Türkiye İkinci Dünya Savaşında egemenliğini korumak ve savaşın tahribatından etkilenmemek için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Bunun için kullandığı önemli yöntemlerden biri de "istihbarat diplomasisi" idi. İkinci Dünya Savaşı deneyimi Ankara'nın, savaşın içine sürüklenmemek ve Almanya ve Sovyetler'den gelen tehditleri savuşturmak için özellikle İngilizlerle olan ilişkilerinde istihbarat diplomasisini kullandığını gösterdi. Ayrıca Ankara, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Amerika'ya, askeri yardım karşılığında istihbarat hizmeti vermekte hiç tereddüt etmedi.
Soğuk Savaş'ın getirdiği koşullarda, dış politikadan iç güvenlik sorunlarına varıncaya dek geniş bir milli güvenlik politikasına rehberlik etmesi amacıyla 20 Mayıs 1949 tarihinde kuruldu ve 1947 yılında Amerika'da kurulmuş olan Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yapısına benzer nitelikte bir yapılanmaya gidildi. 1961 yılına kadar faaliyet gösteren Milli Güvenlik Yüksek Kurulu, Cumhurbaşkanı başkanlığında, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı'nın refakatinde, kabineden İçişleri, Ulaşım, Maliye, Bayındırlık, Ticaret ve Tarım Bakanları'nın katılımıyla toplanıyordu. Kurulun görev ve sorumlulukları, o dönem dış politikasında Sovyet tehdidine ek olarak, olası iç karışıklıklara karşı alınacak önlemleri planlamayı içeriyordu. Bu nedenle Kurul, savaş hazırlığı yapmak ve milli güvenlik politikası oluşturmanın dışında basının sansürlenmesi, bazı grevlerin yasaklanması ve hatta milli güvenliğe tehdit oluşturabilecek kişilerin pasaportlarının ve yurt dışına seyahat haklarının iptali gibi konularda da Bakanlar Kurulu'na önerilerde bulunabiliyordu.
Gizli istihbarat, her ne kadar karar alıcıları bilgilendirmek için elzem bir araç olsa da, politika üretmek için başlı başına bir temel oluşturmaz. Hükümetlerin karar alma sürecinde destekleyicidir.
Jandarma sadece istihbarat toplamamış, aynı zamanda eşkıya ile mücadele çerçevesinde örtülü operasyonlarda da bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923 yılında kurulmasından sonra hâlâ Osmanlı bakiyesi olan bazı Gürcü, Ermeni, Kürt, Abaza ve Çerkez aşiret ve etnik gruplarından kopan eşkıya mangaları, Anadolu'da huzursuzluk yaratarak halkın malına ve canına tehdit oluşturuyorlardı. Jandarmanın dağlık coğrafyadan yararlanarak gerilla taktikleri uygulayan seyyar eşkıya gruplarını takip etmesi, taktiksel açıdan kolay değildi. Bu nedenle 1936 yılında yayımlanan bir kurum içi yayın, jandarma komutanlarına bulundukları bölgede geniş bir muhbir ağı kurmalarını öneriyordu. Geniş bir muhbir ağı kurulması ve insan kaynağı oluşturulması eşkıya veya ayaklanan silahlı gruplarla mücadele etmek için yaşamsal öneme sahipti. İngiltere'nin 1954 ile 1956 yılları arasındaki Malaya Savaşı'nın kumandanı Lord Bourne, kendi tecrübelerine dayanarak istihbaratın, eşkıya veya ayaklanma ile mücadelede kazanılacak bir zaferin anahtarı olduğunu belirtmişti.
1920 ile 1960 arasında ülkenin üçte ikisi hâlâ kırsal kesimde yaşadığından Jandarma istihbaratının kapsama alanı, Polis istihbaratından çok daha fazlaydı.