele alındığı, kontrol edilebilir bir araç olarak telakki edildiği önemli tartışmalara konu olmuştur. Kuşkusuz modernleşme sürecinin gecikmiş olması, modern devletlerin sahip olduğu araçlardan yoksun olmak psikolojisi Tanzimat'tan Cumhuriyete aktarılan önemli miraslardan bir tanesidir. Bu miras toplumların kültürel süreçlerini, kurumların bu kültürel süreçler içerisine nasıl gömülü olduğunu anlamak istemeyen, bu anlamaya vaktinin olmadığını baştan kabullenen bir bürokratik elit ortaya çıkarmışa İttihat ve Terakki’den Kemalistlere kalan bürokratik miras ve devlet hakkında sahip oldukları ortak bilinçaltı, dine tanınacak sorumluluk ve misyon konusunda teorik olarak kendilerini çok zorlamayacak ama pratikte epeyce ‘yıpratacak’ bir manevra problemi sunuyordu (İttihatçılar zaten şeyhülislamı kabineden çıkararak, kız çocuklarına okul mecburiyeti getirerek, vb. Kemalistler için yolu açmıştı. Kemalistlerin kendi mühürlerini vurabilmek için yapmaları gereken, süreci daha radikal kararlarla devam ettirmekten ibaretti). Dinin şeklî varlığının, pratik 'gösterenleri’nin kurumsal düzeyde ortadan kaldırılmasına (halifeliğin lağvından, Diyanet İşleri Başkanlığının tesisine kadarki uygulamalar) ve iktidarın zaman zaman sertleşen söylemine rağmen daha sonra siyasal İslamcı hareketlerin tarihlerindeki önemli problemlerden biri haline gelecek süreç başlamış oluyordu. Bir kere Osmanlı İmparatorluğu teokratik bir devlet olarak tanımlandıktan ve düz ayak bir mantıkla aşağı yukarı 200 yıllık bir modernleşme sürecinin sıkıntılarının temelinde ‘varolduğu şekliyle’ dinin bulunduğu hükmü verildikten sonra, yeni devletin kurucularında rahat hareket etme tavrı da pekişiyordu. Elbette kurucu elitler
Sayfa 880·Kitabı okuyor
Düşünce
Reklam
Tarikatlarda dikkat çeken husus, liderlerinin farklılık yaratmak için İslam dinine aykırı fikirler savunmaları, yan kuruluşlarla ticarete atılmaları ve en önemlisi de bir süre sonra siyasetin bir parçası olmaları. Bazıları ise radikal fikirleri nedeniyle teröre bulaşmış.
Sayfa 211 - Doğan Kitap
'90'lı yıllarda radikal sol örgüt ortamları oldukça katı ve tutuculaşmış ortamlardı. Sosyalist sistemin çözülüşünü kabul etmiyorlardı. Çözülen şeyin, sosyalizmin iyi uygulanmamış, yoldan çıkmış reel hâli olarak açıklıyorlardı. Özellikle sol örgütlerin bulunduğu koğuşlarda Lenin'in, Stalin'in kitaplarının eğitim programlarında yeniden okunduğunu gözlemliyordum. PKK koğuşlarında da onlar kadar olmasa da özellikle 12 Eylül darbesi döneminde hapsolmuş eski kadroların sol klasiklere olan ilgisini görebiliyordum. Çözülen, dağılan şeyin sosyalizm değil de SSCB şahsında reel sosyalizm olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden de Marx ve Engels ve Lenin'e eleştirel yaklaşmıyorlardı. Eğitim çalışmalarında, seminerlerde reel sosyalizm okumaları ve tartışmaları '90'lı yıllar boyunca devam etti. Bu sol örgüt ortamlarının entelektüel düzeylerinin anlaşılması için şu anımın konuya ilişkin meseleyi özetleyeceğini düşünüyorum. İbn Haldun'un Mukaddime adlı kitabını gizlice okumak zorunda kalmıştım. Onun "gerici" olduğunu düşünen sol bir ortam vardı. Sadece İbn Haldun değil, genel olarak Şark İslam Klasiklerine karşı derin ön yargılar vardı. Doğulu İslam düşünürlerini "Orta Çağ Karanlığı" olarak değerlendirenler vardı. Bu ön yargılar sol örgüt ortamlarında başta İbn Haldun gibi İslam düşünürlerini okumamızı engelliyordu. Örgütten aynı, bağımsız kaldığım için bu gibi ön yargılarin esiri olmadım."s.10
Sayfa 10 - Vadi Yayınları·Kitabı okudu
"Allahsız komünistleri" durdurabilecek yegâne silahın din olduğunu keşfeden Batılı stratejistler Arap ve İslam âleminde "ılımlı ve kendi halinde" İslamcı parti, örgüt, cemaat ve gruplara dolaylı dolaysız her alanda yardım ederek onlardan özellikle radikal olmalarını istedi. Ama aynı Batı bu güçlerden radikalizmi hiçbir zaman radikal ve kendini resmen bir din devleti ilan eden İsrail'e karşı kullanmalarına izin vermedi, vermiyor.
Tarih ve Siyaset
İran Devrimi ve İran İslâm Cumhuriyeti'nin kurulması Arap dünyasındaki radikal Müslümanlara cesaret verdi. 1980'lerde, Arap devletleri, Mısır, Suriye, Irak, Lübnan, Cezayir, Tunus, Bahreyn ve daha düşük derecede Suudi Arabistan, Ürdün ve Fas'ta köktenci İslâmcı hareketlerin mücadelesiyle karşı karşıya kaldı. Bu gruplar yerleşik Arap siyasal düzenine sosyal adalet ve Müslüman birliği adına karşı çıktı. İslâmî kimlik taşıyıcıları olarak onlar, modernliği "egemenlik" ve "milliyetçilik" fikirleriyle birlikte hakir görürcesine reddetti. Bu fikirleri hulul müstevrede, yani İslâm karşıtı Batı'dan ithal edilmiş olan ve hemen terk edilmesi gereken fikirler olarak açıkça eleştirdi. Radikal Müslümanlara göre, el-İslâm huva el-hal, "tek çözüm İslâm" idi ve buna ayrıca şu da eklenmeliydi: Varlığına izin verilebilir tek kimlik de İslâm kimliğidir. Arap milliyetçiliği kısaca yeni cahiliye'nin, İslâm öncesi döneme benzeyen çağdaş "cehalet çağı"nın bir yan ürünüydü. İslâmcı saldırı yalnızca Arap milliyetçiliği davasını zayıflatmakla kalmadı, aynı zamanda Arap devletlerini, istikrarlarını korumayı garanti etmek için kurumlarını güçlendirmeye zorladı. Sonuç, devlet egemenliğinin daha fazla vurgulanmasıydı.
Sayfa 251·Kitabı okudu
Reklam
Reklam