İran Devrimi ve İran İslâm Cumhuriyeti'nin kurulması Arap dünyasındaki radikal Müslümanlara cesaret verdi. 1980'lerde, Arap devletleri, Mısır, Suriye, Irak, Lübnan, Cezayir, Tunus, Bahreyn ve daha düşük derecede Suudi Arabistan, Ürdün ve Fas'ta köktenci İslâmcı hareketlerin mücadelesiyle karşı karşıya kaldı. Bu gruplar yerleşik Arap siyasal düzenine sosyal adalet ve Müslüman birliği adına karşı çıktı. İslâmî kimlik taşıyıcıları olarak onlar, modernliği "egemenlik" ve "milliyetçilik" fikirleriyle birlikte hakir görürcesine reddetti. Bu fikirleri hulul müstevrede, yani İslâm karşıtı Batı'dan ithal edilmiş olan ve hemen terk edilmesi gereken fikirler olarak açıkça eleştirdi. Radikal Müslümanlara göre, el-İslâm huva el-hal, "tek çözüm İslâm" idi ve buna ayrıca şu da eklenmeliydi: Varlığına izin verilebilir tek kimlik de İslâm kimliğidir. Arap milliyetçiliği kısaca yeni cahiliye'nin, İslâm öncesi döneme benzeyen çağdaş "cehalet çağı"nın bir yan ürünüydü. İslâmcı saldırı yalnızca Arap milliyetçiliği davasını zayıflatmakla kalmadı, aynı zamanda Arap devletlerini, istikrarlarını korumayı garanti etmek için kurumlarını güçlendirmeye zorladı. Sonuç, devlet egemenliğinin daha fazla vurgulanmasıydı.